PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İbrahim Altınsay


Nuray Kurt
08-06-2008, 18:42
8-0'la gurur duyabilirdim

İbrahim Altınsay

14/11/2007

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, PKK'nın kaçırdığı 8 gencimiz için "Yurda dönmelerine sevinemedim" dedi biliyorsunuz. Gerçi gençler ancak 'yurdumun hapishaneleri'ne dönebildiler ama Bakan'ın sözlerini yadırgamadım. Şehit cenazesi evlerine kamera ordusu eşliğinde ziyaretler yapan ve duygulu anlar yaşatan birinden başka türlüsü de beklenemezdi. 'Hüküm etme' yetkisinde biri olarak, ülkede demokratikleşmenin tartışılmaya başlandığı her dönemde neden bu savaşın alevlendiğini, ülkenin dış açığı kadar bir kaynağın ve daha önemlisi binlerce ülke gencinin harcanmasına rağmen savaşın neden durdurulamadığını sorgulayacak hali yoktu ya.
Biliyorsunuz sayın Bakan 'spordan sorumlu' iken de madalya kazanan milli sporcuların yanından ayrılmazdı ama bazı sporcuların doping yaptığı ortaya çıkınca bunu sisteme değil, o sporcunun ahlaksızlığına bağlardı. Milli futbol takımı iddiası kalmamış Arnavutluk'u yendiğinde sayın Bakan sahadan çıkmamıştı. Ardından gelen İsviçre rezaletinde ise "Yetkim yok" mazeretiyle işin içinden sıyrılmıştı.
Bizim muktedirler genellikle böyle. Başarı onların, başarısızlık beceriksiz sporcuların. Onlara göre madalya milli gücümüzün, madalyasızlık kanı bozukluğun simgesi. Bu ülkenin spor tarihi, alınan madalyaların binlercesi katında kazanamadığı için hayatı karartılmış sporcuyla dolu... Mevcut sistemin mimarı muktedirler her zaman haklı, her zaman kusursuz, her zaman yargılayıcı. Hiç eleştirilemezler. Özeleştiri gibi bir zaafları yoktur. Birer üstün insanlar...
Beşiktaş'ın 8-0'lık yenilgisine Anfield'da tanıklık ettim. İnanın skora üzülmedim. Aynı takımı iki hafta önce İnönü'de yenmişti Kara Kartal. Böyle skorlar futbolda vardır. Rosenborg da 2000'de PSG'ye Şampiyonlar Ligi'nde 7-2 yenilmişti mesela. Anfield'da skora değil takımın maça yaklaşımına üzüldüm. Serdar Özkan'ın yok yere gördüğü karta üzüldüm. Serdar Kurtuluş'un oyunu bırakıp taça itiraz etmesine üzüldüm. İbrahim Toraman'ın santra yapmak yerine topu tribünlere vurmasına üzüldüm. Bütün futbolcuların toptan kaçan, maçın bir an önce bitmesini isteyen teslimiyetçiliğine üzüldüm. Seyircisini selamlamadan sahadan çıkan Beşiktaş için üzüldüm. Maçın sempati adamı olabilecekken, faulden sonra abartılı biçimde yerde kıvranan ve böylece protestoların hedefi olan kaleci Hakan Arıkan için üzüldüm.

Evet utansınlar
Utanmak yüreğimin köşesinden bile geçmedi. Her has futbolsever gibi bunu sineye çeker ve o güzelim deyişle "Önümüzdeki maçlara bakar"dım. Ta ki Beşiktaş'ın başına çöreklenmiş Demirören-Engin kliği, ak kaşık gibi kendini dışta tutup sonucu futbolcuların sırtına yıkana kadar. Liverpool maçını 'utanç' ilan edip sonraki her maçı 'utanç temizleme cezası' haline getirene kadar.
Evet Beşiktaş'ta olanlardan utanması gerekenler var. İyi günde ortalara dökülüp zor günde liderlik yapmayan, suçu başkalarına atan, her zora düştüğünde ve şantajda kulübün iktidarını ulufe olarak dağıtanlar utanmalı. Kulübün verdiği yetkiyi kişisel amaçları için kullandığı için yargılanan, profesyonel geçinip de başka bir yerde iş bulamayan, TV ekranlarına çıkıp hocayı çekiştirmekten ve kafasına göre konuşmaktan başka bir şey yapmayanlara görev verenler utanmalı.
Tribüne ve medyaya oynama kolaycılığıyla her yıl plansız bir sürü transfer yapan, hoca değiştirerek ayakta kalmaya çalışan, daha sezonun üçüncü ayında köklü revizyondan söz eden, bunu gizli yapmak yerine özellikle medya önünde yürüten, böylece teknik ekibi ve oyuncuları bitirenler utanmalı.
Kulübün mevcut kaynaklarını ve gelecekteki gelirlerini çarçur eden, Fulya'nın yarısını kat karşılığı elden çıkaran, buna rağmen geri alacakları kişisel borcu kulübün tepesinde kılıç gibi sallandıranlar utanmalı.
Kendi gücüne ve çalışarak kazanacağına güvenmeyen, 'ağbicim, babacığım'la himmet ve kayırma bekleyen, her başarısızlıkta suçu başkasına atıp orada takılan, "100. yılda ben şampiyon yaptım" diyerek başta o takımın hocası ve futbolcuları olmak üzere o kadar insanın emeğinin üzerine oturanlar utanmalı.
Başarıları sahiplenip onun sarhoşluğuyla sonraki maçları unutan, takımı Liverpool'a maçtan sadece bir gün önce getiren, futbolcuları maça çıkmaya korkar hale sokanlar utanmalı.

Ben Beşiktaşlı değilim
8-0 istatistiklerde bir satır olarak kalacak. Ancak Demirören-Engin kliğinin Fenerbahçe maçında aldıkları, sonra da federasyondan korktukları için çark ettikleri "Sivas maçına PAF takımıyla çıkma" kararı unutulmayacak. Tamam, PAF takımıyla maça çıkabilirsiniz. A takım futbolcularına "Sizsiz de oynarız" anlamında bir uyarı olur bu. İşi Federasyon Asbaşkanı'nı ve bir hakemi yerinden etmeye düşürüp Beşiktaş'ın ağırlığını beş grama indirmek niye? Bunu yaparken PAF takımındaki gencecik çocukları bir tehdit sopası olarak kullanmak neden? Şimdi bu çocuklardan spor ahlakı ve kültürü bekleyebilir misiniz? "Kral yapmayacaksın, kral olacaksın" laflarını söyleyen 16 yaşındaki genç mi kabahatli yoksa bu lafları onun ağzına takan kültür mü?
O geceki kararda tarih boyu kazınmayacak bir utanç var: "Seyirci maça gelmesin." Bu kararı alanlar Beşiktaş taraftarının maça gelmemesini hangi hakla isteyebiliyor? Bu bir kulübün kendini inkâr etmesi değil mi? Taraftarsız Beşiktaş, Beşiktaş olabilir mi! Bu çağrıyı yapan akıl yoksunları, herkesin aklını bağlamak için belirsiz düşmanlardan komplolardan medet umuyorlar. Takımın teknik direktörünü ve futbolcuları medyanın önüne atmaya, transfer haberleriyle milleti oyalamaya çalışıyorlar. Eklemeyi de unutmuyorlar: "Herkesten en fazla Beşiktaşlı benim."
Beşiktaşlılık buysa ben Beşiktaşlı değilim.

Razı mısınız?
8-0'la gurur duyabilirdim. Eğer sıfırın karşısında Beşiktaş'ın başına çöreklenmişlerin kulübe yaydıkları lumpen kültür olmasaydı... Yabancı hayranı değilim. Onların da bir sürü sorunu, yamuğu var. Ancak Beşiktaşlı rakiplerini sahadan uğurlamadan taraftarıyla yengiyi kutlamayan Liverpool'lu oyuncuları gördüm. Sekizin karşısında futbol kültürü yazıyordu.
Hezimet, borç, moral çöküntüsü Beşiktaş'ın sonu değil. Önemli olan, yüksek giriş parası ve yönetimin yasağıyla Genel Kurul üyeliği engellenen Beşiktaşlılar, kulüp için yüreği titreyen kongre üyeleri, beklentisiz 'Yeni Açık ruhu'ndan vazgeçmeyen taraftarlar ne istiyor?
Batuhan Higuain'e pası verse ve Fener maçı 2-2 bitse, Liverpool'dan 2-0 gibi 'makul' bir yenilgiyle dönülse, Sivasspor 1-0'la geçilse Beşiktaşlı bugünkü tepkileri gösterecek miydi? Beşiktaşlı, şampiyon olmaya değil, küme düşse bile yeniden Beşiktaş olmaya ne kadar razı?

Nuray Kurt
08-06-2008, 18:44
bugün ki 8-0 muhabbetleri bana bu yazıyı hatırlattı.

Bülent Girgin
08-06-2008, 19:05
yazinin son iki paragrafini çok iyi hatirliyorum , çünkü gerçekten süper yazmisti, heleki o son cümle yokmu !

Beşiktaşlı, şampiyon olmaya değil, küme düşse bile yeniden Beşiktaş olmaya ne kadar razı?

Nuray Kurt
08-06-2008, 19:10
yazinin son iki paragrafini çok iyi hatirliyorum , çünkü gerçekten süper yazmisti, heleki o son cümle yokmu !

Beşiktaşlı, şampiyon olmaya değil, küme düşse bile yeniden Beşiktaş olmaya ne kadar razı?

işte bu yüzden bugün ki tartışmayı gereksiz buluyorum.

"Biz şarapsız ve kadehsiz olmaktan memnunuz


Bizim için kötü de, iyi de söyleseler biz memnunuz


Bize 'sizin sonunuz yok!' diyorlar


Biz sonsuz olmaktan memnunuz"


Mevlânâ

Bülent Girgin
08-06-2008, 19:16
bir yerde haklisin nuray, ben aslinda çoktan unuttum o maçi, benim zoruma giden fenerlilerin kendi geçmislerine bakmadan güya bizimle dalga geçmeleri oldu.o yüzden biraz sinirlenmistim ama sinirim geçti ve onlara sadece gülüyorum :D

Ezel Özsipici
08-06-2008, 19:30
utanmalılarr ! beşiktasımı ne hallere getirdiler:(

Nuray Kurt
08-06-2008, 19:36
bir yerde haklisin nuray, ben aslinda çoktan unuttum o maçi, benim zoruma giden fenerlilerin kendi geçmislerine bakmadan güya bizimle dalga geçmeleri oldu.o yüzden biraz sinirlenmistim ama sinirim geçti ve onlara sadece gülüyorum :D

boşver bülent abi onların toplam üç beyin hücresi çalıştığı için böyle şeylerle uğraşmaları normal.biz kendi işimize bakalım."aslolan hayattır haytta beşiktaş!"

Nuray Kurt
10-29-2008, 18:14
Kırmızı ibrikli horoz ne zaman öldürüldü?
İBRAHİM ALTINSAY

Kulüpler Birliği karar almıştı. Yöneticiler maçlardan sonra konuşmayacaktı. Ne oldu? Geçen haftaki Bursaspor maçından sonra Fenerbahçe asbaşkanları Ali Koç ve Şekip Mosturoğlu geçtiler kameraların karşısına, ‘yeni iletişim stratejileri’nin gereği olarak anlattılar da anlattılar.
Kulüpler Birliği’nin başkanı kim? Aziz Yıldırım. Fenerbahçe’nin başkanı kim? Aynı Aziz Yıldırım. Duruma göre başkalarını perhize sokuyor, kendi asbaşkanlarına turşu yediriyor...
Bizdeki muktedirlerin, nazikçesi yetkililerin tavrına tipik bir örnek bu. Onlar güç sahibi ya, istediklerini yaparlar. Siz, iktidar yoksunları yapamazsınız. Yaparsanız, ‘doğru yer’iniz, ‘tek kimlik’iniz size parmak sallanarak hatırlatılır.
Oysa benim bildiğim, hissettiğim başka. Bir yerde yönetenler ne kadar davranışlarına dikkat eder, bunları sınırlarlarsa, yani hizmet ettikleri tabana karşı sorumlu davranırlarsa o ülkede demokrasiden, saydamlıktan söz edilir. Aynı şekilde, yönetilenler, kabacası ayaktakımı da ne kadar serbest ve sorumsuz bir biçimde kendisini ifade ederlerse o ülkede o oranda özgürlükten söz edilir. Ülke ancak böyle kendini geliştirebilir. Sonu olmayan bir mücadeledir aslında bu.

Sorumlu federasyon olsa...
Şimdi daha somut bakalım. Şekip Mosturoğlu lâfı maçın hakemine getiriyor... Sonucu etkileyen hatalar yaptığını söyleyerek hakemin dinlendirilmesini istiyor... Kastettiği hata, hakemin Alex lehine penaltı vermeyip, futbolcuya kart göstermesi... O pozisyonu herkes tartışıyor oysa. Bence penaltı değil, kart da verilebilir. Bunu bir yana bırakalım. ‘Yeni iletişim’ dedikleri şeyin içerik bakımından eskisinden ne farkı oklduğunu da tartışmayalım... Bu sübjektif bakışın sahibi Şekip Mosturoğlu bir zamanlar Federasyon’da özellikle hukuki konularda etkili yöneticiydi. Rize-Fenerbahçe maçının baştan ve yeni transferlerle oynatılması gibi bir ‘hukuk harikası’na katkısı olmuştu. Bunları da bir an unutalım...
Mosturoğlu, Edu’nun hakemlerin kafasına top atmasına hiç değinmiyor. Değinmeyebilir. Ancak bu kimsenin değinmeyeceği anlamına gelmez. Başta da Federasyon’un... Bu ülkede, futbol topluluğuna karşı sorumlu bir federasyon olsa, Mosturoğlu’nun maç sonu söyledikleri hakkında soruşturma açar önce... Sonra da maçın hakeminin de onayını
alarak Edu’yu Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) yollar.
Ertesi gün, Eskişehirspor-Galatasaray maçındayız. Fırat Aydınus çağdaş bir yönetim gösteriyor. Oyunun seyir zevki vermesine katkısı çok büyük. Sonra bu hakemi “futbolcuyla çok konuşuyor”, yani futbolcuyu adam yerine koyuyor diye eleştirenler çıkıyor! Neyse, kazanacaklarına inançlarını yitirmiş Galatasaraylı futbolcular , ikinci Eses golünden sonra hakeme bıktırıcı bir biçimde itiraz ediyor, kendi sonlarını hazırlıyor...
Ne oluyor? Maçtan sonra Galatasaray Başkanı Polat hakemin skoru etkilediğini söylüyor. İstanbul hakeminin İstanbul takımının maçına neden verildiğini sorarak ortalığı bulandırıyor... Ancak çağırdığı halde hakeme gitmeyerek aklı sıra ‘Sen kimsin’ tavrı koyan, karizma yapan (ama sonra tıpış tıpış giden) Arda’ya değinmiyor. Olabilir... Ancak sorumlu bir Federasyon olsa Polat hakkında hemen bir soruşturma açar.
Sonra da yine hakemin onayını alarak Arda’yı PFDK’ya yollar.
Görünen o ki Fenerbahçe-Galatasaray derbisi yaklaşırken iki kulübün yöneticilerini ‘yenilme korkusu’ sarmaya başlamış. Şimdiden hakemler üzerine oynayarak bayat bir filmi vizyona sokuyorlar. Göğüslemeyecekleri bir yenilgi için şimdiden mazeret arıyorlar... Federasyon ise ortalarda yok. Dinlendirilecekleri söylentisi yayılan hakemleri Özkahya ve Aydınus’u savunmadığı gibi ileriye dönük spekülasyonların da önünü almıyor.
O zaman şu soru gündeme geliyor. Bu federasyon güçlülerin federasyonu mu? Oyuncusuyla, hocasıyla, taraftarıyla, futbolseveriyle futbol topluluğuna değil, üzerindeki bir
otoriteye, diyelim kurulmasını sağlayan hükümete karşı mı sorumlu görüyor kendisini?
Daha da önemlisi “Güç bende bir kere” diyerek duruma göre şöyle, duruma göre böyle davranma hakkını mı görüyor kendinde?

Futbolun horozu İsviçreli
Tamam böyle yapabilirsiniz. Ancak o zaman gittikçe üst üste binen sorunlarla mücadele edemezsiniz. Tersine bu sorunların kaynağı olursunuz. O zaman “Bosna maçında bilet dağıttılar” lâfları kamuoyu tarafından inandırıcı bulunabilir. Maç öncesi dağıtılan bedava tişörtler de zaten böyle “Bindirilmiş taraftar bulalım” mantığını doğruluyor.
Elbette, isim vermeden haberler yaymak, ima edilen insanları savunma yapma olanağından yoksun bırakmak gazetecilik ahlâkı açısından bir cinayet... Ne var ki mevcut federasyonun sahip çıktığı federasyonlar milli maçlarda bunu yapmadı mı? Saracoğlu’ndaki İsviçre maçı öncesi, daha uçak kapısında konuk takıma olmadık tacizler yapılmadı mı? Stat yolunda bindirilmiş kıtalar, konuk konvoya saldırılarda bulunmadı mı? Tribünlere ‘bağıran taraftar’, koridorlara ‘özel timler’ sokulmadı mı?
Kabadayılık yapan milli futbolcunun sırtı okşanmadı mı? Bu tavrı onaylayan hocalar karşısında sus pus kalınmadı mı? Ya ırkçı kışkırtmalar ve savaş çığırtkanlığı söz konusu olduğunda göz yumulan küfürler, hakaretler, pankartlar... Bunlara göz yumarsanız, bunların üzerini örterseniz, bunları kışkırtırsanız, günü gelince de benzer şeylerle mücadele edemezsiniz.
Sadece futbolda değil, ülkede tepemi attıran bir sorun gördüğümde aklıma hep bir mesel geliyor. Bu yıl başında Yıldırım Türker, Bekir Berat Özipek’ten aktarmıştı. Aynen alıyorum: “Eski zamanlarda sessiz ve sakin insanların yaşadığı bir köy varmış. Ama bir gün birileri, köyün kırmızı ibikli, kırmızı başlı güzel horozunu öldürmüş. Olayı duyanlar, ‘Yazık oldu, sevimli bir horozdu’ demişler, ama çok da aldırmamışlar. Sadece köyün yaşlı ninesinin tepkisi çok farklı olmuş. Feryat figân ‘Kırmızı başlı horozun katilini bulun’ diye herkese seslenmiş. Ama ‘Ne çok gürültü yaptı bir horoz için!’ demişler. Kısa bir süre sonra da köydeki kınalı kuzuyu öldürmüşler. Köylü ona olayı anlatıp ne yapmak gerektiğini sorunca ‘Kırmızı başlı horozun katilini bulun’ demiş. ‘Nine bunadı herhalde’ demişler, ‘ölen bir kuzu’. Sonra sarı öküz katledilmiş. Köylü yine nineye fikrini sormuş;
o yine ‘Kırmızı başlı horozun katilin bulun’ demiş. Sonra doru tay öldürülmüş, köylüler öfkeyle ‘Artık bu kadarı da fazla!’ demişler ve doru tayı öldüreni bulmaya çalışmışlar. Ancak onlar doru taydan bahsederken daha büyük bir felaket yaşanmış ve köyün bir delikanlısı öldürülmüş. Onu da başka cinayetler izlemiş. İnsanlar öldürülürken her seferinde nine, ‘Kırmızı başlı horozun katilini bulun’ diyormuş.”
Futboldaki ‘horoz cinayeti’ Saracoğlu’ndaki İsviçre maçı... Geçenlerde, Genç Fenerbahçeliler, Aziz Yıldırım’ın kendilerini nasıl kullandığını somut örneklerle itiraf etti. Yönetim gürültülü ama içi boş lâflarla geçiştirdi bunu. Federasyon ise her zamanki gibi duymazdan geldi... Belki bir gün şu İsviçre maçında olanlar da, olayın içindekiler kimse onlar tarafından bir şekilde ortaya dökülür ve kırmızı başlı horozun nasıl öldürüldüğünü öğreniriz. O zaman dek zavallı horozu unutmayın.

SPOT IŞIĞI
ÜLKEMİN YALNIZ LİGİ:
Güzel ülkemin yalnız ligi Birinci Lig’e dikkat ettiniz mi? Belki hiçbir ligde rastlanmayacak biçimde takımlar birer puan farklarla sıralanıyorlar. Sondaki üç takımın 8’şer puanı var, liderin 19... Ne güzel.

Nuray Kurt
12-03-2008, 22:11
Durdu durdu vuruldu
İBRAHİM ALTINSAY

Memleket medyasının çoktan unuttuğu bir şeyi yapayım. Fikrimi takip edeyim... Dikkatli okur hatırlayacaktır; “İyi futbol istiyorsak, Fenerbahçe ve Beşiktaş derbiye 14’erli çıkmalı” demiştim geçen hafta. Federasyon bir kereliğine izin verebilirdi. Baksanıza “baş parmağı ile işaret parmağını birleştirene sarı kart gösterilir” gibisinden dünyada ve uzayda görülmemiş bir kural ihdas ettiler, bunu da yapabilirlerdi. Maalesef beni dinlemediler. Dinlemeye dinlemeye futbol ne hallere düştü, farkında değiller.

Don biçen biçene
Maçtan sonra baktım; yorumcularımız bilimsel tartışmaya başlamışlar artık. Hem de rakamlar üzerinden... Bende trafik polisi bile olamayacak, olsa bile maçta topa çarptığı gibi arabalara bindirecek izlenimi yaratan Bünyamin Gezer, pusuya yatıp Cisse’yi oyundan attı biliyorsunuz. Atmasıyla birlikte ‘olmak ya da olmamak’ düzeyinde nur topu bir problematiğimiz doğuverdi: “Maç 11’e 11 oynansaydı ne olurdu?”. Kimi “Beşiktaş kazanırdı”, kimi “Fener kazanırdı”, kimi “fark olurdu” diyor. Hepsi de haklı... Bizde ‘doğmamış çocuğa don biçmek’ diye, şimdi tam hatırlayamadım ve buraya tam uyup uymadığını bilemediğim bir atasözü vardı... Madem çocuk ortada yok, tekstil sektörü de krizde, biç biçebildiğin kadar don.
Benim gördüğüm, maç 11’e 11 oynanırken Fenerbahçe zaten 2-1 öndeydi. Gollerde de pek bir gariplik yoktu. İlk kez kornerden gol atılmıyor derbilerde. Guiza ise ikinci golü atmadan önce benzer birkaç pozisyona girmişti zaten.

11’i bırak, 10 olsa bari
Aklıma takılan şu... Herkes “11’e 11 oynansaydı” falan diyor ama ben Cisse atılmadan önce de sahada 11’er kişi göremedim...
Aragones akıllı davranmış. “Maldonado, Josico ve Selçuk’u birlikte oynattığımda bunlar bir tane defansif orta saha oyuncusu etmiyor” diye düşünmüş. Bu nedenle iki yabancıyı oynatmayıp, ön direk golcüsünü sokmuş sahaya. Burada ciddi bir tasarrufa gitmiş.
Ancak bu kez geriyi kollamaktan topa dokunamayan Alex çeyrek adam düzeyine iniverdi maçta... Belki A.Y. baskısından Deivid ve Kazım’ı yan yana oynatmış İspanyol hoca ama en iyimser görüşle bile ikisinden 1 adam çıkmadı. Carlos ve Uğur Boral’dan da... Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçında o kanadı koridor yapmıştı ilk yarıda Porto. Biz de don biçiciliği yapmayalım ama Portekiz takımı, hani Cumartesi günkü Fener 11’ini bulsaydı karşısında, gol rekoruna gidebilirdi. Bakın, kırmızı kart mazeretini bulana kadar o niyetsiz Beşiktaş bile çok rahat ve çabuk geldi Fenerbahçe 18’ine.
Sözün özü, nereden baksan 8 kişiyle oynuyor gibi geldi bana Fenerbahçe. Tabii bu halleriyle Beşiktaş karşısında önemli bir üstünlük kazandılar. Çünkü Beşiktaş takımının yarısını, ‘maç sonunda vurmak’ için yanında tutmuştu Denizli... Sanki Amerikan futbolu oynanıyor da, top size geçtiğinde savunma takımını çıkaracak, atak takımını sokacaksınız.
Geriden başlayalım. Savunma ortasındaki Zapotocny ve Gökhan Zan, sarkık ve birbirlerinde 20-30 metre açık, antrenman mankeni gibi durdular... Oyuna katkıları olmadığı gibi, Güiza’ya nerede duracağını, nereden top alıp, nereye gideceğini gösterdiler. İkisinin toplamından bir futbolcu çıkmadı.
Kimse “Güiza’nın golü rastlantıydı, Zan iki adım önde dursa pozisyon ofsayt olacaktı” demesin. Fenerbahçe gol için tek taktiğine başvurup uzun toplar attığında Güiza benzer şanslar yakaladı hep. Bu bakımdan Zapo ve Zan Fener hanesine bir futbolcu olarak yazılabilirlerdi; çok iyi boş alan yaratan bir ikinci forvet olarak. Başka bir açıdan, oynamayan Semih’in yokluğunu hiç aratmadılar denebilir.
Şimdi ben de iddia ediyorum; Zapo ve Zan oynamasaydı Fenerbahçe hayatta kazanamazdı. Toraman ortaya gelir, Sivok da top Fener’deyken orta alandan ‘stoper’e sarkardı. (Korner golünden önce, topu ezdiği ve kornere neden olduğu için eleştirilmeli Toraman.)
Yani, Zan ve Zapo’yu çıkar, kaldı mı Beşiktaş 9 kişi... Cisse topu aldığında pas hataları, kaybettiğinde hakemlerin kartını sulandıran fauller yapan bir oyuncu zaten. Onu da sayma... Denizli rakibi kanatlardan vurmayı düşünmüş ama sağa koyduğu Serdar Özkan toptan vazgeçemiyor. Uzun pas atacağı yerde kısa, kısa pas atacağı yerde uzun atıyor. Riskli yerde top kaybı yapıyor... Nobre zaten atak setlerine katılan bir futbolcu değil; son dokunuşu yapacak posizyon bekliyor.
Ne oldu Beşiktaş’ın toplamı? 6, bilemedin 6,5!

İstop mu oynuyoruz?
‘Yabancı hayranı’ deyin fark etmez. Futbolun yabancısı yerlisi yok. Fenerbahçe-Beşiktaş maçından sonra Sevilla-Barcelona maçını izledim. Pazar akşamı da Spormax’te Chelsea-Arsenal maçını yorumladım. Özellikle ikincisi inanılmaz tempoda ve zenginlikte geçti. İşte o takımlar 14’erli oynadı. Chelsea korner direği önünde Arsenal solbeki Clichy ile Chelsea sağbeki Bosingwa çekişiyor, bir pozisyon sonra aynı Bosingwa karşı alanda Arsenal kalecisinin pasını kesiyor ve gol pası veriyor. Bir saat boyunca takım halinde Arsenal’i sahasına itti ev sahipleri... Üç dakikada 1-2 geriye düşünce forvete Malouda’yı alıp, Obi Mikel’i çıkardı Scolari... 4-2-4’e döndü. Oyunun kilidi Mikel hem savunma hem atak işlevi görüyordu. O çıkınca Chelsea’nin oyun düzeni dağıldı, Arsenal oyuna egemen oldu.
İşte küçücük bir değişiklik bile oyunun dengesini bu kadar etkiledi. Aynen, saliselerin 100 metre yarışlarında sıralamada büyük farklar yaratması gibi...
Neden böyle oldu? Çünkü her iki takımda kazanmaya koşullanmıştı. Her fırsatı bu açıdan kullanmaya çalıştılar... Dönüyoruz bize. Aragones, Londra’daki Arsenal maçından itibaren ‘temkinli oynamakla’, ‘önce rakibi durdurmakla’ övülüyor. Adam bir ölçüde mazur görülebilir. Sen İspanya’yı güzel futbol oynatarak Avrupa şampiyonu yap, sonra gel Kadıköy’de ona hiç benzemeyen bir kadro bul. Nitelik açısından değil futbolcuların oyun kişilikleri açısından benzemezlikten söz ediyorum.
Denizli’nin derbi taktiğini ise ‘önce durdur, sonra vur’ diye açıklayanlar var. Bu Fenerbahçe’nin neresi durdurulacak, o ayrı soru. Bu tür ‘durdur, fırsat bulursan vur’ taktiklerine yabancı değiliz ki. Küme düşmemeye oynayan takımlar yüzyıllardır yapıyor bunu. Sonra o yıl olmasa ertesi yıl, dura dura, ağlaya ağlaya küme düşüyor. En fazlası şerefli beraberlikler alıyor.
Bize de kal geliyor ve asıl soruyu kaçırıyoruz galiba. Bir takımın öteki takımı durdurmak için sahaya çıktığı maçtan hayır gelir mi? O oyunun seyir zevki olur mu? Bu taktik maça gelen, ekran başına gelen insanların zamanından, parasından çalmak değil mi? Böyle olunca futbol oyununu düdük çalıp onu bunu durdurmak sanan hakemler, bulunmaz Hint kumaşı sayılıp ‘üst düzey’ unvanı almıyor mu?
Bir dakika duralım beyler. İstop oynamıyoruz burada. Bu kafayla futbol ‘istop’ ediyor.

Nuray Kurt
12-03-2008, 22:13
oh be!aklımdan geçenleri anlatan biri çıktı nihayet.yazının son bölümünde özellikle çok güzel tesbitler var.sıkılmadan sonuna kadar okuyun.

Ayşegül Alparslan
12-04-2008, 13:08
tamam doğru iyi güzel hoş ama sırf yazıyı edebi hale getiricem diye söyleyeceği şeyi kalıplara sokarak anlaşılmaz hale getiren insanlara sinir oluyorum toplasan anlattıklarını bir kaç satırı geçmez ama maşallah adam destan yazmış