Hasret Ergül
10-08-2007, 11:04
Beşiktaşlılık ruhu üzerine kişisel bir yorum:
Ortaokuldaydım. Beşiktaş bir gün önce yenilmişti. Sıra arkadaşım `kızgınsındır sen şimdi' demişti. Bir an durup duygularımı gözden geçirmiştim. Radyodan dinlediğim maçın sonucu bende ertesi güne de yansıyan solgun bir ifade bırakmıştı besbelli. Arkadaşıma `Üzüldüm ama, niye kızgın olacakmışım ki!' diye sormuştum. İddiasız biçimde, çocukça ve seçtiğim sözcüklerin yanlış olabileceğinden de ürkerek şöyle devam etmiştim:
`Ben Beşiktaş'a kızamam. Yenilirse yenilir, kazanırsa kazanır. Ben siyah - beyazı seviyorum.'
Sonraki yıllarda kafamı az kurcalamamıştı bu ruh hali. Beşiktaşlılık öyle bir ruh haliydi ki, maç sonuçlarına üzülünürdü, haydi haydi insanın canı çok sıkılırdı. Ama küçük bir çocukken nasıl öğreniyorsak öğreniyorduk işte; Beşiktaşlı kızarsa sahada olup bitenlere değil, hayatta olup bitenlere kızardı...Yamuk dünyalara, yanlış davranışlara kızardı. Zalime, yağmacıya, yalancıya kızardı.
Ne ailemde, ne de çevremde Beşiktaşlı vardı. Babam GS'yi tutuyordu; çevrem fenerliydi. Yalnız ve siyah-beyaz bir çocuktum anlayacağınız. Ama her Beşiktaşlı gibi ben de ağır ağır öğrenmiş, özümsemiştim. Beşiktaşlılık, taraftar olmaktan farklı ve fazla bir şeydir...
Gülümseyerek hatırlıyorum: O zamanlar da başkalarının objektif bulduğu yorumlar yapardım. Objektifsin dendiğinde de `hayır Beşiktaşlıyım da ondan' derdim.
Şimdi genç kuşak bazı Beşiktaşlılara bakıyorum: İlle de ve ne pahasına olsun başarı isteyenlere rastlıyorum aralarında. Açıkçası bu arkadaşlar Beşiktaş taraftarı ama Beşiktaşlılık ayrı bir şey. Çünkü Beşiktaş'ın kendisi başarıdır. Beşiktaşlı bundan gurur duyar. Yıldızlar, kupalar, kazanılmış maçlar... Bunlar ikincildir Beşiktaşlılık ruhunda.
"Ben takımımı severim; onunla gülerim, onunla ağlarım. Onu her platformda desteklerim.'’
Bu tavır dünyanın her yanında takım taraftarlığını belirleyen tavırdır. Ancak Beşiktaşlılık ruhu için yetersizdir. Nasıl yaşıyorsun? Nasıl davranıyorsun? Sorularının cevaplarıyla belirginleşir bu ruh.
Beşiktaşlı olmak bir yaşam tarzıdır sanki. Ahlaktır, dünya karşısında bir tavırdır. 'Nasıl geçirdik ama!' kültürüyle doğrudan ilgisi olmayan bir duruştur.Erdemin yanı başında saf tutuştur. İlginçtir, kolay açıklamalarla anlaşılır kılınamaz belki. Fakat zaman içinde böyle bir gelenek, böyle bir Beşiktaşlılık
ruhu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu his, bu ruh, bu duruş çok erken yaşlarda etkisi altına alır insanı. Her Beşiktaşlı çocuk gözle görülmeyen ama hep yanı başında bulunan bir ağabeyden ahlak ve hayat
dersi alıyor gibidir. Bütün Beşiktaşlılar bu hisle içli dışlı olurlar. Belki de dünyayı en keskin çizgileriyle görebilmekten geliyor bu fark.
Bir yanda siyah, öbür yanda beyaz...Bir yanda ölüm, öbür yanda yaşam...
Şimdi Beşiktaş 100 yaşında. Ne güzel. Ama bütün bu anlattıklarım yüzünden diyorum ki, Beşiktaşlılık ruhu 1000 yaşında, on bin yaşında...
İşte bu gerçek her şeyden güzel!
Haşmet Babaoğlu
Ortaokuldaydım. Beşiktaş bir gün önce yenilmişti. Sıra arkadaşım `kızgınsındır sen şimdi' demişti. Bir an durup duygularımı gözden geçirmiştim. Radyodan dinlediğim maçın sonucu bende ertesi güne de yansıyan solgun bir ifade bırakmıştı besbelli. Arkadaşıma `Üzüldüm ama, niye kızgın olacakmışım ki!' diye sormuştum. İddiasız biçimde, çocukça ve seçtiğim sözcüklerin yanlış olabileceğinden de ürkerek şöyle devam etmiştim:
`Ben Beşiktaş'a kızamam. Yenilirse yenilir, kazanırsa kazanır. Ben siyah - beyazı seviyorum.'
Sonraki yıllarda kafamı az kurcalamamıştı bu ruh hali. Beşiktaşlılık öyle bir ruh haliydi ki, maç sonuçlarına üzülünürdü, haydi haydi insanın canı çok sıkılırdı. Ama küçük bir çocukken nasıl öğreniyorsak öğreniyorduk işte; Beşiktaşlı kızarsa sahada olup bitenlere değil, hayatta olup bitenlere kızardı...Yamuk dünyalara, yanlış davranışlara kızardı. Zalime, yağmacıya, yalancıya kızardı.
Ne ailemde, ne de çevremde Beşiktaşlı vardı. Babam GS'yi tutuyordu; çevrem fenerliydi. Yalnız ve siyah-beyaz bir çocuktum anlayacağınız. Ama her Beşiktaşlı gibi ben de ağır ağır öğrenmiş, özümsemiştim. Beşiktaşlılık, taraftar olmaktan farklı ve fazla bir şeydir...
Gülümseyerek hatırlıyorum: O zamanlar da başkalarının objektif bulduğu yorumlar yapardım. Objektifsin dendiğinde de `hayır Beşiktaşlıyım da ondan' derdim.
Şimdi genç kuşak bazı Beşiktaşlılara bakıyorum: İlle de ve ne pahasına olsun başarı isteyenlere rastlıyorum aralarında. Açıkçası bu arkadaşlar Beşiktaş taraftarı ama Beşiktaşlılık ayrı bir şey. Çünkü Beşiktaş'ın kendisi başarıdır. Beşiktaşlı bundan gurur duyar. Yıldızlar, kupalar, kazanılmış maçlar... Bunlar ikincildir Beşiktaşlılık ruhunda.
"Ben takımımı severim; onunla gülerim, onunla ağlarım. Onu her platformda desteklerim.'’
Bu tavır dünyanın her yanında takım taraftarlığını belirleyen tavırdır. Ancak Beşiktaşlılık ruhu için yetersizdir. Nasıl yaşıyorsun? Nasıl davranıyorsun? Sorularının cevaplarıyla belirginleşir bu ruh.
Beşiktaşlı olmak bir yaşam tarzıdır sanki. Ahlaktır, dünya karşısında bir tavırdır. 'Nasıl geçirdik ama!' kültürüyle doğrudan ilgisi olmayan bir duruştur.Erdemin yanı başında saf tutuştur. İlginçtir, kolay açıklamalarla anlaşılır kılınamaz belki. Fakat zaman içinde böyle bir gelenek, böyle bir Beşiktaşlılık
ruhu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu his, bu ruh, bu duruş çok erken yaşlarda etkisi altına alır insanı. Her Beşiktaşlı çocuk gözle görülmeyen ama hep yanı başında bulunan bir ağabeyden ahlak ve hayat
dersi alıyor gibidir. Bütün Beşiktaşlılar bu hisle içli dışlı olurlar. Belki de dünyayı en keskin çizgileriyle görebilmekten geliyor bu fark.
Bir yanda siyah, öbür yanda beyaz...Bir yanda ölüm, öbür yanda yaşam...
Şimdi Beşiktaş 100 yaşında. Ne güzel. Ama bütün bu anlattıklarım yüzünden diyorum ki, Beşiktaşlılık ruhu 1000 yaşında, on bin yaşında...
İşte bu gerçek her şeyden güzel!
Haşmet Babaoğlu