PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cem Dizdar


Hasret Ergül
11-29-2007, 11:48
“Beşiktaş zihniyetini yitirmiştir”


http://www.sporx.com/images/galeri/129/4671/B_5ffdc186e3381c6a64a39d0295e42084.jpg


Son zamanlarda yaşadığı sıkıntılı günleri atlamaya çalışan Beşiktaş’ı, Milliyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Cem Dizdar’a sorduk. Farklı üslubu ve tavırlarıyla bizi ağırlayan Dizdar’la, Beşiktaş’ın şu an ki durumu, neler yapması gerektiği ve geleceği üzerine hoş bir sohbet yaptık…

Geçmişte Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran temel farklılıklar olduğunu, bunun da Beşiktaşlılık duruşu olduğunu söyleyen Dizdar, Serdar Bilgili dönemiyle birlikte bu değerlerin terk edildiğini, şampiyon olmazsan yoksun kavramının öne çıkartıldığını dile getiriyor. Beşiktaş’ın temel sorununun yönetim anlayışında olduğunu vurgulayan Dizdar, uzun vadeli bir programın yokluğunda, kulübün teknik patronunun gerçekte Ertuğrul Sağlam’ın değil, Sinan Engin olduğu iddiasında...



“BEŞİKTAŞ HALKIN İÇ İÇE OLDUĞU BİR TAKIMDI”

- Öncelikle öğrenmek istediğim şey, Beşiktaş’ın size göre ne ifade ettiği…
“Bana göre İstanbul takımlarının, Anadolu’daki diğer takımlardan ayrı bir yeri vardır. Anadolu takımları daha yöresel taraftar kitlelerine sahipken, İstanbul takımlarının tüm Türkiye’de taraftarı vardır. İstanbul takımları arasında da Beşiktaş’ın çok ayrı bir yeri vardır. En başta bunun sebebi Beşiktaş’ın bir semt takımı olmasından geliyor. G.Saray ve F.Bahçe’nin aksine Beşiktaş’a gönül vermiş insanların nerelerden geldiği, nerede oturduğu, ne iş yaptığı vb. gibi şeyler herkes tarafından biliniyordu, çünkü Beşiktaş mahalle kültürünü temsil eden halkın iç içe olduğu bir takımdı. Dolayısıyla oradan geldiği için diğer iki takımdan ayrılıyordu, farklı değerlere sahipti. Nedir bunlar: Arkadaşlık, dayanışma gibi şeyler. Beşiktaş tribününde de bunu buluyordunuz. Mahallede kasapla bakkalın, terziyle esnafın ilişkisi neyse Beşiktaş tribününde de bu dayanışmayı, bu ilişkileri görüyordunuz. Yani Beşiktaş, herkesin birbirini tanıdığı ve herkesin iç içe olduğu bir takımdı.”

- Peki nedir bu farklılıklar, biraz açabilir misiniz?
“Özellikle Süleyman Seba döneminde, Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran bir takım özellikler vardı. Beşiktaş, G.Saray’dan da F.Bahçe’den de taraftarı ve taraftarın o takıma kattığı değer ve anlayışla ayrılan bir takımdı. Uzun süre şampiyon olamamıştı, ancak o zamanlarda Beşiktaşlı olmak farklıydı. Çünkü Beşiktaş sadece bir futbol takımı değildi. O yüzden de sadece kazanmanın ya da şampiyon olmanın, Beşiktaşlılıkla zannedildiği kadar ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Beşiktaş taraftarı genellikle halkın alt ve orta kesiminden insanları temsil ettiği için kazanmak veya kupalar kazanmak, şimdiki kadar önemli değildi. Bu da Beşiktaş’ı farklı yapıyordu.”

- Yani kazanmak Beşiktaş için ikinci planda mı?
“Evet en azından eskiden öyleydi. Beşiktaşlı olmak bir siyasal duruşa denk gelen bir şeydi. Diğer takımlardan farklı olarak ayrı bir yerdeydi. Sağ ya da sol anlamında söylemiyorum, ama farklıydı. Şampiyon olmaktan daha önemli şeyler vardı. Çok uzak değil Süleyman Seba dönemine bakmak yeterli...”



- Beşiktaş buralara nasıl geldi? Neden bu durumlara düştü?
“Kapitalizmle birlikte hızla değişen dünya içinde Beşiktaş da bu değişimden nasibini aldı. Az önce bahsettiğim olgulardan, özelliklerden farklı olarak işin içine para girdi. Şampiyon olmanın birinci derecede önemli hale geldiği bu dönemde, ‘şampiyon olmazsan yoksun kavramı’ da ön plana çıktı. Yani ikinci olmanın hiçbir önem taşımadığı, ikincilikle 18.’lik arasında hiçbir fark olmayan bir durum oluştu. Birinci olanın beyaz, diğerlerinin siyah olduğu bir ortamda, Beşiktaş’ın da bu değişime ayak uydurması ya da parçalanması kaçınılmaz oldu. Bu da simgesel olarak Serdar Bilgili zamanına denk geldi. Beşiktaş’ın vizyonu pazara indirgendi. Beşiktaş’ı dünya kulübü yapacağız gibi sözlerin ilk ortaya çıktığı dönemdir Serdar Bilgili dönemi. Hangi takımın forması daha çok satıyor, benzin istasyonlarında kimin promosyon bardakları daha çok gidiyora dönüştü her şey. Bu da benim gibi orta yaş ve üstündeki Beşiktaşlılara gerçekten derin üzüntü veren bir durum.”

“HERKES BEŞİKTAŞ’A SEMPATİ DUYARDI AMA ŞİMDİ TAM TERSİ”

- Bu yeni döneme nasıl geçildi, neler yaşandı?
“Beşiktaş’ın 100. yıldaki şampiyonluğunda Mircea Lucescu’nun kazanma arzusuyla, Serdar Bilgili ve Sinan Engin gibi isimlerin kazanma arzuları örtüştü ve şampiyon olundu. Ancak aralarında Kıvanç Oktay, Murat Aksu, Yıldırım Demirören, Hüsnü Güreli ve Sinan Engin’in de bulunduğu bu grup Beşiktaş’ı, benim var olduğunu düşündüğüm değerlerden ayırdı. Bir kere Beşiktaş’ı şaibeli bir takım haline getirdi. Yani dışarıdaki insanların bu şekilde düşünmesini sağlayacak durumlar yarattı. Çünkü Fenerlisi, G.Saraylısı herkes Beşiktaş’a karşı bir sempati duyardı önceden. Eskiden, ‘şu takımı tutmasam Beşiktaşlı olurdum’ derdi herkes. Bunun sebebi ise yukarıda bahsettiğim Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran kardeşlik ve dayanışma duyguları olmasıydı. Ama bu dönemdeki yöneticiler, yani Yıldırım Demirören başkanlığındaki insanlar, Beşiktaş’ı başka bir durum içine sokarak sokaktaki insanın antipatik bakmasını sağladı. ‘Şampiyonluk hedefi öncelikliklidir ve bu doğrultuda ne gerekiyorsa yapılır’ anlayışı yüzünden o mahalleden gelen Beşiktaş’ın özellikleri kaybolmaya başladı. Dolayısıyla da diğer takımların Beşiktaş’a bakış açısı değişti. Parası olanın borusunun öttüğü bu dönemde Beşiktaş zihniyetini yitirmiştir. Beşiktaş’ı başka takımlara benzetmeye çalışan Serdar Bilgili ve Yıldırım Demirören döneminde oluşan bu tablo, Beşiktaş’ın çöküşünü sağlayan başlıca sebeptir bence.”

- Sinan Engin’in yeniden Beşiktaş’a menajer olmasına karşısınız sanırım…
“Sinan Engin tarzı insanlar futbolu bizim sevdiğimiz anlamda seven insanlar değiller bence. Bu tarz insanların bağlantıları genellikle ağabey - kardeş ilşkilerine, ‘abicim’lere, telefon görüşmelerine bağlıdır. Sinan Engin sürekli söyleyip duruyor, ‘100. yılda bu takımın başında ben vardım’ diye. 101. yılda kim vardı, ben mi? Bu tarz açıklamalar Beşiktaş’ın şampiyonluğuna gölge düşürebilecek gereksiz açıklamalardır.

Bu insanlar buralardan çok para kazanıyorlar. Bizim, biz derken tribündeki insanlardan bahsediyorum, bu işten hiçbir çıkarımız yok. Ben yazı yazıyorum 1 kuruş para almıyorum. Beşiktaş tribününe kendi cebimden verdiğim parayla kombinemi alıp giriyorum. Hal böyle olunca tribündeki insanın da kafası karışıyor. Çünkü bu insanlar 7 - 8 sene evvel böyle düşünmüyorlardı. Parada pulda, şampiyonlukta gözleri yoktu. Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan değerlere önem veriyorlardı. Bu bahsettiğim iki dönemdeki insanların yaptığı en büyük kötülük, Beşiktaş’ın kalbine bıçağı saplayıp onu paramparça etmek oldu.

Tribünler sana pankart açıyor ‘101. yılın hesabını ver’ diye, sen diyorsun ki ben bu takımın başında kalırım. Evet kalırsın ama bu şekilde kalırsın işte. ‘Sinan’ı da al git’ diye 90 dakika bağırıyorlar sana ama sen maçtan sonra hala kasıla kasıla yürüyorsun. Böyle bir durum eskiden asla olmazdı. Herkesin olur olmaz yerlerde bahsettiği Beşiktaşlılık duruşu var ya, işte o duruş o gün Sinan Engin’in istifa etmesini gerektirirdi. Eskiden olsa öyle olurdu. Kendi kendine düşünürsün bu tribünler bana bunları söylüyor, demek ki bir yerde yanlış var. İstifa etmem en doğrusu olacak herhalde der ve istifanı verirsin. Ama bu yönetimin ‘Beşiktaşlılık duruşu’ farklı sanırım.”

-Uzun yıllardır maçlara gidiyorsunuz ve tribünün içindensiniz bildiğim kadarıyla...
“Evet 20 yıldır Beşiktaş tribününe gidiyorum ve hemen herkesi tanırım. Bu yüzden bu kadar net konuşuyorum. Çünkü onlarla konuşuyorum, duygu ve düşüncelerini biliyorum.

Mesela bir örnek vereyim; Burak Beşiktaş’a ilk geldiğinde eliyle bir gol attı ve ben bunun üzerine bir yazı yazdım. Herkes beni e-mail yağmuruna tuttu. ‘Abi olur mu öyle şey, herkes eliyle gol atıyor’ diye. Ama işte bu genç arkadaşların bilmediği şey, Beşiktaş’ın önceden eliyle gol atan futbolcusunun olmamasıdır. Beşiktaş elle gol atacak bir takım değildi. Beşiktaş’ın değerleri vardır ve bu değerlere uymayan futbolcular bu kulüpte barınmamalıdır.

“BEŞİKTAŞ BİZİM İÇİN BİR OKULDU”



“Biz böyle gördük çünkü. Nasıl siyasi partiler, örgütler varsa Beşiktaş da onlar gibi bir okuldu, bir topluluktu. En azından bize böyle öğretildi ve biz bunları gördük. Şimdi ise parası olanın eline geçti. Yıldırım Demirören diyor ki ‘PAF takımıyla çıkacağım sahaya.’ Senin ne hakkın var benim takımımı PAF takımıyla çıkarmaya sahaya. Beşiktaş’ın ona 40 milyon dolar borcu varmış. Peki ben mi aldım bu kadar futbolcuyu kadroya? Hala 5 tane daha alacağım diyorsun... İşte tüm bunlar zihniyeti gösteren şeyler. Sinan Engin’in ligin başında menajer olarak takımın başına getirilmesi, daha sonra tribünlerden ona açılan pankartlar, amigoların Ümraniye’ye çağırılıp birlikte açıklama yapılması, hepsi yönetimin yaptığı şeyler. Bu da Beşiktaş’ı bir suç örgütü gibi gösteriyor topluma. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.

Optik’i, Alen’i herkesi tanıyorum. Mesela Alen hiç de söylendiği gibi bir değil. Çok düzgün bir çocuk. Optik’i çok eskilerden beri tanıyorum. Problemleri yok muydu tabii ki vardı, ama benim de problemlerim var. Hayatın içinde herkesin problemleri oluyor. İnsanları bu tarz suç örgütleriymiş gibi göstermeye kimsenin hakkı yok.”

- Beşiktaş tribünlerinde geçmişe dönük bir özlem var. Hemen her maçta İlhan Mansız ve Pascal Nouma lehine tezahüratlar yapılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
“100. yıl kadrosundan sonra Beşiktaş, kendi yapısına uygun futbolcular bulmayı beceremedi. Varsa yoksa İlhan Mansız ve Tümer Metin’e döndü olay. Ama kimse 100. yıldaki şampiyonluğun bir sene öncesinde son derece kritik G.Antep maçında İlhan’ın karşı karşıya üç pozisyonda topu neredeyse denize attığını söylemiyor. Belki de şampiyonluk maçıydı o maç.”

Hasret Ergül
11-29-2007, 11:49
“DEL BOSQUE GÖNDERİLMEMELİYDİ”

“Bir yönetim düşünün ki dünyanın en düzgün adamlarından birini takımın başına getiriyor, ancak o adamın arkasına teneke bağlayıp gönderiyor. Vicente Del Bosque Türkiye’den ‘Yeniköy kasabı’ denilerek gönderildi hatırlayın. Ancak yapılması gereken çok basitti. Real Madrid altyapısından gelmiş Del Bosque’ye, bir bakıma başkan gibi yetki verilip takımı düzenlemesi sağlanmalıydı. Çünkü Real Madrid gibi bir kulübü çalıştırmış bir teknik direktörün bu işi bilmediğini söylemek, hakikaten futbolu bilmemezlik olur. Ama adama ‘Yeniköy kasabı’ dendiğinde Beşiktaş tribünleri tepkisiz kaldı. Normalde, hani yukarıda bahsettiğim eski Beşiktaş olsaydı taraftar ‘O kadar da değil, durun bakalım’ deyip duruma el koyardı ve Del Bosque’nin arkasında olurdu.



- Ertuğrul Sağlam’ı nasıl buluyorsunuz?
“Bence Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş için kesinlikle yeterli bir hoca değil. Kendi çıkmazı içersinde dönüp duruyor. Şu an Beşiktaş tribünlerinin Ertuğrul Sağlam’ın arkasında olmasının tek sebebi işte o bahsettiğim haksızlıklar. Taraftar, Del Bosque’ye, Jean Tigana’ya, Nevio Scala’ya ve Christoph Daum’a yapılan haksızlıktan bir ders çıkardı ve şimdi bunu uyguluyorlar. Ertuğrul Sağlam’ın arkasında duruyorlar çünkü o haksızlığın, Beşiktaş’ın içinden çıkmış birisine yapılmasını istemiyorlar. Ertuğrul Sağlam iyi bir insan ama teknik anlamda yetersiz. Ben Ertuğrul Sağlam’ın 5 yıllık bir plan yapabileceğini düşünmüyorum. Kayserispor’da uzun vadeli plan yapamayan insan Beşiktaş’ta hiç yapamaz. Kayserispor 50 bin kişilik stat yapıyor, sen kalkıp Beşiktaş’a geliyorsun. Bırak kal orada, o takımı şampiyon yap. Beşiktaş’ı, G.Saray’ı, F.Bahçe’yi herkes şampiyon yapar. Asıl önemli olan senin Kayserispor’u şampiyon yapman. Eğer onu yapabiliyorsan bir mertebeye erişirsin ve büyük takıma gelirsin.

Bence bu takımın başında Ertuğrul Sağlam diye bir teknik direktör yok, Sinan Engin var. Bir takımın menajeri çıkıp da ‘Bana ikinci yarının 5. haftasına kadar süre verin, çok iyi oyuncular alıp bu takıma monte edeceğim, aşı tutmazsa benim büstümü yapıp, yakın’ diyemez. Eğer menajer, teknik direktörün önüne geçiyorsa olay orada bitmiş demektir. Beşiktaş’ın asıl sorunu burada bence.”

“BEŞİKTAŞ’IN BALONU ŞİŞMİŞTİR”

- Yönetim Sağlam’la çalışması uzun vadeli planın bir parçası mı?
“Hayır. Gerek Lucescu gerekse Del Bosque bu ülkeye teknik anlamda çok faydası dokunabilecek insanlardı ama yönetim, iki tane uyduruk kupayı kaldıracağım diye kısa vadeli planlar yapıp bu iki değerli insanı yolladı. Eğer Beşiktaş’ın uzun vadeli bir planı olsaydı buralara gelinmezdi. Sonuç olarak Beşiktaş’ın balonu şişmiştir. Bu balonu patlatacak olan da Yıldırım Demirören’dir. Bir şekilde bu işin altından kalkması gerekiyor. Bana sorarsan, ‘siz ne yapardınız’ diye, ben Sinan Engin’in istifasını isterdim. Ama olmadı artık başka bir yok bulunması gerekiyor.”

- Çarşı, beklenen tavrı koydu, ama işin sonu gelmedi. Bunun arkasında yatan başka sebepler mi var acaba?
“Daha önce de dediğim gibi biz bu ligi altıncı da bitiririz sorun değil, ama taraftarı bu kadar üzmeye kimsenin hakkı yok. Sinan Engin’in bu inadı, Beşiktaş’taki her şeyi tahrip ediyor. Başkanından, teknik direktörüne, oyuncusundan taraftarın dışarıdaki pozisyonuna kadar herkesi etkiliyor. Beşiktaş tribünleri Sinan Engin’e o pankartları açtığı zaman F.Bahçeli, G.Saraylı arkadaşlarımın hepsi ‘Helal olsun işte Çarşı’nın duruşu’ budur demişti. Ta ki 4-5 kişinin toplanıp Ümraniye’ye gitmesi ve daha sonra ortalığın yatışmasına kadar.

Yola başka bir yönden bakmaya çalışan Çarşı’nın içindeki diğer bir grup ilk bulduğu fırsatta kafasını yine kaldırdı. Tribün de siyaset gibidir. Kendi içinde hakemleri vardır. Kapalıda oturan herkesin Çarşı olduğunu düşünür çoğu insan, ama öyle değildir. Çarşı’nın içinde sağcı, solcu, çevreci, rakı seven, sevmeyen birçok insan vardır. Yani toplumdaki tüm gruplaşmalar Çarşı’da da geçerlidir. Bu insanlar zaman içerisinde birbirlerinin yanına giderler. Solcu solcunun yanına, milliyetçi milliyetçinin yanına gider. Onlar tribünde birbirlerini bulurlar. Zaman zaman yaşanan gerilimlerin sebebi de bu yüzdendir. Ama o insanların hepsinin altında bulunduğu çatı Çarşı’dır. Yani Çarşı siyasal bir durum değildir. Ancak hayatın içersindeki duruşu politik bir durumdur, bir tavrı vardır. Her şeye karşı bir tavrı vardır. Bugün o Sinan Engin olur, yarın çevre olur, bir başka gün şehit düşen askerler olur. Herkesin önünde olup biten, herkesin tavır koyması gereken şeye ilk önce tavır koyandır Çarşı. O yüzden bu kadar renkli bir tribün göremezsiniz diğer takımlarda. İşte bunda da Beşiktaş kültürünün çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bazen yalpalasa da doğru yolu bulurlar.



Sokaktaki insana çıkıp sorsanız Beşiktaş deyince aklınıza ilk ne geliyor diye, söyleyecekleri tek şey taraftardır. Çünkü futbol takımından bahsedecek bir durum yok. Tek söyleyecekleri şey dünya üzerindeki en muhteşem taraftar kitlelerinden biri olduğudur. İşte o tribün size tepki gösteriyor, siz maçtan sonra çıkıp diyorsunuz ki ‘eğer taraftarlar bize destek verseydi biz bu Sivas maçını kazanırdık’ diye. ‘Onlar yüzünden yenildik’ demek kusura bakmayın ama alıklıktır, başka kelime bulamıyorum.”

“BEŞİKTAŞ’IN TEMEL SORUNU YÖNETİM ANLAYIŞIDIR”

“Bu, insanların düşünmeden konuştuğunu ve Beşiktaş’ın nasıl insanlar tarafından yönetildiğini gösteren bir gerçektir. Beşiktaş’ın temel sorunu futbolcusu ya da taraftarı değil yönetim anlayışıdır. Bu anlayış Serdar Bilgili döneminden bu yana kırılmıştır ve kırıklık paralel olarak devam etmektedir. 40 milyon dolarlar, 80 milyon dolarlar batırmaz Beşiktaş’ı. Bu markaya hiçbir şey olmaz. Ha ne olur Roman Abramovich gibi birine satarlar Beşiktaş’ı kurtulurlar, ama o da Beşiktaş olmaktan çıkar.”

- Peki o zaman hala neyi bekliyor bu yönetim?
“Yapacak bir şeyleri yok. Planları yok. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Günlük yaşıyorlar. Aslında yapacakları şey çok basit; Susmak. Sussalar çözülecek her şey, ama beceremiyorlar. Çünkü Beşiktaş’ı düşünemeyen insanlar yönetiyor.

Sen takımını tutarsın, takımını desteklersin. İtiraz edeceğin şey, öteki takımın eliyle gol attığı değil, senin elinle gol attığın zaman kendine itiraz edebiliyor olmandır. Futbol bir oyundur, savaş değildir. İnsanların önce bunu idrak etmesi gerekiyor. Herkes karşıdakini düşman görüyor. Bu çok yanlış, yarın bir gün aynı takımda oynadığı zaman anlıyor futbolcu, aslında onun da kendisi gibi ekmek parası kazandığını ve renkler ne olursa olsun bir oyunun parçası olduğunu.


Röportaj ve Fotoğraf: Umut ÇELİK

Mehmet Erhan
11-29-2007, 11:53
“BEŞİKTAŞ HALKIN İÇ İÇE OLDUĞU BİR TAKIMDI”
“HERKES BEŞİKTAŞ’A SEMPATİ DUYARDI AMA ŞİMDİ TAM TERSİ”
“DEL BOSQUE GÖNDERİLMEMELİYDİ”
“BEŞİKTAŞ’IN TEMEL SORUNU YÖNETİM ANLAYIŞIDIR” (en doğrusu bu)

doğru şeyler yazmış bence...tüm bu olumsuzlukların en büyük nedeni yönetim... :@

Utku Öz
11-29-2007, 23:01
......;).......

Bülent Girgin
05-02-2008, 09:14
“Bölüneceğiz”, “parçalanacağız” diye diye korkutuyorlar bizi. Korkutarak yönetiyorlar. Korkutarak almaya çalışıyorlar elimizden bize ait olanları. Dünyanın bütün değerlerini yaratan emekçileri sokaklarda gaz bombaları, biber gazlarıyla kovalayan muktedirlerin gözüne perde inmiş. İstanbul’u cadde cadde, sokak sokak 1 Mayıs alanına çevirdiklerini de görmüyorlar. Sürekli bağırıyorlar kulağımızın dibinde “Bizi bölmeye çalışıyorlar” diye. Oysa tek istekleri var, Taksim’de “Yaşasın 1 Mayıs” demek. Bu yıl olmadı, sonraki yıl, olmadı daha sonraki yıl mutlaka haykırılacak ‘emeğin meydanında’, “Yaşasın 1 Mayıs” diye...
“Bölünme” korkusu sadece siyasal dilde korku salmak için kullanılmaz. Futbolda da yaygındır kullanımı. Son örnek Ertuğrul Sağlam. “Beşiktaş’taki görevim kesinlikle uzun sürecek” diyerek en azından beni gerçekten korkuttuktan sonra şöyle devam ediyor; “Camia çok bölünmüş durumda.” Belli ki başkan Yıldırım Demirören’den bir garanti almış. Gerçekten merak ediyorum, ne yaptı da Ertuğrul Sağlam bu güveni hak etti? Doğru transfer mi yaptı? Takımı doğru mu oynattı?
Bütün lig boyunca iki üç maç dışında eni konu top oynamayan, tarihinin en ağır Avrupa yenilgisini alan, “Hedefimiz” dediği hiçbir şeyi tutturamayan Beşiktaş’ın hocasından duymak istediklerimiz, her şeyin güllük gülistanlık olduğu değil, kendi yanlışlarını içeren ciddi bir özeleştiridir.
Henüz bu sezonun eleştirisi yapılmamışken taraftarı gelecek sezon hayallerine sokmaya çalışan Demirören de aynı şeyi tersten söylemiş; “Tek yumruk olalım.” Bu yumruklu futbol benzetmelerinden hiç hoşlanmam savaşı, kavgayı çağrıştırdığı için. Eğer, Demirören’in ya da Sağlam’ın dediği gibi ‘tek yumruk olur’ ya da ‘bölünmezsek’ farklı düşünemeyiz, birbirimizi eleştiremeyiz. o zaman da gelişemeyiz. Hiçbir eleştiriyi ciddiye almayan Beşiktaş yönetiminin ‘birlik beraberlik çağrıları’nın arkasında, koltuk korkusu ve vakit kazanma çabası yok mu sizce?
Bir örnek olay... Bir kulüp düşünün, bir çok Avrupa takımının peşinde olduğu Bobo’nun satış haklarını bir menajerlik şirketine devrediyor. Niyeyse.. Bobo’ya onca alıcı adayı varken, neden bu yöntemin izlendiğini biri anlatabilir mi bize acaba?



Cem Dizdar

Bülent Girgin
05-02-2008, 09:23
Bir kulüp düşünün, bir çok Avrupa takımının peşinde olduğu Bobo’nun satış haklarını bir menajerlik şirketine devrediyor. Niyeyse...

neden olacak? arada yine birkaç kisi "köseyi dönecek" ! ben artik bu yönetime hiçbirsey demiyorum, utanmaz, serefsiz insanlar, Besiktasi batirmak için sanki and içmisler !

Bülent Girgin
07-05-2008, 10:45
http://foto.fanatik.com.tr/Yazarlar//cemdizdar.jpg
Cem Dizdar



1 Avusturya kampında iki kaptan arasında yaşanan kavga aslında Beşiktaş’ta hasır altı edilmiş çok ciddi sorunlar olduğunu mu gösteriyor? Burada idari bir zaaf söz konusu mu?

İbrahim Üzülmez ve İbrahim Toraman arasındaki kavga haberini ilk duyuran Milliyet’ten Serdar Sarıdağ oldu. Yaptığı gazetecilik açısından kendisini kutlamak gerek. Haberden öğrendiğimiz kadarıyla ciddi anlamda ‘kıyıcı’ bir mücadele olmuş. Bu da iki kaptan arasında öncesi olan bir sürtüşmeyi akla getiriyor. Ancak bunu o denli önemli bulmuyorum. Genç insanlar arasında bu tür gerilimlerin olabileceğini düşünmek gerek. Ancak iki oyuncunun da apar topar kadro dışı bırakılıp Türkiye’ye gönderilmesi düşündürücü. Şu açıdan; Toraman ve Üzülmez tüm zaaflarına rağmen kanımca Beşiktaş’ın bu kadro yapısıyla her zaman ihtiyaç duyacağı isimler. Ben hala iddia ediyorum, her ikisinin de eksikleri olduğunu düşünmememe rağmen ikisi de sezon içinde yerlerine alınan oyuncuları yedek bırakacaklardır. Bu ‘gereklilik’ açısından bakıldığında aralarındaki gerilimin bu noktaya gelinene kadar farkedilmemiş olması, ‘idarecilik’ açısından düşündürücüdür. Adı üzerinde, ‘idareci’ olmak bu tür krizleri başlamadan önlemek, önlenemediyse krizi bir biçimde halli yoluna koymak demektir. Yoksa , ‘çek ipini gitsin’le idareci olmak en kolayıdır. Hele ki, haberi veren gazetecinin idmanlara alınmasına yasak koymak, tek kelimeyle kulübün yönetiminin kimlere emanet edildiğini göstermesi açısından komik ötesidir.


2 Beşiktaş’ın yabancı transfer politikasını nasıl buluyorsunuz? Sözleşmesi henüz feshedilmeyen Gordon hariç elde 8 yabancı var. 2’si kenarda oturacak. Örneğin bu isimler Zapotocny ve Delgado olursa yaklaşık 10 milyon Euro kulübede yatacak.

Beşiktaş çok öğretici takımdır. Taraftarı vefayı, cefayı, katlanmayı öğretirken yönetimi de ‘bir takım nasıl yönetilemez’i öğretiyor. Demek ki, kaynakları sonsuz bir kulüp bir Beşiktaş. Parasını böylesine hesapsızca savurabildiği, böyle hesapsız, kitapsız, savurgan yöneticilerle, idarecilerle, teknik ekiple çalışabildiği için gerçek sonsuz maddi gücü olsa gerek. Hesap ‘Sağlam’, şöyle ki; Tello, Cisse, Bobo, Delgado ve Holosko’dan vazgeçilemeyeceğine göre yeni üçlü, Sivok, Seric, Zapotocyn’den ikisi yedek oturacak. Tabii bu bile iyi ihtimal. Henüz Gordon net değil, bence Higuain de bile problemler çıkacak ya neyse, sonra onlar iyi olur, biz kötü oluruz neme lazım, o konuya hiç girmemeyim. Ama Beşiktaş’ta paraların havalarda uçuştuğu, fakat uçuşan paraların nereye gittiğinin ise meçhul olduğunu (!) söylemek için fazlaca zeki olmaya gerek yok sanırım.


3 Uğur İnceman da orta alanda savunmaya dönük bir futbolcu. Genel transfer politikası da özellikle defansı güçlendirme üzerine kurulu. Bu anlamda Beşiktaş ofansı takviyede biraz eksik kaldı mı?

Kesinlikle doğru. Her ne kadar aksayan yanları olsa bile bizim lig için fena olmayan bir müdafaası var Beşiktaş’ın. Kaç sezondur en az gol yiyen iki üç takımdan biri. Uğur İnceman, ‘gevşek’ görünen Beşiktaş orta sahasına, müdafaa önüne katkı yapabilecek bir oyuncu. Ayrıca izleyebildiğim kadarıyla başka mevkiilerde de yararlanılabilecek altyapısı var. Ancak çok oyunculu bir bölgeye gidiyor. Evet, kadro kalabalığı iyidir ancak rekabet bazen zararlı da olabilir. Benzer sıkıntıyı aynı bölgede oynayan ve yine iyi bir oyuncu olan Fahri Tatan’ın yaşadığını unutmamak gerek. Ama zaten Beşiktaş’ın sorunu transfer değil ki, sorunun kaynağı takım dışı yerlerde.


4 Yeni sezon öncesi mayısta kazma vurulacağı söylenen İnönü Stadı’ndaki belirsizlik kombine satışının çok düşük kalmasına neden oluyor. Bu belirsizlik devam ederse taraftar tribünden uzaklaşır mı?

Hakikaten Beşiktaş, ‘bir takım nasıl yönetilemez’in iyi bir örneği. Futbolu seven ve yeni büyüyen bir çocuğu Beşiktaşlı yapmak isteyen büyükleri sanırım bu bir kaç yılda epey zorluk çekiyordur. Bu yönetim korkarım ailelerde ‘kuşaklararası takım tutma çatışmasına’ da neden olacak. Düşünün, bizim kapalı grubu bile kombine alırken her sene ilk hafta işi bitirirdi, fakat hala epey bir insan ‘mırın kırın’ ediyor, “Dur bakalım” diyor. Taraftar maça gider kuşkum yok, ama eski tadı olur mu, ondan emin değilim. Stadın yıkılmamasının gerekliliği bir yana, kanımca bu yönetim bu stadı yıkamaz. Muhtemelen, izinler konusunda, yapım sermayesi konusunda tıpkı transfer politikası gibi, Del Bosque ödemesi gibi, olası Tigana cezaları gibi hesapsız kitapsız davranıyorladır. Hakikaten ben ne kadar karamsarım değil mi? Peki, haksız sayılır mıyım?

Nuray Kurt
08-07-2008, 14:59
İnsan bazen ıstırabını şarkılarda hafifletir. Öyle döker içini, şarkıyla rahatlar. Beşiktaşlıların son iki sezon yaşadığı ıstırabı anlatan en güzel şarkıyı bulabilir misiniz, bir düşünün...
Benimki herhalde, Sebahattin Ali sözlerine rahmetli Ahmet Kaya’nın besteleyip söylediği “Geçmedi yare sözümüz/Yollarda kaldı gözümüz/Yere sürüldü yüzümüz/Böyleymiş kara yazımız” diye devam eden ‘Kara Yazı’dır.
Neler olduğunu saymaya gerek yok. Hatırlamaya çalışırsanız “PAF takımıyla çıkacağız” en acıklılarından biriydi.
‘Asarız, keseriz çağı’ kapanalı çok oldu ya, bunu bir türlü algılayamayanların yönetiminde olduğu Beşiktaş’ın bu kadar aşındığı bir dönem daha olmuş mudur, bilemiyorum.
Basit bir transfer trafiğini bile yönetmekten aciz (Gordon/Seric) bir anlayışın “Yeni stat yapıp muassır medeniyet seviyesine çıkacağız” nutukları atması sizce de komik değil mi? “Kazmayı vurduk, vuruyoruz” diye diye gelinen nokta “İnönü’de oynayacağız koşun kombine alın” kurnazlığına kadar indi nihayet.
Daha acıklı bir şeyler de olmadı değil bu ‘kara mizah’ içinde. İbrahim Toraman’ın tesislerde kameralar önüne salınarak, herkesin gözü önünde burnunu sürtmeye çalışmak... İşte bu da en acıklısıydı.
Affedecekleri halde gencecik bir adamı, takımın geçen sezon en iyi adamını bu halde ufalamaya çalışan siyasal stratejiyi kim kurdu acaba?
Stadını yapamamış, futbolcusunu tuzbuz etmiş, hocasının “Çok can yakacağız” dediği iddia edilen bir Beşiktaş için umutlu olmak elbette çok zor.
Kombine kart satışı için yapılan alengirli açıklamalara rağmen 3 binin üzerine ancak geçilebildiğini öğrendim.
Yönetimin o dilinden düşürmediği ‘büyük taraftar’ açık bir mesaj veriyor; “Gelirim ama varlığınız rahatsız ediyor. O nedenle her maça değil canım istediğinde, kendimi iyi hissettiğimde gelirim” diyor... Forumları okuyunca daha iyi anlıyorsunuz hissiyatı.
Beşiktaş’ın başına musallat olan bu anlayışın bir çırpıda değişeceğini ummak hata olsa da umutsuz olmak için bir neden yok. Futbol güzel oyun, statta olmak da bir o kadar güzel. Yan yana olmak ve yan yana olup “Hayır” diyebilmek de...
Ben tüm ıstırabıma rağmen yine kapalı üstteki eski yerimde olacağım. Belki kendi kendime ‘Kara yazı’yı söyleyeceğim ama bir yandan da “Gün doğdu hep uyandık”a katılacağım bütün olan bitene inat...

Gecikmiş bir
düzeltme...
Senelik izne çıkacağım gün, Beşiktaş Menajeri Sinan Engin’in Fanatik’te adımı vererek “Hakkında yanlış haberlere dayalı yorum yaptığımı” açıkladı. Amacım Sinan Engin’le ‘atış-karış oynamak’ kesinlikle değil. Konu özetle şöyle. Çeşitli gazetelerde Engin’in yaptığı iddia edilen “Gordon/Seric/Maradona” benzetmesi haberler ve yorumlar çıktı. Ben haberin üzerinden üç gün sonra bir yazının içinde çok kısa bir yorum yaptım. Bunun üzerine bana Semih Usta’dan Sinan Engin imzalı bir düzeltme maili geldi. Engin, böyle bir şey söylemediğini belirtiyordu. Ben de yanıt olarak “Haberi bir çok gazetede okudum ve siz de yalanlamadığınız için kullandım” dedim. Ardından Engin, haberi düzelten bir açıklama yaptı ve “Anadolu Ajansı ve kulübün resmi internet sitesi dışında çıkan haberlere itibar edilmemesi gerektiği”ni söyledi. Durum budur. O günden sonra tek yazı yazdığım için ben de borcum olan düzeltmeyi gecikmiş de olsa bugün yapabildim.



Cem Dizdar cdizdar@fanatik.com.tr

Bülent Girgin
08-07-2008, 20:15
Affedecekleri halde gencecik bir adamı, takımın geçen sezon en iyi adamını bu halde ufalamaya çalışan siyasal stratejiyi kim kurdu acaba?

cevap : sinan engin !

Bülent Girgin
08-10-2008, 11:19
http://foto.fanatik.com.tr/Yazarlar//cemdizdar.jpgCem Dizdar

İnsan istiyor ki, ferahlık veren, nefes açıcı şeyler yazalım Beşiktaş hakkında. Umutlu olsun, güleç olsun. Sonuçta çocukluktan Beşiktaşlıyız. Bilinir, bir hesabımız, bir beklentimiz de yok tuttuğumuz takımımızdan. İstediğimiz gönül ferahlığı, göğüs kabarıklığı. İktidar gibi, ikbal gibi alanlar bize zaten uzak...
Ama olmuyor. Dinleyince üzülüyor, okuyunca üzülüyoruz. Ve sanıyorum ki sadece ben değilim üzülen. Epey de kalabalığız ne yazık ki...
Son örnek, Başkan Yıldırım Demirören’in Vatan Gazetesi’nde Sanem Altan’a söyledikleri. Altını çize çize okudum ve üzerine uzun uzadıya yazabilirim ya, bir kaç tanesiyle yetineyim şimdilik.
Atlayarak yazıyorum, diyor ki Demirören, Asbaşkan Levent Erdoğan için; “Gerek olmadığı halde konuşan tek yöneticimiz. Ama kendisi abimdir, büyük saygım var. Kendisi de hata yaptığını anlayacaktır sonunda, onu bekliyorum... Camia da her söylediğine inanmıyor. Ben de büyütmüyorum. Espri kaynağımız gibi oldu.”
İnsanın bütün bu sözler üzerine “Böyle bir yönetim olur mu? diye sorası geliyor ama sanki bir kurumdan değil de “aile şirketi”nden bahsedilir gibi konuşunca Başkan, o zaman daha iyi anlıyorsunuz Beşiktaş’ta olan bitenleri..
Demirören, Zapotocny ve Sivok’un adam başı 4.5 milyon Euro’ya alındığını belirtirken kendini tutamıyor ve başlıyor; “Ben gittim, pazarlığı yaptım ve aldım. Futbolcular pahalıdır diyenin alnını karışlarım” diyor ve artık duymaktan gına geldiğim o üstü kapalı tehdidi bir kez daha savuruyor; “Herkes haddini bilsin.”
Şimdi dikkat...
5 Ağustos’taki Sabah Gazetesi’nden okuyoruz... “Udinese (Zapatocyn’nin) bonservis bedeli olarak 2 milyon euro’da direniyordu. Beşiktaş ise en son 1 milyon 750 bin euro’ya kadar çıktı; ancak fazlasını vermedi. Öyle olmayınca da Hırvat oyunculara yöneldiler.” Konuşan aynı zamanda Holosko’nun da menajeri olan Mithat Halis. Gordon alınmadan önceki durumu anlatan Halis, bununla da yetinmiyor devam ediyor; “Beşiktaş’ın Udinese’yle yaptığı görüşme ve yazışmalar bende ve kulüpte mevcut. İddialarımı kanıtlayabilirim.”
Şimdi röportajın bir gün öncesine dönüyoruz.
Demirören, kulübe verdiği 40 milyon doları geri alacağını geri söylerken bunun ‘çocuklarının parası olduğunu’ belirtiyor ve niye yaptığını da şu sözlerle açıklıyor; “Beşiktaşlılık, başka bir şey değil. Biz Beşiktaş’ı daha güzel ortama taşımak için böyle şeyler yapıyoruz.”
Demirören’in samimiyeti konusunda şüphe duymamızı gerektiren bir durum yok elbette. Ama sanırım bir işletmenin temel kurallarından biri şu olsa gerek; dükkan sürekli cepten yiyorsa o dükkan zaten iyi işletilemiyordur. O zaman da “Beşiktaş’ı güzel ortama taşımak” mümkün olmaz değil mi?
Levent Erdoğan örneğinde olduğu gibi Zapotocyn transferi de sanki bir ‘aile şirketi’ havasında yürütülmüş gibi durmuyor mu? Ayrıca bu vaka, insanın aklına Delgado transferini de getirmiyor mu?
İki transferde arada ‘kayıp olduğu’ iddia edilen para 4-5 milyon eoru’yu buluyorsa ve kulüp sürekli Başkan’a borçla ayakta duruyorsa, acaba kulübün bir ‘aile şirketi’ne dönüşmesi bu borçlandırma stratejisine bağlı olmasın..
İnsan istiyor ki, ferahlık veren, nefes açıcı şeyler yazalım Beşiktaş hakkında. Umutlu olsun, güleç olsun. Sonuçta çocukluktan Beşiktaşlıyız.

Nuray Kurt
08-10-2008, 17:29
ne yaparsak yapalım hiç birimiz sayın başkan kadar beşiktaşlı olamayız!

Bülent Girgin
08-28-2008, 07:39
http://foto.fanatik.com.tr/YazarlarYeni/CEM-DIZDAR.gifCem Dizdar
Lig başlar başlamaz Antalya ve Antep’te yaşanan şiddetin kaynağı üzerine enikonu tahliller yapılacak, önlemler üzerine yazılacak, devlet göreve çağrılacak, “Yasalar uygulansın” denecektir... Elbette bu konuda yazacaklarım olacak. Ama sezon içinde aynı konuda bolca yazma olanağı bulacağımdan emin olduğumdan bugün geçen yıldan kalan bir soruyla uğraşayım istiyorum. Soruya verilecek yanıt(lar) belki de, aynı zamanda şiddetin kaynağına dair ipuçlarını da içinde barındıracak.
Soru şu; nasıl oldu da, geçmişte bu memlekette en sempati duyulan takımlardan biri olan Beşiktaş, neredeyse gittiği her deplasmanda şiddete varan bir tepkiyle karşılaşıyor?
Oysa Beşiktaş...
Bir futbol takımı olmaktan öte anlamlar içerirdi (elbette öncelikle bizim için). Bir varoluşu, bir duruşu anlatırken kullanılırdı. Kazanmak için sonuna kadar gayretin ama kaybettiğinde de vakur olabilmenin futboldaki ifadesiydi. Paranın gücüyle değil, gayretle, akılla, özveriyle ‘yeniden kuran’dı. Hazıra konan değil, dişiyle tırnağıyla çamurlu sahalardan örnek oyuncular yaratmak için ter dökmeyi temsil edendi.
Ağırbaşlılıktı, efendilikti, semtli olmanın unutulmaya yüz tutmuş tadıydı, farklılıklara rağmen birarada olmayı becerebilmekti... Eğlenceydi, coşkuydu, itiraz etmeyi göze almaktı, isyandı...
Peki ne oldu da, kimsenin karşı çıkamayacağı bu değerlere sahip olduğu düşünülen bir takım nefret duyulur hale geldi? Herkesin ikinci takımı, nasıl diş bilenen bir takıma dönüştü?
Benim yanıtım şu; kendi olmaktan vazgeçip başkası olmaya karar vermesiyle başladı her şey. Değerlerini gözden çıkarmayı göze aldığı andan itibaren yitmeye başladı saygınlığı. Ne olursa olsun kazanmayı her şeyin önüne koyduğu, bunun için her şeyi göze aldığı, “Yapmam” dediğini yaptığı, buna kendini sevenleri de inandırdığı günden bu yana, en önemli şeyini, sempatisini kaybetti hızla. İnsanların Beşiktaş için, içlerinde özlemle sakladıkları o gülümseten duygu, ‘başkalık’ duygusu, ağır ağır kayboldu.
Oysa Beşiktaş... Takımıyla bambaşkaydı. Farklı düşünen, aykırı düşüncelerini cesurca ve zekice hayata tercüme eden bir taraftarıyla bambaşkaydı. Taraftarı, zaman zaman yönetimi gibi yalpalıyor, tutarlı bulmadığım davranışlar gösteriyor, tutarsız metinleri kaleme alıyorlarsa da, hala en yaratıcı, en duyarlı taraftar grubu olma özelliğini koruyor gözümde.
Bir yanda Beşiktaş’ın heba edilmeye çalışılan birikimi, öte yanda o birikimdeki umut... Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği. Şairin dediği gibi; “Bir umudum sende anlıyor musun?” efkarı...
Sahi, ne oldu da Beşiktaş bu kadar öfke duyulan bir takım oldu? Belki sizin de başka yanıtlarınız vardır.

Samet Sahin
08-28-2008, 10:56
http://foto.fanatik.com.tr/YazarlarYeni/CEM-DIZDAR.gifCem Dizdar
Benim yanıtım şu; kendi olmaktan vazgeçip başkası olmaya karar vermesiyle başladı her şey. Değerlerini gözden çıkarmayı göze aldığı andan itibaren yitmeye başladı saygınlığı.

cok güzel bir yazı .. yazının bu tarafı herseyi acıklıyor sanırsam

Ayşegül Alparslan
08-28-2008, 12:38
bu yazı fazlasıyla arabesk olmuş bence

Onur Aksu
08-28-2008, 12:41
bu yazı fazlasıyla arabesk olmuş bence

cem dizdar ın tarzı bu zaten.mütevazı ve halkın bağrından kopup gelen imajı var.zaten taraftar da bu yüzden onu çok seviyor.

Barış Kahraman
08-28-2008, 12:47
cem dizdar gerçek bir beşiktaşlı.. geçenlerde mail atmıştım 1-2saat içinde cevap vermişti.. Tribünün içinden geldiği için tüm Beşiktaşlılar seviyor onu..

Onur Aksu
08-28-2008, 12:57
cem dizdar gerçek bir beşiktaşlı.. geçenlerde mail atmıştım 1-2saat içinde cevap vermişti.. Tribünün içinden geldiği için tüm Beşiktaşlılar seviyor onu..

aynen öyle.yazılarında genelde futboldan çok tirbünlerden bahseder.yani tabiri caizse o bir tribün çocuğudur aslında.kendine has yorumları ve orjinal cümleleriyle dikkat çeker.çArşı 'da,asi ruh belgeselinde ona önemli bir yer vererek layik olduğu yere taşımıştır.

Samet Sahin
08-28-2008, 18:44
cem dizdarın her yazısı mükemmel tam bir besiktaslı .. nilay da öyle

Nuray Kurt
09-15-2008, 20:09
Korkuyorlar, haklılar!
Ertuğrul Sağlam, bu sezonun başında hedefi belirlerken futbolun bir doğrusunun altını çiziyordu; "Gol yememek.." Belki de geldiğinden bu yana en çok üzerinde durduğu mevkii, müdafaanın göbeğiydi.

İnsan gayret ve inat edince ‘bilgi sahibi’ olabiliyor da, ‘tecrübe’ başka bir şey. O, yaşamadan, içinden geçmeden, içinden geçtiğini değerlendirmeden edinilemiyor, bir kez daha anladım.

Maçtan önce Fanatik yöneticileriyle “Ne olur?” değerlendirmesi yapıyoruz. Hakan Can ve Tamer Bağlan “Gollü maç olur, Beşiktaş alır” diyor. Gazetede konuştuklarımızın hemen hemen hepsi benzer görüşteydi. İki kişi, ben ve Mesut Konukçu tersini düşünüyorduk. Maalesef haklı çıkan biz olduk...
Hemen belirteyim, maç heyecanlı ama ‘kısırdı..’ Heyecanı da futboldan değil, sonuca bağlı olarak ortaya çıkabileceklerdendi.
İşte beni haklı çıkaran, ‘tecrübe sahibi’ yapan, maçın böyle biteceğini tahmin etmeme neden olan, tam da bu, ‘sonuca bağlı olarak ortaya çıkabilecek’ şeydi.

Bir maç düşünün, iki takımdan biri en renkli (İbrahima Yattara), diğeri sonucu belirlemesinde işine en çok yarayacak oyuncusundan (Philip Holosko) yoksun. Yani bir tür eşitlik hali, pat durumu.

Peki, ihmal edilebilir bir iki ufak tefek saldırının dışında anlatılacak pozisyonun bile olmadığı bir maçta, “Neden böyle oldu?” sorusuna verilecek yanıt ne olabilirdi?..

Teknik açıklamalar da yapılabilir elbette, birazdan onu da yapmaya çalışacağım ama işte burada devreye giren asıl şey, ‘tecrübe’nin kulağımıza fısıldadığıdır.. Sorunun yanıtı ‘tecrübe’de gizlidir.

‘Tecrübe’m diyordu/diyor ki, maçın bu kadar kısır geçmesinin en asli nedeni Türkiye’de ‘buralı’ bir hoca olmanın temel sıkıntısı olan ‘korku’dur... Yenilgi korkusu. “Şimdi ben millete ne diyeceğim?” korkusu.
İki hoca da (Yanal ve Sağlam) bu duygunun pençesinden kurtaramıyorlar kendilerini. Haklılar da. Çünkü yenilgiden sonra hesap sorulacak ilk kişi onlardır. Ellerini kollarını bağlayan, onları eskiyi tekrar etmeye zorlayan işte bu ‘korku’dur.
Bir de, oynatılan bu tutucu futbola karşı dudak uçuklatan yıllık kazançları düşünüldüğünde durum daha anlaşılır hale gelir sanırım.

DEVRİMCİDEN MUHAFAZAKARA

Oysa... İkisi de devrimci değilse de, devrimci karakterli oldukları için bu takımlara tercih edilmişlerdir. Ama kısa sürede iktidarın muhafazakarlaştırıcı özelliğine teslim oldu ikisi de. İkisi için de aslolan galip gelebilmek için ileriye doğru iyi oynamak değil, yenilmemek için dengeli ve geride tutucu oynamak oldu.
Evet, İspanya’da İngiltere’de de benzer skorlarla biten maçlar izliyoruz ama gerek maçın temposu, gerek takımların oyun anlayışları ve arzuları bizimkilere hiç benzemiyor, değil mi?

ORTA SAHADA SIKIŞTI KALDI

Şimdi “Beşiktaş Trabzon’da ne yaptı?” sorusunun kendimce yanıtını arayayım...
Ertuğrul Sağlam, bu sezonun başında hedefi belirlerken futbolun bir doğrusunun altını çiziyordu; “Gol yememek..” Belki de geldiğinden bu yana en çok üzerinde durduğu mevkii, müdafaanın göbeğiydi. Israrla bu bölgeye adam arıyordu. Haklıydı, ‘buralı çocuklar’ futbol alt yapısının yetersizliğinden sık sık kademe hataları yapıyor, ters ayakta yakalanıyor, topu oyuna sokmakta amatör bir futbolcu gibi zorlanıyorlardı. Hatıralarım bana, kendisinin de futbolcuyken benzer tipte bir oyuncu olduğunu fısıldıyor...
Bu tip oyuncuların son örneğini bu hafta Hacettepe-Fenerbahçe maçında gördük.. Gerek Can Arat gerekse Yasin, olmadık işler yaparak takımlarının yenemese de berabere bitireceği bir maçı kaybetmesine neden oldular.
Yeni transferler Zapatocyn ve Sivok, Sağlam’ın kaygılarını giderecek oyuncular gibi duruyorlar. Yere sağlam basan, adam paylaşımını bilen oyuncu izlenimi bıraktı ikisi de bende. Yine de ‘duruyorlar’ diyeceğim.. Çünkü, kesin bir yargıya varmak için henüz erken.
Çekincemin nedeni de, Konyaspor maçında gözümle gördüklerimdi. Fahri Tatan, çift ön liberolu Beşiktaş’ın Zapatocyn yönetimindeki müdafaasının arkasına benim sayabildiğim beş top geçirdi. İkisi ofsayt, ikisi tehlike -birini Rüştü çıkardı- biri de dağlara taşlara giden bir vuruştu. Diyeceğim o ki, bu ikilinin ‘iyi oyuncu’ olup olmadığı hakkında daha kesin bir yargıya varmak için zorluk derecesi yüksek bir iki maç daha izlemek gerekecek.
Beşiktaş, müdafa göbeğindeki sorununu çözmüş gibi görünse de hala en temel sıkıntı, yıllardır bir türlü halledilemeyen kanatlarda. Tello’nun mecburen sol arkada oynatılması, Aydın’ın tüm yeteneği ve gayretine rağmen olgunlaşması ve daha yaratıcı olabilmesi için zamana duyduğu ihtiyaç, Serdar Kurtuluş’un “Ne olur ne olmaz” duygusuyla geride çakılması/çakılmasının emredilmesi, Serdar Özkan’ın hızlı ama olgunlaşmadığı için savruk tarzı, Beşiktaş’ı kanatları çekilmiş bir güvercine çeviriyor. - Bilen bilir, yeni aldığınız ya da havada tek başına uçarken görüp de kümesteki tüm güvercinleri salarak aşağı ‘çektiğiniz’ yeni güvercine ilk yapılacak iş, ‘kanatlarını çekmek’tir. Uçamayan hayvan kanatları yerine gelene kadar yeni kümesini benimsemiş olur.-

Hal böyle olunca hem geriden oyun kurmakta, hem de kanatları kullanmakta zorlanan Beşiktaş’ın bütün yükü orta sahaya biniyor. Ancak burada da Eduardo Cisse ve Uğur İnceman’a verilen müdafaa ağırlıklı görevler Delgado’yu neredeyse tek başına bırakıyor. Onun da hücum hattına olan uzaklığı düşünüldüğünde Beşiktaş’ın gol pozisyonuna girmekte ya da girme girişiminde neden bu kadar zorlandığı sanırım daha iyi anlaşılabilir.
Tıpkı Trabzon gibi Beşiktaş karakterinde oynayan takımlara karşı, ki ligin epey bir takımı bu anlayışla oynuyor, Beşiktaş’ın çok gol bulması pek mümkün görünmüyor. Trabzon da, özellikle Hüseyin, Song, Serkan gibi oyun kapatma işini iyi yapan futbolcularının ön planda olması nedeniyle maçı bir denklik havasına soktu. Bu, yavanlıkta denklik, kontrolde patapat oyun da gerek statta gerek televizyon karşısında maçı izleyen bizleri heyecanlandırdıysa da, sıktı...
Gerçi maçın son anlarında Beşiktaş’ın gol çıkarabileceği bir iki karambol de olmadı değil hani. Eğer onlardan biri gol olsaydı eminim bugün çoğu kişi başka telden ‘hicaz faslı’ yapıyorlardı.

ŞAMPİYONLUĞUN EN BÜYÜK ADAYI

Beşiktaşlılar alışmalı. Çünkü bu takımın bundan başka bir tarzda oynaması çok ihtimal dahili değil. Çekinen, savunan, oyunun temposunu düşürmeye çalışan bir takımı izleyecekler bu yıl da..
Kanımca bu takım şampiyonluğun en büyük adayı. Çünkü rakipleri, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hocaları nereye geldiklerini, bu ülkede nasıl futbol oynandığını, bunca para verilen futbolcularının alt yapı eksikliklerini, ligin diğer takımlarının anlayışını, akşamları televizyonda futbol üzerine konuşup gazetelerde yazanların çok önemli bölümünün neden bahsettiklerini, hangi gezegenden gelmiş olabileceklerini kavrayana kadar Beşiktaş’ın arayı açmış olması muhtemeldir.

Haaa... “Bu futbolla bir anlayış değişir/değiştirilir, birilerinin ufku açılır, bu takım UEFA’da iş yapar mı derseniz?” yanıtım, çok sevdiğim bir şarkıcı olan Müslüm Gürses’in “Zaman aleyhimizde vakit geçiyor/Her geçen gün bir kayıp” diye başlayan şarkısının devamındaki gibidir; “Umut yoksulun ekmeği/Umut sevenin dileği/İnsan oğlu hayallerle/Tasarlamış geleceği..”

cem dizdar-ntvspor

Nuray Kurt
09-22-2008, 22:15
Şampiyonluk Kokusu

"Bu saatte maç mı olur kardeşim?" diyor yanındakine, öfke değil daha çok sitem yüklü sesiyle bir genç. "Sorma ya, 12'den sonra eve nasıl gidilir, düşünen yok" oluyor ötekinin yanıtı. O daha öfkeli...

Onlar söyleyince birden hatırlıyorum, gün içinde, saat 16.00'da, günlük güneşlik bir havada oynanan Chelsea-Manchester United maçını izlediğimi. Sonra birden şimşek çakıyor, daha önce de West Bromwich Albion (Ne isim be!) - Aston Villa maçı vardı ikide (14.00).

Yani İngiliz vatandaş gün içinde maçını izliyor, pazartesi iş günü olduğu için erkenden evine gidiyor, ailesiyle oturuyor belki de erken yatıyor... Bizimkiler gece yarılarında sokaklarda, otobüslerde, trenlerde İnönü'den çıkıp Tuzla'ya, Sarıgazi'ye, Esenyurt'a, Avcılar'a belki daha ötelere bir yerlere gitmeye çalışıyor... Niçin? Başkasının kazanacağı reklam parası için.

AMAN HASTA OLMA!
Kalın giyindiğim için üşümüyorsam da yazın bittiğini anlıyorum. Çisil çisil yağıyor yağmur, "Kış geliyor bayım! Hazırlan" dercesine. İnönü'nün zemini aşağı çekilince tribünün boyu da uzadı ya, bakmayın adının 'Kapalı' olduğuna tribünün yarısı açıkta. Yağmur onu da ıslatıyor ama umrumda değil. O, orta boylu, açık tenli, tıknaz delikanlı yine en önde demirde ve yine çıkarmış üstünü. Tribünün uğuru o. Buz gibi havada, kar altında bile gördüm onun üzerini çıkardığını. Korkarım bir gün çok kötü hasta olacak bu gidişle.

ANALİZSE İŞTE ANALİZ
Daha "ne olduk?" demeden birden Bobo'yu görüyorum tam önümde. Tuhaf! En yakın Antepli oyuncudan iki metre önde. "Şaka" herhalde diyorum, bir bit yeniği arıyorum. Yok, her şey normal. Bobo, yapıştırıyor topu sol üst köşeye. Yıkılıyor ortalık... Birden ısınıyoruz.. Artık şarkı türkü gırıla gidiyor.

Zeki (Demirkubuz) temkinli. Omzuma vurup, "Yandık. 85 dakika ıstırap çekeğiz şimdi" diyor. Gülüyoruz. Çünkü hangi takımı tuttuğumuzu iyi biliyoruz. Dediği gibi de oluyor, oyun hızla rölantiye dönüyor.

Şimdi ben size anlatsam, desem ki; "Çift ön liberonun arkasında ileri çıkmamaya yemin etmiş iki kanat oyuncusu vesilesiyle Beşiktaş rakip kaleye çok uzaktı. O nedenle top ilk yarı boyunca daha çok Antepli oyuncuların ayağında kaldı. Ancak onlar da orta sahaya fazlaca yığıldıklarından top Beşiktaş yarı alanında sıkıştı kaldı. Bu nedenle, topu o kadar ayağında tutmasına rağmen Antep tek ciddi atak bile yapamadı ilk yarı boyunca..." Bu doğru ama fuzuli bir analiz olmaz mı? Bunu her göz görmez mi, ne ki bunu söylemek yazmak. Konuşursun olur biter..

ŞAMPİYONLUK KOKUSU
İlk yarı boyunca en aklımda kalanlar Beşiktaş'ın bir ara üst üste attığı kornerlerdi. Tam önümüzde olduğu için futbolcuların yüzlerini görebiliyordum. Av ile avcı arasındaki panik ve heyecan dolu gerilim. Ama gol çıkmadı o kalabalıktan.

Gol erken geldiği için tribün de diriydi. Ben 11. dakikada "Kartal Gol gol gol" bekliyordum ama olmadı ama onun yerine hoplayan zıplayan, heyecanlı ve umutlu bir kalabalık vardı. Ligin başında işler iyi gidiyordu ve tuhaf ve hissedilir bir şekilde havada 'şampiyonluk' kokusu vardı. Herkes kokluyordu havayı bir tazı gibi. Kokuyu içine çeken, iyice gaza geliyor, merkezden, kapalının göbeğinden her marşa katılıyordu. Yağmur yağıyordu ve "Yağmurlu bir günde görmüştüm seni / Üstünde çubuklu formalar vardı" söylenmeden olmazdı. Söylendi de. Hafızanın çekmeceleri kurcalandıkca daha neler çıktı geçmişten. "Bir şarkısın sen" de vardı, "Gün doğdu hep uyandık" da..

Maç rölantide gittikçe tribün temposu da düşer gibi oldu. Canlandırmak için tribünü Fenerbahçe ve Galatasaray'a göndermelerle dolu şarkılara geçildi. Ama onlar da uzun sürmedi...

ATIP ŞU TOPU NOBRE'YE
İkinci yarı da tıpkı ilk yarıdaki gol gibi ilginç bir gelişmeyle başladı. Zapotocny (Kimine göre Zapotista, kimine göre Zapo) ile Sivok'un kör noktasına derinlemesine bir top attı Antep. Pacheco daldı içeri doğru. Ben olsam sağ ayak içi ile uzak köşeye vurmaya çalışırdım, o Hakan'ın üzerine gitmeyi tercih etti ve düştü. Hakem de ikinci sarı kartı çıkarınca zevksiz giden oyunun dengesi de Beşiktaş lehine bozuldu. Gerçi o dakikaya kadar Antep gol atacak bir takım gibi görünmüyordu ama yine de oyuna tutunuyordu.

İkinci yarıdaki Tello/Holosko, Serdar Kurtuluş/Delgado değişiklikleriyle "ince işçiler" de oyuna dahil olunca Beşiktaş'a da bir güven geldi ve oyun Beşiktaş sahasından Antep'inkine taşındı. Bana göre maçın en çok didinen oyuncusu Nobre, Serdar Özkan'a geçirdiği topla ikinci golün de hazırlayıcısı oldu.

Fakat tribündeki büyük küçük herkes isyan halindeydi. Gerçekten de Beşiktaş hücumda genişliği sağlamıştı. Pozisyonlarda mutlaka bir iki oyuncu boşta kalıyordu. Geri çıkıp top alarak, hücum yardımlaşmaların neredeyse ilk adamı olan Nobre, gerek Bobo gerek Holosko gerek Serdar ya da Delgado'dan ikinci, üçüncü topları alamadı bir türlü.


"Yeminli misin ulan adama top atmamaya p...." diye patladı yanımdaki. "Yok abi, çekemiyorlar çocuğu" diyenler de hatırı sayılır bir kalabalık oluşturuyordu. Herkesin isteği öyle ya da böyle Nobre'nin gol atmasıydı.

ZAPOTOCYN'NİN REVERANSI
Sanırım tribünün yeni gözdesi, ilerleyen haftalarda daha da belirginleşecek ki, Zapotocyn olacak. Jilet gibi keskin bir tarzı var. Sivok ile ikisi gittikçe daha iyi oluyorlar. Geriden oyun kurmakta biraz daha yaratıcı olmaları halinde işler iyice yoluna girer ligde.

İşte o Zapatocyn, herkesin gözünün içine baktığı Nobre'ye çok şık bir top geçirdi. "Arı Maya" Nobre de gidip golünü attı. Bu tür durumlarda önce golü atana tezahürat yapılır genellikle. Bu kez öyle olmadı... "Zapotoçni/Zapotoçni oley oley oley oley" diye yıkılırken stat, Zapo, gözüne kestirdiği güzeli dansa kaldırmak için hamle eden bir Ortaçağ şövalyesi zarafetiyle kapalının karşısında durdu ve elinde tuttuğu hayali tüylü şapkasını tribünlere doğru edalı bir şekilde sallayıp, dizini yarım eğip, belini hafifçe bükerek reveransını yaptı...

Artık Nobre'nin oyunda kalmasına gerek yoktu. Herkesin gönlü olmuştu. Batuhan'la yer değiştirirken ortalık da "Nooobre/Nobre/Nobre.." diye yıkılıyordu. Doğrusu ya, Fenerlilerin onun için söyledikleri "Lorke"yi de çok beğenirdim. Neşeli ve eğlenceliydi. İnönü'de söylenen versiyon daha sert ve maçoluk sınırında gezen bir erkeksilik taşıyor öte yandan.

Maç bitti çıktık. Fanatik Gazetesi'nden Senih aradı yazı yazdırayım diye. Telefonda maç yazısı yazdırmak hiç beceremediğim bir şeydir. Aklıma hiç bir şey gelmez, tek kelime bile. Ben bir şeyler saçmalıyordum belli ki telefonda, Serdar yanımda kıs kıs gülüyordu finükülere giderken...

Arda Hatipoğlu
09-22-2008, 22:21
yine cok guzel yazmıs,bu adamı cok sewıyorum gercek beşiktaş lı yazar bu işte macları bile kapalıda sol üstte seyredıyo helal olsun:(h5):

Volkan Kaya
09-23-2008, 11:20
cok guzel yazmıs cok begendım

Nuray Kurt
09-24-2008, 09:27
Parayı veren çalsın düdüğü

Modern hayat bir sürü şeyi, atasözlerini bile değiştiriyor. Hani ‘Parayı veren düdüğü çalar’dı! O söz şöyle olmuş; ‘Parayı alan düdüğü çalar.’
Kim alıyor parayı? Yayıncı kuruluş, kulüp.
Kim veriyor? Taraftar.
Nasıl veriyor? Maça giderek, televizyonda maç izlerken gösterilen reklamlardaki ürünleri alarak.
Peki kimin dediği oluyor? Satıcının.

Futbol öncelikle bir eğlence. Bütün oyunlar gibi onun da ilk vaadi, ‘oynarsan eğlenirsin.’ Eğlenmek için oyuna katılmak gerek. Beşiktaş taraftarı da eğlenmek istiyor. Çünkü, uzun süreden bu yana işler baştan iyi gidiyor gibi görünüyor. Ancak durum böyleyken, birileri huzuru bozacak işleri resmen icat ediyor. Biliyorsunuz, futbol taraftarsız oynandığında suyu olmayan ham ayva gibi, boğazı tıkayan, kupkuru bir oyundur.
Hafta sonu İnönü’de Antep maçına gittim. Çıktığımda saat 12’ye geliyordu (yazıyla yirmi dört). Arabam Taksim’de. Oradan Anadolu yakasındaki evime gitmem bilemediniz 20 dakika. Ki ev, Anadolu yakasının ilk semtlerinden birinde. Peki, özel arabası olmayıp uzakta oturanlar ne yapacak? Yanıt açık; toplu taşıma araçlarında gece yarısı sürünecekler.
Peki bu hafta oynanacak İstanbul Büyükşehir Belediye maçında durum nedir? Yine saat 21.45’te oynanacak maç. Ama bir farkla, insanlar maçı izlemek için ‘dünyanın öte ucu’ sayılan Olimpiyat Stadı’na gitmeye çalışacak. Hadi bir-iki saat önce yola çıkıp gittiler diyelim, nasıl dönecekler, kaçta dönecekler? Orası kimsenin umurunda değil.
Lafa geldi mi ‘Beşiktaş’ın haklarını yedirmeyiz’ diye televizyonlarda kendi taraftarına kuru propaganda yapan yönetim bir şeyler yapıyor mu, bilemiyorum. Sonuçta bildiğim şey şu ki; Beşiktaş’ın hakkı demek her şeyden önce o tribünlere giden insanların rahat ve huzurlu maç izlemelerini sağlamak demek. Maç bitimi evine nasıl döneceğini düşünen birinin tadı olur mu?

Adalet duygusu zedelenmiş toplumlarda, ‘toplumsal huzur’ açısından dikiş tutturmak güç oluyor.
Tribüne giden insanlara para uğruna olmayacak muameleleri reva görenler futbolun da ipini çekiyor.
Kombine satışlarında imzalanan sözleşmelerde taraftara ‘müşteri’ denir. Müşterisine bunu yapan yayıncı, kulüp, satıcı her kimse aslında alttan alta bir isyanı ateşlediğinin farkında mı, bilmiyorum. Bildiğim ve önerdiğim şey şu; şu maçı muassır medeniyet seviyesine ulaşmış toplumlarda olduğu gibi uygun bir saate alınsın. Alınsın ki, insanlar futboldan ve hayattan zevk alsın. Zevk alsın ki, kendilerini iyi hissedip, adam yerine konduklarını düşünsünler.

Fanatik

Bülent Girgin
10-09-2008, 08:44
http://foto.fanatik.com.tr/YazarlarYeni/CEM-DIZDAR.gifCem Dizdar

Kuşkusuz ki, Beşiktaş’ın bugünlere gelmesenin tek sorumlusu Yıldırım Demiören ve ekibidir. Bu ekibe, istifa etme erdemini gösteren Ertuğrul Sağlam’ı da katıyorum. Evet, Sağlam “adam”lık retoriği üzerine inşa etttiği bir konuşmayla, kahramanca sayılabilecek bir çıkış yaptı. Sayılabilecek diyorum, çünkü her akıllı insan gibi o da Beşiktaş’taki ömrünün bir mağlubiyetle sınırlı olduğunu biliyordu.
O her ne kadar “Ben başarılıyım” diyorsa da, sanırım bu fikre kendinden ve menajer Sinan Engin’den (!) başka kimse katılmıyordur. Evet, Beşiktaş’a kötü futbol oynattığı için gitti Ertuğrul Sağlam, yoksa ‘yerli hoca-yabancı hoca’ ikileminden değil. İstifa konuşmasında bu fikri vurgu yapması konuya ne kadar hakim olduğunu göstermesi açısından ibret vericiydi. O sözler ağzından çıkarken Tigana ve Del Bosque örneklerini hatırlayacak olan “adam gibi bir adam”ın yüzünün kızarması gerekirdi.
Kötü futbol oynatan ve ciddi hiçbir başarısı olmayan Sağlam’ın “kahramanca çıkışı” büyük ihtimalle önüne yeni kapılar açacaktır. Nasıl mı? Milli takımdaki yardımcı hocaların kariyerlerine bir göz atılırsa ne dediğim daha iyi anlaşılır. Öte yandan, haberler doğruysa Sinan Engin de istifa etmiş ama yönetim kurulu kabul etmemiş. Benim bildiğim istifa tek taraflıdır. Yine haberlere göre Sağlam’a da “Kal” denmiş, ama o Sinan Engin gibi yapmayıp “adam gibi adam”lık yaparak gitmeyi tercih etmiş. Bir düşünelim, Engin’in istifası neden kabul edilmemiştir acaba? Sanırım futbolu çok çok iyi bildiğinden olsa gerek. 4 Eylül gazetelerinden okuduğumuza göre Engin, kulüp yönetimine şöyle bir yol göstermiş; “Ben Ertuğrul Sağlam ile en az beş yıllık mukavele yapılmasını isterdim. Böyle bir anlaşma bence hem hocamız için hem de camiamız için tam anlamıyla bir güven ortamının oluşmasına neden olur.” Gelin görün ki yönetim bu değerli görüşe aldırış etmemiş. Okuduğum başka haberlerden bazı yorumlar yapacağım ama eminim ki Sinan Engin sonra çıkıp ağzından çıkmayan sözler üzerine yorum yaptığımı söyleyecek. Soruyorum, bu takım başarılı mı? Başarılı ise hoca ile neden 5 yıllık mukavele yapılmadı ve yerine neden hoca aranıyordu? Yok eğer takım başarısız ise, Sinan Engin neden görevde ve yeni gelecek hocaya takımla ilgili Ertuğrul Sağlam’a veremediği ne tür görüşler verecek?
Bir de şunu anlayamadım. Engin’in, “Demirören’le geldim Demirören’le giderim” demiş. Sanırım Demirören göreve geldiğinde kendisi halen devam etmekte olan bir pasaport davası nedeniyle Beşiktaş’ta değildi. Hatta göreve gelişi çok sonra olmuş, geldiği hafta tribüne pankartlar gerilmiş, taraftar Demirören’e “Sinan’ı da al git” diye bağırmıştı.. Yoksa ben yine mi yanılıyorum?

Bülent Girgin
10-18-2008, 11:02
http://foto.fanatik.com.tr/YazarlarYeni/CEM-DIZDAR.gifCem Dizdar


Geçenlerde kanallar arasında gezerken ntvspor’da Sergen Yalçın’a rastladım. Öfkeli ifadesiyle yabancı hocaların yararsızlığından, dünyanın parasını aldıklarından, Türk hocalara haksızlık yapıldığından dem vuruyordu. Artık kendisinin buna izin vermeyeceğini söyleyince, “Daha neler” diyerek kanalı değiştirdim. Yakın zamanda Ertuğrul Sağlam’dan önceleri de Yılmaz Vural’dan, türlü çeşitli hocalardan, televizyon yorumcularından duyduğum bu ‘sinik yabancı düşmanlığı’na dayanamadım çünkü.
Biliyorum ki, bilimin, bilginin vatanı, milliyeti, ırkı olmaz. Aspirini yutarken, Ferrari’ye binerken, x-ray’den geçerken, MR’a girerken kimse “Bu gavur icadı” demez.
Artık unutuldu, geçmişte ‘beyin göçü’ diye bir tartışma vardı. Biz “Bilimin vatanı olmaz” tezini savunanlar, sorunun bilim için yurt dışına gitmekte değil, egemenlerin elinde toplanan bilginin insanlığa yayılmıyor oluşunda, buna izin vermeyen dünya sisteminde olduğunu söylerdik. Hala aynı şeyi düşünüyorum.
Bu ‘yabancı hoca’ mızmızlanması, mızmızlananlar farkında olmasalar bile ‘yabancı düşmanlığı’nın yapı taşlarındandır. Kim bu ülkede oynanan futbola Brian Birch’ün, Jupp Derwall’in, Gordon Milne’in katkılarını inkar edebilir?
Ya, bu ülke kimliğini taşıyan hocaların büyük bölümünün kendini geliştiremiyor, futbola yenilik getiremiyor oluşuna kim itiraz edebilir. Bilimsel gelişmeler, tıp biliminin yeni olanakları ışığında yeni antrenman programları uygulayan kaç hocası var bu ülkenin? Yeni ve farklı maç stratejileri geliştiren kaç ‘yerli hocası’?
Bu cehalet dolu bakış yüzünden, “Hoca değil” diyerek neredeyse arkalarına teneke bağlanıp gönderilen ‘yabancı hoca’ları hangi önemli takımların başında gördüğümüzü bir hatırlayın bakalım..
Bütün bunları Sergen Yalçın gibi bir ‘idman kaçkını’nın ağzından duymak daha da komik kaçıyor. Lucescu’yu ‘yabancı’ saymıyor olsa gerek, ondan övgüyle söz ediyor Yalçın. Müthiş yeteneğini futbolculuk kariyeri boyunca yarım sezonu geçmeyecek maç sayısıyla sınırlı tutan, futbolcuyken gazeteci ve yorumculara ‘sallama’ konusunda en az oyunculuğu kadar maharetli olan Yalçın’ın şimdilerde masanın öte yanından söyledikleri de ayrıca ibret verici...
Bu ‘yabancı hoca’ alerjisi taşıyanlar nedendir bilinmez ‘yerlilerin’ ateşi attığı takımları küme düşmekten kurtaran Saffet Susiç, Gigi Multescu, Milorad Mitroviç gibi hocalardan da hiç bahsetmezler öte yandan.
‘Yabancı’ya itiraz edeceğim derken çoğunlukla ağızdan çıkanı kulak duymaz. Milliyetçi söylemin insanı götüreceği yerleri tahmin edebilmek için insanlık tarihinin en dramatik, en dehşet verici zamanlarını hatırlamak gerek. Tarih bu dilin ön ayak olduğu acılarla doludur. Faşizm, nasyonal sosyalizm, ırkçılık hep ‘öteki düşmanlığı’ üzerinden şekillenmedi mi?

Bülent Girgin
10-18-2008, 11:10
"Aspirini yutarken, Ferrari’ye binerken, x-ray’den geçerken, MR’a girerken kimse “Bu gavur icadı” demez."

bu listeyi uzatabilirizde aslinda ama sayfalar yetmez yazmaya.

Bülent Girgin
12-04-2008, 08:18
http://foto.fanatik.com.tr/YazarlarYeni/CEM-DIZDAR.gifCem Dizdar

Biraz Sky Türk’teki ‘Karşı Saha’da anlatmaya çalıştım düşündüklerimi ama en iyi özetleyen -elbette tersinden ve tam da korktuğumu belirttiğim yerden- yine Erman Toroğlu oldu.
Lincoln’ün Hacettepe maçında top sektirmesine ilişkin değerlendirmeler, bilinçaltımızda yuvalanmış vahşiyi, faşizmi küt diye koydu yine önümüze. Futbol, yine aynayı tuttu suratımıza, iki yüzlü ahlakımıza...
Lincoln’ü, başta Ahmet Çakar olmak üzere, futbolun resmi ve hakim dilini savunan hemen herkes ahlaksızlık, terbiyesizlikle suçlarken, Toroğlu önceki gün Hürriyet’te gidebileceği kadar ileri gitti. Forvet oyuncularını küstah olmamaları, terbiyesizlik yapmamaları konusunda uyarırken, futbolculuk günleri hatırına düşmüş olmalı ki, defans oyuncularının cin gibi olduklarını hatırlatıp, ‘gereğini yapacakları’nı söyledi. Yani bana göre dedi ki; “Aralarından Hrant Dink’i (Casio Lincoln) ensesinden kurşunlayacak bir Ogün Samast mutlaka çıkacaktır.”
Ona ve benzerlerine göre, Brezilyalı Lincoln bizim anonimimize uymakla yükümlüydü. Yani... Burada top oynuyorsan müslüman, Türk ve sünni gibi sevinmeli, o kimlik gibi eğlenmeli, o kimlik gibi yemeli içmeli, o kimlik gibi düşünmelisin. Alevi, Kürt, Hıristiyan, ateist, Ermeni, Rum, komünist, liberal ya da benim gibi olmayan her kimsen, o zaman kırarım bacağını, sıkarım kafana! Bu ülkede başka türlü eğlenemez, başka türlü düşünemez, benim ahlak diye bellettiğim dışında davranamazsın.
“Bir futbolcu bir ülkeye gidiyorsa oranın şartlarına uymaya mecburdur. Zaten ya uyar. Ya da onu uydururlar.” Aynen böyle, “Kodumu oturturlar adamı” diyor Toroğlu.
Kalabalıkların yanlış kodlanmış hassasiyetleri kaşındığında “Valla, tam düşündüğüm gibi konuştu” diyeceklerini bildikleri için bu kadar cesurlar.
Hepimizi ‘hakem hataları masalı’yla oyalayıp, futbolu iki yanlış çalınmış düdük, üç yanlış kaldırılmış bayrağa, dıgırık bir ‘piero’ya indirgeyenleri konuşuyorsak bütün hafta boyu, bu aklımızı, hafızamızı ve vicdanımızı günden güne kaybettiğimizdendir.
Haftada 120 çocuk yakınlarınca cinsel istismara uğradığı gerekçesiyle ‘resmen’ Adli Tıp’a giderken gıkı çıkmayan iki yüzlü kalabalık, ‘buralı’ olmayan ve sadece eğlenmeye, işini yapmaya çalışan biri üzerinden kirli vicdanını temize çekmeye çalışıyor. Onu, Lincoln’ü ahlaksızlıkla suçlarken, içlerinden bazıları da “vur emri” çıkartabiliyor.
Sevgisiz bir umursamazlık hayatımızı kuşatırken, vahşi ve imha edici bir hayatı savunanlardan gözlerimizi ayıramıyorsak, ne futbol ne de hayat üzerine yeni bir şey umut edebiliriz. Ne diyordu Adorno; “Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz...”
Çok karamsar ve öfkeli oldu yazı, biliyorum. Ama Lincoln, bir kazaya uğrarsa her şey daha karamsar olacak, onu da biliyorum. Gonca Özmen’in bir şiirinden bir bölümle bitireyim de, yazının tadı tuzu bir parça yerine gelsin bari; “Bir yağmuru koymak var bir sabahın yanına/Bir yağmuru şimdi üzgün boynuna/Nehirlerin dinlediği seslerdik/İçimizden sular geçti/İçimizden sessizlikler, dalgınlıklar/Baktık acımız bir perde/Kapattık...”

Arda Hatipoğlu
12-04-2008, 08:27
ben lincolnun yaptıklıgını terbıyesızlık olarak gormuyorum,adamlarda kalmasaydı 9 kişi istedıgını yapar topla sahanın içinde o zaman c.ronladoyuda eleştirelim..

Mehmet Erhan
12-04-2008, 08:51
ben lincolnun yaptıklıgını terbıyesızlık olarak gormuyorum,adamlarda kalmasaydı 9 kişi istedıgını yapar topla sahanın içinde o zaman c.ronladoyuda eleştirelim..

sana katılıyorum arda...bence de bunda büyütülecek bir olay yok...ya adam önü boşken yapmış işte bir hareket... avrupada olmuyor mu sanki bu tip şeyler...o zaman dediğin gibi c.ronaldoyu asalım biz...

Onur Aksu
12-04-2008, 09:16
cem dizdar beşiktaşımızın ozanı.allah başımızdan eksik etmesin hele bu kolpa basın düzeninde...

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:35
'Semtimiz insan semti'

Orta yaşı aştıktan sonra insan bir kıyı kasabasına kaçma hayalleri kurar. Adı ‘kafa dinlemektir’ bunun. Nedeni, modern hayatın insanı kendisine yabancılaştırmasıdır ve herkes içindeki ‘o iyi yanı’ aramaya koyulur hayatının sonuna doğru.
Oysa başta, o iyi yanımız bizimleydi. Mahalledeydik.. Bize benzeyen insanlarla birlikteydik.
Kent büyüdü, iş yürüdü. Aslında ihtiyacımız olmayan ama bize ihtiyaç olarak belletilen şeyler aklımızı ve ruhumuzu teslim aldı. Kapı komşumuzla selamlaşmak bile muhteşem bir olaya dönüştü. Bu ihtiyacı tespit eden kurnaz müteahhitler de, ‘eskiye dönüş’ diyerek mahalle ve kasaba adı altında siteler inşaa etti hemen. Ama o siteler birer suretti oysa, aslı çoktan kaybedilmişti.
Taşradan gelmiş biri olarak buna hiç inanmıyordum ama çoktandır gözümle de görmemiştim. Dün gece gördüm.. Beşiktaş’ta, Abbasağa Parkı’nda, ‘Ezginin Günlüğü’nü dinlerken...
Üniversiteden ve tribünden arkadaşım Hayati Kurt çağırdı. Beşiktaş Belediyesi bu yaz bütün parkları, bizim eski ‘çay bahçeleri’ne çevirmiş...
Bütün mahalle inmiş aşağıya, Abbasağa Parkı’na... Uzun saçlı, kısa kollu gençler... Başörtülü yaşlı teyzeler, ayağı terlikli dedeler, kadınlar erkekler... Üzerinde insanların uzandığı çimler, insanları konuk etmenin keyfiyle daha bir yeşil. Ortalıkta çocuklar koşturuyor ellerinde mısır patlaklarıyla. Çocuk arabalarındaki bebekler kucaklara alınmış...
Son zamanlarda yüz çizgileri bu kadar memnun, bu kadar kadar umutlu çok sayıda insanı bir arada görmemiştim. Herkes aynı mahalleden olmanın, aynı duyguyu paylaşmanın, aynı eğlenceye katılmanın keyif içinde...
Beşiktaş’ı Beşiktaş yapanın tam da bu olduğunu konuştuk kendi aramızda çim üstünde biraları yudumlarken. Beşiktaş’ı sadece bir futbol takımı olmaktan öte bir şey haline getirenin ona renginin veren bu mahaller olduğunu, dostluk olduğunu, arkadaşlık olduğunu, dayanışma olduğunu konuştuk...
“Mahalle öldü” diyenlere inanmamıştık ya hiçbir zaman, kentsel dönüşüm projeleriyle aslında yapılmak istenenin tam da bu olduğunu, Beşiktaş’ı, Abbasağa’yı, Şenlikdede’yi bu nedenle gözlerine kestirdiklerini, mahalleyi öldürüp, mahalleliyi kent dışındaki sitelere kovup, Boğaz’ın kenarındaki bu semte kurulmayı planladıklarını da konuştuk...
Öyle kaptırdık ki kendimizi Abbasağa’ya, Adnan’la ikimiz devamında çöktüğümüz ‘Canım Ciğerim’de “Buraya mı taşınsak acaba?” diye fikirler uçuşturduk... Hayati’den Bülent’ten bize ev bakmalarını istedik.
Her Beşiktaşlı Beşiktaş’ı tutmak için onlarca neden sayılabilir elbette, ama dün gece Abbasağa’da gördüklerimiz, yaşadıklarımız, bize yaşatılanlar bile yeter Beşiktaşlı olmaya...
Bir kere daha anladık ki parkta dinlediğimiz Ezginin Günlüğü şarkısındaki gibi hayatımız; “Eksik bir şey mi var hayatımda?/Gözlerim neden sık sık dalıyor/ Eksik bir şey mi var hayatımda? /Gökyüzü bazen ciğerime doluyor.."

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:36
Sana sade çok yakışıyor

Yeni sezon için şimdilik üç forma çıktı podyuma. Konuştuğum herkesin ortak kanaati ikisinin ‘giyilemez’ biçimde rüküş olduğu yönündeydi. Gerçi Hakan Aksoy -ki kendisini yönetici saymam daha çok kendim gibi görürüm- formalar tasarlanırken “Atatürk’ün ve Baba Hakkı’nın kazağı” gibi simgesel anlamlardan yola çıkıldığını söylemiş ama Beşiktaş’a, Beşiktaşlı’ya uygun bir başka yol da pekala bulunabilirdi.
Bilinir... Ben, bu ‘alım-satım, üretim/tüketim’ denkleminin futbolun ruhunu yok ettiğini, ‘oyun’u ticari bir faaliyete dönüştürdüğünü, halka ait olanı gözü dönmüş piyasacıların emrine vererek ondan maksimum kar elde etmek için her türlü hokkabazlığa yol verildiğini, ‘iş’e dönüşen oyunun insanı kendine ait olana yabancılaştırdığını ve bu bağlamda futbolun insani yönünü öldürdüğünü savunurum.
Bunlar benim ‘elde var bir’lerimdir... Ve bilinir dediğim dediktir!
Yine de yöneticiler en azından şu forma işinde başka türlü davranabilir, sık sık dile getirdikleri “Biz Beşiktaşlıyız, farklıyız” iddiasını sahici kılmak için farklı bir yöntem arayabilirlerdi.
Örneğin, “Ben yaptım oldu” yerine, internette 20-30 tasarımı taraftarın ‘oy’una sunabilir, diyelim ki en çok oy alan 10 forma arasından artık kaç tanesi tercih edilmesi gerekiyorsa onları seçebilirlerdi. Böylece en azından bir ‘demokratik yönetici’ portresi yaratılmış ve o hep sözü edilen “Biz farklıyız”a bir anlam katılmış olurdu.
Dahası şu bile düşünülebilinirdi; Beşiktaş taraftar sitelerine bir çağrıda bulunulur, onların forma önerileri de forma anlaşmasının yapıldığı firmaya iletilir, böylece ‘farklılık’ konusunda daha da ileri gidilirdi.
Bunlar zor ve yapılamaz şeyler değil, yeter ki niyet edilseydi...
Konuştuğum Beşiktaşlılar’ın çoğu formaları ‘çirkin’ bulduğuna göre bu işte bir gariplik olduğu kesin. O nedenle en azından ‘kartal pençesi’ diye sunulan çizgili beyaz ile baklava dilimli formadan vazgeçilmesi bile eleştirilere kayıtsız kalınmadığı, taraftarın aklının da ciddiye alındığının gösterilmesi bakımından yerinde olur.
Bilinir ki Beşiktaş’a yakışan sadeliktir, ağırlıktır...

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:37
Üzerimden eksilmesin!..

Futbol sevgisi tarihle, simgelerle, renklerle büyüyüp geliştiğinden takımlar da doğadan ya da tarihsel olaylardan simgeler seçerler kendilerine çoğunlukla. Taraftar için de bu renkler, simgeler önemlidir. Örneğin, Beşiktaş malum, siyah-beyazdır, kara kartaldır...
Bir kaç mail almış ama üzerinde o denli durmamıştım, ta ki önceki gün semte, Babalık’ta bir arkadaşla buluşmaya gittiğim güne kadar.
Bakışları biraz üzgün, biraz şaşkın, bir parça da öfkeli duran genç bir arkadaş çevirdi yolumu; “Abi kapalının tavanı boydan boya Telekom reklamı olmuş. Arada bir iki siyah bant var o kadar. İnönü’ye ilk girişte göze çarpan renk ise mavi ve beyaz... Olur mu böyle şey?”
Günümüzde reklamsız, sponsorsuz bir hayat düşünemiyor kimse biliyorum. Tartışırım, iyi de tartışırım ama işin bu yanını tartışmayacağım bugün.
Genç arkadaşı dinlerken Barcelona geldi aklıma, bir dönem formasının arasına incecik bir beyaz çizgi konuldu, o çizgi Real Madrid çağrışımı yapıyor diye yer yerinden oynamıştı.
Şimdi... Benim açık mavi-koyu mavi renklere hiç itirazım olmaz. Kalbimin bir yanı çocukluğumdan bu yana Samsun Demirspor için attığından bütün Demirsporları severim. Hala hafta sonu Adana Demirspor’un ne yaptığını merak eder, maç sonucuna bakarım.
Ama burası Dolmabahçe, burası İnönü, renkleri de malum. En sevdiğim ve her söylendiğinde katıldığım “Gün Doğdu” marşının bir bölümünde söylediğimiz gibi “Üzerimden eksilmesin bayrağımın gölgesi” sözü taraftar için önemlidir.
İnsanların tepelerinde başka renkler bulunmasını istememelerini, buna itiraz etmelerini, edebileceklerini de düşünmek gerekir.
Düşünüyorum da, tavana reklamı alırken, siyah-beyaz çağrışım yapacak bir şeyler düşünülemez miydi? Diyelim ki sürekli siyahlar giyen Telekom’un eğlenceli yüzü Cem Yılmaz’ın ‘kara’lığından, ‘beyaz’lığından Beşiktaş tribününe özel bir şeyler bulamaz mıydı, yaratıcı reklam dünyası? En azından tribüne giden çocukların sükut-u hayale uğrayabilecekleri düşünülemez miydi?
Hafızası güçsüzdür ülkemizin. Geçen yılı, “Sezon biter bitmez kazmayı vuruyoruz, stadı yıkacağız” türünden ham hayallerle kapatanlar, hiç bir şeyi bilmiyorlarsa şampiyonluğun ardından her şeyin unutulacağını biliyordu elbette. Taraftarının Beşiktaş’ı algılama, onu yaşama biçimi üzerine ciddi anlamda neler düşündüğünü, hissettiğini kavrayamayanlardan tribüne gidecek çocukların olası kederlerini anlamaları da beklenemez doğal olarak.
“Ben yaptım oldu” anlayışı yerine bir parça kendinden olanı anlama gayreti her şeyin daha doğruya yakın biçimde hallolmasına yol açacakken, stadı bir Demirspor stadına çevirip sonra da “Biz ötekilere benzemeyiz” türünden tiratlar atmak, hem iyi olmuyor hem de artık kimse bu dile itibar etmiyor...

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:39
Tribündeki çocuklara kulak vermek gerek

Kavramların yalan yanlış kullanıldığı bir ülkede yaşadığımız malum. İşte ‘ideoloji’ de bu yanlış kullanılan kavramlardan biri. Herkes kendine göre dolduruyor tanımın içini. Biliyorsunuz, artık ‘ideolojik’ bulunan pankartlar statlara sokulmayacak. Bu kararı alanlarla ‘ideoloji’nin ne olduğunu ne olmadığını ayrıca tartışırız da, bildiklerini hiç sanmıyorum. Onlara kalsa toplumdaki bir aksaklığa itiraz eden, iktidarların karşısında olan her şey ideolojik. Çevrecilik ideolojik, insan hakları savunuculuğu ideolojik! Suların akmadığı, şehri pislik bastığı ya da bir yakınları kayıp olduğu zaman görmek gerekir ‘ideolojiyi’ ya, konumuz İnönü Stadı ile ilgili bugün.


http://img41.imageshack.us/img41/8488/fft30mm701957.jpg
İstanbul’a yapılması planlanan üçüncü köprüye itiraz eden bir grup Beşiktaşlı bir pankart hazırlıyor ve bu pankart son Gaziantep maçında içeri alınmıyor. Ne yazıyor pankartta; “Üçüncü köprü olsan üstünden geçmem İstanbul.” Çevreciler, mimarlar, şehir plancıları toplanmış bir üçüncü köprünün İstanbul’u mahvetmek anlamına geldiğini söylüyor. Fakat ‘büyüklerimiz’ tribüne giden çocukların kendi hayatlarına ve şehirdeki insanların hayatlarına sahip çıkmaya çalışmasını ideolojik buluyor nedense. Nedir burada ideolojik olan? Nedir yanlış olan? Çocukların hayatlarımıza sahip çıkma duyarlılığı göstermesi mi? Bu şehirde ve bu ülkede yaşayan insanları önemsemeleri mi ideolojik? Bu çocuklar sahip çıkmazsa bu ülkede yanlış olana, kötü gidene kimin çocuğu sahip çıksın istiyoruz? Onları yasaklamakla değil kulak vermekle, ne dediklerini anlamaya çalışmakla düzeltiriz hayatımızı da dünyayı da...

Hesap lütfen diyen yok ki’
Gaziantepspor Başkanı İbrahim Kızıl, “Rodrigo Tabata transferi için kimseye hesap vermem” demiş. Haklı elbette. Sorun hesap vermekte değil zaten, sormakta... Hesabı soracak olan Federasyon ve Maliye ‘uyuyunca’, İbrahim Kızıl da rahat rahat koyuyor postasını hepimize...

Beşiktaş Camiası’ndan biri değilim!’
Beni Beşiktaş’a sahip çıkmamakla suçlayan demeyeyim, ama eleştiren arkadaşım Orhan Yıldırım’a hatırlatmak isterim ki, sapla samanı karıştırıyor. ‘Yanlış örnek, örnek değildir’ bilinir. Hüseyin Cimşir’in bedavaya gitmesi ya da Mehmet Topuz’un Fenerbahçe’ye transferi Beşiktaş’ın iyi yönetildiğini değil, Fenerbahçe ile Trabzon’un da doğru yönetilmediğini gösterir. Bir kere daha hatırlatayım, ben bu ‘Beşiktaş Camiası’ denen şeye dahil değilim. Beşiktaşlı’yım, kendimce iyi de Beşiktaşlı’yım, ama ‘camia’dan değilim. Haliyle yanlışı görmezlikten gelemem. Tabata iyi oyuncu olabilir, ama transferi dramdır. Hakem meselesine gelince... İşler kötü giderken herkes ‘hakem hatası’ görür. Vardır da! Ama ben öteki takıma ya da hakeme değil, bizim takıma ve futbola bakmayı tercih ederim.

Oku okut! Four Four Two
Çok konuşan, az okuyan insanlar ülkesinde zihin açıcı röportajlar, futbolcuların insan yönlerini anlatan yazılar ve fotoğrafların bulunduğu ‘Four Four Two’dan çok şey kaptığımı, okuyanın da çok şey kapacağını söyler, gözümüzü kırpmadan alabileceğimiz bir dergi olduğuna kalıbımı basarım.

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:39
Futbolcunun teri taraftarın vicdanı
Birçok konuda olduğu gibi futbol konusunda da kafalar çok karışık. Bu kafa karışıklığı eğlenirken de, öfkelenirken de olur olmaz biçimde ortaya çıkabiliyor. Kafası karışık olanların hedeflerine koyduğu kişi-kişiler de ‘gerçek hedef’le ilgisiz olabiliyor.
Hazırlık maçında, Rodrigo Tabata için Beşiktaş tribününde yapılan küfürlü tezahüratı Mustafa Denizli, “Çocuklar kendi aralarında eğlence yapmış. Tabata zaten anlamamıştır bile!” diye değerlendirirken anlayışlı, babacan bir tavır göstermiş.
Ülkedeki tribünlerin ortalama dili düşünüldüğünde ortada şaşılacak bir durum da yok gibi görünüyor. Ancak yine de, bu saçma sapan ‘eğlence olmayan eğlence’ üzerine düşünmek, gözden kaçanı ele geçirmek açısından önemli diye düşünüyorum.
Profesyonel futbolun transfer anlayışıyla ilgili eleştirilerimi saklı tutarak söylersem, taraftarın pahalı oyuncuya sırf kazandığı para üzerinden gösterdiği tepkiyi öteden beri anlayamam. Oyuncunun futbol eğlencesine katkısıyla aldığı para arasında doğru orantı olacak diye bir kural olmadığını ortalama bir futbol izleyicisi bilir. Bilir ama yine de buna uygun davranmaz Tabata örneğinde olduğu gibi. Kaldı ki, bahsi geçen paranın Tabata’yla bir ilgisi yoktur. O para iki -sonradan üç olduğu ortaya çıktı- kulüp yöneticileri arasındaki bir alışveriştir.

Eğer bir duruma itiraz edeceksek, bu itiraz kaç yıldır irrasyonel bir transfer politikası izleyenlere yöneltilmelidir. Komik olduğu düşünülerek, biz eğlenelim diye sahada ter dökecek oyuncuya bu nedenle küfür etmek saçmalıktan öte bir şey değildir.
Bu ülkede ‘tribün kültürü’nden bahsedeceksek eğer bu, doğru ve yaratıcı bir eğlenceyle, doğru özne/lere yöneltilmiş itirazla mümkün olacaktır. Tabata’ya onca parayı sayana itiraz etmeyip, itirazımızı oyuncuya yöneltirsek bunun bizim eğlencemize ne gibi katkısı olur? Sonuçta çıkıp oynayacak olan o oyuncu, onu izleyecek olan da biziz. Bize ne, onun kaç para aldığından?

“Profesyonel futbol, dünyanın aynası” diyor Eduardo Galeano ve devam ediyor; “kazanmak için oynanıyor, keyif almak için değil ve giderlerin hesabı, dünya futbolunu yöneten bürokratların bu faydasız hayali manevralarıyla alay ediyor.”
Biz oyundan, bu oyunun daha eğlenceli olmasından söz edeceksek itiraz edeceğimiz insanlar futbolcular, hakemler değil oyunu para etrafında kurgulayarak oyun olmaktan çıkaran, onu bir ‘iş’e döndürmeye çalışanlar olmalıdır.

Profesyonel futbolun kafalarımızı karıştıran tuzağına düşmemek için, her konuda olduğu gibi futbol için de akıl ve vicdanın rehberliğinde yolculuk etmek insanlığın selametinedir. Galeano’yla bitireyim; “Neyse ki futbol profesyonel futboldan ibaret değil. Topun hala neşeyle yuvarlandığını görmek için sokaklara, plajlara, küçük arsalara çıkmak yeter.”

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:40
Messi ile Arda niye 'mantarladı'?

Futbol sadece ‘iyi futbolcu’yla oynanan bir oyun olsa, bugün Armando Diego Maradona ile Fatih Terim’in yüzünde güller açıyor olacaktı. Çünkü, Arjantin Milli Takımı’nda ‘yılın futbolcusu’ Lionel Messi, Türk Milli Takımı’nda ‘yılın futbolcusu’ Arda Turan vardı. Sadece ikisi olsa, yine anlaşılırdı. Messi’nin oynadığı takımda ayrıca Fernando Gago, Javier Zanetti, Javier Mascherano, Sergio Aguero da vardı. Arda’lı Milli Takım da ise Emre, Tuncay, Semih, Hamit, Servet gibi birbirinden önemli oyuncular.

Evet, iyi futbolcu insanı izlerken büyülüyor, doğru. Haşin görünüşlü teknik adamlar, futbolcu üzerinde daha çok çaba sarf etmeleri için olumlu etki yapabiliyor, bu da doğru. Bir ülke için bir teknik adam ‘ilahi’ bir varlık gibi algılanabiliyor, eyvallah.. Ama bütün bunlar ‘kazanmak’ için her zaman yeterli olmuyor. Çünkü, iyi oyuncu kadar hatta ondan daha da fazla ihtiyaç olan şey, takım olabilmekten geçiyor. Bu da, iyi teknik adam işi. İyi teknik adam olabilmenin ölçüsü iyi futbolcu seçmek elbette. Ama daha da önemlisi iyi bir ‘takım oluşturabilmek...’

Bu yazarı okuyanlar bunları okumaktan sıkıldı belki ama Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’daki ‘Torba Suat’ repliğini hem futbol hem de hayat için ısrarla yinelemekte sonsuz yarar var; “İstediğin kadar yetenekli ol! İyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın!.. Hayaaaat, futbola fena halde benzer... Neymiş?..”

Saracoğlu kale arkası çok pahalı
Fenerbahçeli arkadaşlar, kale arkası tribününün 55 lira olmasından dertliler. Haklılar, ‘kale arkası’na gidecek sınıftan insanlar için çok para. Eşitsiz olan hayat zaten zayıfa, güçsüze, yoksula daha acımasız. Eğlencede bile. “Parası olmayan maçı kahvede izlesin” demek iyi durmuyor. “Yatırım yaptık, nereden çıkaracağız parayı” diye sormak, “Hem transfer diyorsunuz, hem üç kuruş olsun istiyorsunuz?” demek de... Futbolcu pahalandıkça stada ancak ‘cebi paralılar’ girebilecekse, ‘cebi delik’ olan o oyuncuyu, ha tuttuğu takımın formasıyla ha başka formayla televizyondan izleyecekse, onun için ne fark edecek? Fenerbahçe yönetimi en azından ‘kale arkası’ biletlerde makul bir fiyat belirlemeli derim. Unutmamak gerek ki, “Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban..”

Hayat fena halde futbola benziyor!
İstanbul ve Tekirdağ’da iki gün içinde 32 insanın ‘öldürülmesi’nden sonra yapılan açıklamaları okuyup, dinlemişsinizdir. Haniyse suçu Tanrı’ya atacak kadar pervasızlaşan dili. “Doğayla savaşılmaz” türünden üst perde akıl vermeleri. Bu felaket değildi, planlı bir kıyametti. Dere yataklarını doymak bilmez para hırsı nedeniyle imara açanlar, hukuka karşı yürümenin bin bir yolunu bulanlar, buna izleyici kalanların elbirliğiyle oluşturduğu kıyamet. Siz “Bu ölümlerde benim de sorumluluğum var” türünden konuşmaya yaklaşan birini duydunuz mu? ‘İstifa müessesesi’nin kapısını aralamaya niyetli birini? Burada konumuz genellikle futbol oluyor ya, alın bu yaklaşımı takımınızı yönetenlere uygulayın. Ne kadar birbirlerine benziyorlar değil mi? Ne de olsa aynı ülkenin yöneticisi hepsi. Biz de aynı ülkenin yönetileni. Sahi suç kimde? Bir konuşalım isterseniz...

BİR KİTAP / Kırmızı Beyaz Siyah
Yeminle benim de yazım var diye söylemiyorum. Gerçi iyi yazmışım geçmişimi, doğup büyüdüğüm şehri ama yazıların çoğu benimkinden daha iyi, daha doyurucu. Mehmet Yılmaz’ın derlediği ‘Samsunspor’ kitabında futbola, hayata ve bu ülkeye dair çok şey bulacaksınız, emin olun...

BİR İNSAN / İsmail Köybaşı
İdmanını yaptıranlar da, idmanları izleyenler de İsmail Köybaşı’nın çok yetenekli olduğunu söylüyor. Fatih Terim’in en kritik maçta en önemli hamlelerinden biri olması da durumu teyit ediyor. Bu ülkede iyi başlayıp vasat bitiren çok adam gördük. Ahmed Arif kılavuzu olsun isterim; “Bir umudun sende / Anlıyor musun?”

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:41
Cisse'nin hayatı ve eserleri!

Futbol basit oyundur” derler. Doğrudur. Ama bir şey atlanır, esasen zor alan ‘basit’tir. Erkin Koray bir gün bir barda çalan yetenekli genç kadın müzisyeni dinlemeye gitmiş. Gitarı gayet başarılı çalan genç kadın iki-üç parçadan sonra sahneden inip Koray’a yaklaşarak, “Nasıl çalıyorum ama Baba” demiş. “Çok iyi” demiş Koray. Hakikaten de iyi çalıyormuş. Derken iki-üç parça sonra aynı şey tekrar edince, Erkin Baba çakmış mideye kroşeyi; “İyi çalıyorsun, ama benim çaldığımı çalamazsın.”

Futbol da biraz böyle, kimse öteki gibi oynayamıyor ve genellikle basit oynayanlar sevilmeyen, hakir görülen oyuncular oluyor. Oysa futbolun yükünü, ağırlığını o basit oynamak zorunda olan orta sahalar çekiyor.
Korkarım, basit ve sade oynadığı için şimdilerde Fenerbahçe’de oynayan Cristian Baroni, geçmişte Maldonado’nun gördüğü muameleyi görecek yakında...

Beşiktaş’ta da benzer bir isim Eduard Cisse aynı akıbete uğradı... Basit, sade, işini yapmaya dönük oynayan Cisse’ye hocalar da dahil kimse ısınamadı. Ta ki Fabian Ernst’le birlikte oynayana kadar. İşte tam o dönemde Ernst’in varlığıyla birlikte, aslında o zamana kadar gayet sönük bir futbolcu gibi görünen Cisse bir yıldız gibi parladı. Evet, Beşiktaş’ın şampiyonluğunda Tello’nun ve Yusuf’un ‘patlamalı’ futbolunun katkısı da çok büyüktü. Fakat Ernst’in varlığıyla birlikte aklını, yeteneğini alabildiğine oyuna koyan Cisse’nin katkısı, sanırım en az onlar kadar değerliydi. Biraz ‘gamsız’ görünse de, soğuk, sakin, dengeli tarzıyla şimdilerde Beşiktaş’ın çok ihtiyacı olan biri gibi durmuyor mu Cisse? Bizim işimiz kolay... Maç bittikten sonra konuşuyoruz. Ne var ki, bizi bir teknik direktörden ayıran şey de bu, bizim sonradan gördüğümüzü o önceden görmek zorunda olduğu için koltuklarımız ayrı... Mustafa Denizli’nin de dost sohbetlerinde hayıflandığı bir isimmiş Cisse okuduğum kadarıyla... O nedenle takımımızda oynayan ve işini yapmaya çalışan her oyuncuya ‘ilerlemesi’ için katkı yapmak, bizim mutluluğumuz için onun kendi yıldızını parlatmasına destek vermek, ona yeni fırsatlar tanımak gerek, değil mi?


********

Evet! ‘Irkçılığa Hayır’
Manchester United maçında UEFA yetkililerinin İnönü’ye astırtmadığı pankartlardan birinde ‘No Racism’ yazıyordu. ‘Irkçılığa Hayır’ diyen bu pankartın içeri alınmama gerekçesi pankartın dibine atılan ‘Çarşı’ imzasındaki ‘A’ harfiydi. Tuhaf... Irkçılığın en ağır gadrine uğrayan coğrafyadan gelen birileri ‘Irkçılığa Hayır’ demeyi bir ‘A’ harfi nedeniyle ‘uygunsuz’ buluyor. Bu pankartın içeri alınmaması bile futbolu ve hayatımızı kimlerin yönettiğini göstermesi açısından ibret verici, değil mi? “Futbola siyaset sokmayacağız” safsatası altında buz gibi siyaset yapanlar her fırsatta gözlerimizi bağlamak için ardımız sıra koşturuyor. Onlara inat tribüne gerilemeyen pankartı kendi meşrebimce buraya geriyorum; ‘IRKÇILIĞA HAYIR/ NO RACISM...’

********

Tolunay Kafkas’ın ‘geri’ futbolu!
Beşiktaş’ın oynadığı son Kayseri maçı kimseye değilse en azından bana gösterdi ki, bu ülkede futbol oynamaya çalışmamak bir marifet sayılıyor. Tamam, Beşiktaş iyi oynayamıyor, kabul... Ya maçlarını, memlekete yapılan en son ve en modern statta oynayan Kayserispor, onlar neden oynamıyor? Koca bir ikinci devrenin neresinden baksanız yarıya yakınını yerde yatarak geçiren ve oyunu oynayarak değil, oynamayarak soğutmaya gayret eden bir takımın maçını izlemeye neden gitsin Kayserili? Evet, oynamadan da kazanılır bazen, ama bu modeli tercih edenlerin esasen yapmak istedikleri ‘kaybetmemektir.’ Bendeki imgesi her zaman iyi ve ileri olan Tolunay Kafkas’ın bu tercihinin, futbolu da, hayatı da ‘geri’ye mahkum ettiğini düşünüyorum. Sanırım yanılmıyorum.

********

OKU OKUT! Hemen başla!
Bir hesaba göre memlekette 13 bin antrenör, 700’e yakın da teknik direktör var. Sürekli futbol oynanıp, futbol konuşulan bu ülkede gezegenin en şöhretli hocalarından Jose Mourinho ile ilgili çıkan iki kitap 2000 adet satabilmiş değil. Okumayan, araştırmayan, kendini geliştirmeyen bu ‘hoca ordusu’nun oynatacağı futbol üzerine kafayı ellerin arasına alıp epey bir düşünmek gerek...

********

Mekan; ÇADIR Sahne; KIRIKA
Geçer girmezdim Beşiktaş’taki Çadır’a... Ses düzeni biraz problemli, ama sahnede KIRIKA var, tam takım. 10 numaraları Salih Nazım Peker’in kaptanlığında Yunan iki yabancı oyuncusuyla 7 kişilik KIRIKA, zeybeklerle rebetikolara verkaç yaptırarak gol arıyordu. Ben de kadeh elimde “KIRIKA Gol Gol Gol” diye tezahürattaydım. Afişlerini gördüğünüz yerde girip dinlemeniz, ruhsal menfaatiniz icabıdır.

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 20:42
Aynen öyle ah cisse ah be..

Ertürk Yıldırım
10-15-2009, 08:24
'Kuru temizlemeci'!

Yıldırım Demirören'in yanıt vermesi gereken sorular ortada durmaktadır.
Biraz tarih bilenler dünyanın ‘insan temizliği’ işinden çok çektiğini de bilir. Kendinden olmayanı imha etmek, eski bir ‘insan geleneğidir’. Hayvanlar aleminde ‘imha yoktur’, yaşamak için gerektiği kadar avlanmak vardır.

Anlaşılıyor ki, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören de soyunmuş ‘temizlik’ işine. Oysa, Denizlispor maçında yaşanan rezaletin ardından henüz ağzından derli toplu bir açıklama duyamadık. Bu konuda ağzını ilk açtığında ‘temizlik’ten söz etmesi pek manidardır. ‘Temizlik’ten söz ettiği kalabalık, tam da ‘Kartalcell’ markasının reklamını yaparken gösterilen tribünlerdir, boşaltılmış stada ‘Ruhumuz Burada’ yazanlardır.

Hukukun en bilinen ilkesidir, ‘suç şahsidir.’ Eğer tribünlerde suç işleyen biri/birileri varsa cezasını verecek olan metinler bellidir; yasalar. Yasanın üzerinde kendine güç vehmetmek, sorunları çözmek yerine tam tersine içinden çıkılmaz hale getirir. Stata giden insanlar palto, pantolon olmadığı gibi, Demirören de ‘kuru temizlemeci’ değildir. Yapılacak bir ‘temizlik’ varsa o kolluk güçleri ile mahkemelerin işidir.

Yıldırım Demirören’in yanıt vermesi gereken sorular ortada durmaktadır.

Şimdi... Denizli maçının görüntüleri ortadadır, suç da suçlu/lar da kolaylıkla tespit edilebilinir. Bu konuda çalışma yapılmış mıdır? İddialar vardır...

Kimi gruplara maç öncesi hatırı sayılır miktarda bilet verildiği yolunda gazetelerde haberler çıkmıştır. Bu iddialar soruşturulmuş mudur?

Tribünde dayak yiyen insanlara “Size saldıranlar kimlerdir?” diye sorulmuş mudur?

Malum, Beşiktaş tribünleri iki yıldır çeşitli dönemlerinde Demirören’i istifaya çağırmaktadır. Protestonun en doğal hak olduğu bilinirken, temizlenmek istenenler acaba “Yeter Yıldırım Demirören” diyenler midir?

Temizlenecekler hangi yöntemlerle, nasıl belirlenmiştir? Nasıl temizlenecektir? Stata mı alınmayacaklardır? Hangi gerekçelerle, kim almayacaktır? Bu ‘temizlik işlemi’ hangi yasaya dayandırılacaktır?

Yoksa bütün bu “temizleyeceğiz” nidası, “PAF takımıyla çıkarım” nidasının bir benzeri midir?

*****

Forza Forum’a özgürlük!
Son olaylar Beşiktaş’ta kimyası bozulmaması gerekenlerin bile kimyasını bozmuş. Bundan Beşiktaş forzabesiktas.com sitesi de nasibini almış. ‘Forum’ bölümünün “Çarşı kendine karşı” sloganı yazılarak tartışmaya kapatılması ciddi bir problemdir. Eğer bir mesele üzerine kendi içinden ya da dışından söyleyecek sözü olanlara tartışmalar kapatılırsa en önemli şey olan, kendini eleştirebilmek imkansızlaşır. “Kendine karşı” olmak kendini tartışmaya kapatmakla değil tam tersine, açmakla mümkündür. ‘Çarşı’ gibi artık anonimleşmiş bir adın kulüp yönetimine ya da muhalefete yakın gibi görünmesinin önüne geçilmesi için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. ‘Çarşı’yı demokratik katılıma kapatmak olacak iş değildir. Kim, kimi sonsuza kadar susturabilir ki? Yapılan yanlıştır ve forum üyelere derhal açılmalıdır.

*****

Yumrukları güçlü ‘Sayın Yazıcı’!
Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı da ‘temizlik’ işine el atmış görünüyor. Onun hedefi gazeteci arkadaşımız Erhan Telli. Korumalarına tutturmuş Erhan’ı. Tekme, yumruk girişmiş. Yetmemiş, polislere de emir vermiş, “Alın bunu” diye. Neden? Erhan’ın haberini beğenmemiş. Erhan, haberinin arkasında durduğunu açık açık söylerken, haberi düzeltemenin yolu da belli iken ağız burun girişmek! ‘Temizlik’ kültürü işte böyle bir şey; ‘beğenmedin imha et!’ Boynuna kravatı takıp, şeref tribününe kurulunca ‘Sayın’ olduğunu düşündüğümüz bir çok insan çöreklenmiş futbola ve hayatımıza. Ne yazık ki, eğlencemiz de, hüznümüz de, hayatımız da bu tür ‘sayın’ların ellerinde. Hiç umutlu değilim ya, Erhan şikayetçi olmuş ‘Sayın İbrahim Yazıcı’dan... Merakla bekleyeceğim hukuki sürecin nasıl işleyeceğini? Hayatta hala umut etmeye değer bir şeyler kaldı mı diye..

*****

OKU OKUT! Çupilerin İslam!
İçinde her şey var; futbol topu, çimen, çamur, kenar çizgisi, korner bayrağı. İçinde her şey var; sen, ben, tribün, geçmişimiz, geleceğimiz. İçinde her şey var; yenen, sevinen ama ille de yenilen, üzülen.

İçinde her şey var; hayat, insan... ‘Futbolun Sait Faik’inden, İslam Çupi’den ‘Mağlubu Anlatmak.’

Adı bile okumaya değmez mi?

*****

‘Duruş’a bak duruşa!
Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli’yi en sert eleştirenler arasında, ‘altında çalışan’ A2 takımının hocası Sergen?Yalçın ile alt yapı ‘patronu’ Gökhan?Keskin de var. “Birlik olalım”ı dilinden düşürmeyen yönetim de, “Artık takımı destekleyeceğiz” diyen taraftarlar da ikisi konuşurken ‘ağızlarına bakıyorlar’. Ne dersiniz, ‘temizlik’ işine yine yanlış yerden mi başladı Demirören?

Ertürk Yıldırım
10-29-2009, 11:59
Tansiyonum düştü

Benim için maçın adamları, Fener'i yöneten adam Cristian Baroni ile 'İngiliz efekt'li Colin Kazım'dırFutbol, ‘yüksek tansiyon’dur. Düşük olunca tadı olmaz, sahaya bakasın gelmez. İlk 15 dakika, “Ulan ne maç oluyor be!” dedim ama devamı balon gibi söndü. En azından benim için öyle. Çünkü Beşiktaşlı gözüyle izledim maçı. O denli söndü ki maç bir ara, ben bile ‘hakem hatası’ konuşur hale geldim!

Maç, tansiyon maçıydı ama Galatasaraylılar ‘atmosfer idmanı’ yapmamışlardı. Daha başlamadan kaptan Arda’nın yükselttiği tansiyon Galatasaray’ı ‘tüketti’. Oysa bu oyun yetenek, beceri bilgi istediği kadar ‘sinire hakim olmayı’ da gerektiriyor. Keita, oyundan attırabileceği Carlos tarafından oyundan atıldıysa bunda Arda’nın o ilk ‘eylem’inin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum.

Maçın adamı kuşkusuz ki Alex diyecek herkes. Öyle ya iki gol attı. Ama oyuncunun terlemeden maç bitirdiği bir ülkede bundan daha doğal tespit olamaz. Golleri o attı ‘aslan payı’ da ona gidecek.

Benim için ise maçın adamları, Fener’i yöneten adam Cristian Baroni ile ‘İngiliz efekt’li Colin Kazım’dır. Kanımca maçın çözücüsü, Kazım’ın Galatasaray müdafaasında yarattığı tedirginlik oldu.

Maç bitince düşündüm... Keşke, emeğiyle geçinen kameramana o attığı şey için atan vatandaş bir özür telefonu açsa. Keşke, şu sahaya bir şey atmama konusunda insan aklı ve vicdanı elleri kontrol edebilse. Keşke Ersun Yanal, hiçbir şey söylemeden “Teknik analiz yapıyorum” diye konuşup kafamızı şişirmese... Bütün bunlar tansiyonumu normalin çok altına düşürüyor

Ertürk Yıldırım
10-30-2009, 10:29
Hakan! Kutlu olsun

Ankaragücü'nün eski hocası Hakan Kutlu Denizli'ye yeni hoca oldu. Oldu ama yaptığı olmadı
İnsan hep bir şeyler yaparak ‘büyürse’ de bunun tersi de doğrudur. İnsanı büyütenler arasında yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız da önemli yer tutar. Bazen bir şeyi yapmazsın, hayatın makası orada değişir. Sen yapmazsın, başkası sana bakıp yapmaz, bu yapmama hali çoğalır, itiraz büyür ve hayat o itiraz üzerinden düzelir, güzelleşir.

Tanımam ama televizyon gördüğüm Nurullah Sağlam, gayet ‘sağlam’ birine benziyor. Yan mahallenin abilerinden biri gibi benim için... Kalecileri Özden’in, ki hayatta hepimiz zaman zaman formsuz olabiliriz, olmadık işler yapması sonucu 2-3 yenildikleri Bursa maçının ardından soyunma odasına giren Denizlispor Kulüp Başkanı Ali İpek, hocayı da oyuncuları da baştan ayağı ‘boyamıştı’ hatırlarsanız. Maçın ardından her onurlu adamın yapabileceği işi yapan Sağlam, ayrıntıya girmeden istifasını açıklamıştı.

Ve ben beklemeye koyuldum... Bundan sonra ne olacak?

Şu oldu, Ankaragücü’nün eski hocası Hakan Kutlu Denizli’ye yeni hoca oldu. Oldu ama yaptığı olmadı.

Bir kere meslektaşına karşı olmadı, şık durmadı.

İkincisi eğer Ali İpek, Denizli’ye hoca bulamasaydı, Hakan Kutlu ya da o teklifi kabul etmeyen ber başka hocanın yapmadığı bir şeyle belki de bu ülkede futbolun makası değişecekti.

Üçüncüsü... Sağlam’la birlikte o soyunma odasında bulunan ve o sözleri yemek zorunda kalan genç futbolcuların Hakan Kutlu’nun tutumunu nasıl değerlendirdiklerini merak ediyorum. Ve bundan sonra Kutlu’ya olan saygı seviyelerini!

Futbolcular sözleşmeleri gereği takımı bırakamayabilirler ya da buna cesaret gösteremeyebilirler. Onlara ufak itirazlarla hayatın değişebileceği umudunu vermek hocaların işidir. Kötü giden bir maçı döndürebilme umudu neyse, bu da odur.

Antep’i uzatmada 4-1 yendikleri maçtan sonra sadece bir idman yaptırdığı Denizlispor için, “Bu takım böyle oynarsa çok can yakar” dediğini okudum Kutlu’nun. Ve bir kere daha şaşırmadım... Ne yardımcı hocaları Özcan Bizati’nin demecinde ne Kutlu’nun o bir kaç kelimesi içinde Nurullah Sağlam’a çakılmış bir selam vardı.

Ali İpek tipi yöneticilerin altında çalışmak, Nurullah Sağlam’a yapılana rıza göstermek anlamına da gelir. Eğer kendimize bu tip bir muameleyi uygun görüyorsak zaten konu kapanmıştır. Bunun ‘eve ekmek götürmekle’ uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Eve ekmekle birlikte saygınlığında götürüleceğini unutursak, hatırlamak istemezsek futbol hayatımıza sandığımız kadar çok şey katmıyor demektir.

Bir de Denizlispor taraftarı olsaydım, “Hep böyle adamlar mı yönetecek hayatımızı?” sorusunu aklımda mıh gibi tutar, bu soruya yanıt arardım her maça gidişimde...

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:40
Adaletin terazisi
Adalet terazisinin hassas tarttığını ezberlettiler bize. Ne var ki, büyüdükçe öğrendik; yasal olan her zaman hukuki olamayabiliyor ve terazi şaşıyor. Çünkü, yasalar her zaman ‘doğru’ olmayabiliyor. Bunu en son Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker de dile getirdi. Türkiye, bugün hemen her alanda tam da bunun sıkıntılarını yaşıyor. Yasalar arasında hukuka uygun düşmeyenler olduğundan, adalete olan güven daimi bir sarsıntı halinde ülkede. Toplumun ezici çoğunluğu her gün bir biçimde haksızlığa uğradığını düşünerek koyuyor başını yastığa…
***
Son olarak Beşiktaş tribünleri için dağıtıldı adalet. Buna göre, 36 insan ‘olağan şüpheli’ ilan edildikleri için 1 yıl boyunca İnönü’ye giremeyecekler. Gerekçe olarak, Wolfsburg maçında Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören’e edilen küfürler gösteriliyor.

Biz, maçı kapalı tribünde izleyenler bu gerekçenin doğru olmadığını biliyoruz. Çünkü, 1 yıl yasaklı olanların önemli bir bölümü zaten yönetimi protesto edenlerden değil, protestolar yükselirken ‘nötr’ kalan gruplardan…
Hepimiz biliyoruz ki, bu bir iktidar oyunu. Daha ortada küfür yokken tribünleri ‘temizleyeceğini’ açıkça ilan eden Yıldırım Demirören değil miydi? İşte yine, koltuğa oturduğundan bu yana yaptığı onlarca yanlış gibi bir kez daha yanlış kaleye attı (attırdı) golü… Tribünün sesine kulak vermek, ne istediklerini anlamak yerine yine burnunun dikine gitti…
***
Bu ‘yasak kararıyla’ en temelde, suçun şahsiliği ilkesi de çiğnenmektedir. Eğer gerekçe gerçekten küfürse, o maça dair yayıncı kuruluş kaseti bir kez daha izlensin… Görülecektir ki, yasaklıların çoğu yönetim aleyhtarı tezahüratlara katılmamıştır. Ayrıca o tribünden çıkan sesi değil 36, 536 kişi çıkarabilirse ben artık hiçbir şey bilmiyorum…

Yapılmak istenen esasen şudur; tribüne gelip de yönetime muhalif olacaklara gözdağı… Eğer amaç gerçekten suçu cezalandırmak olsaydı, Denizli maçında tribünlere saldıranlar tespit edilip hakim karşısına çıkarılırdı. O maçta üzerine saldırılan insanlardan önemli bir bölümü daha sonra ‘tribün teröristi’ muamelesi görerek küfür gerekçesiyle cezalandırılıyorsa, bu adalete olan güveni sarsacaktır.

Çünkü tribünlere gidenler neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu, aslen ne yapılmaya çalışıldığını bilecek kadar zeka ve vicdan sahibi insanlardır.
***
Kendimi önemsediğimden değil ama bu seçim atmosferinde Demirören ile ilgili olumsuz şeyler yazmamaya özen gösteriyordum. Ola ki, seçimde oy kullanacak insanlardan bazılarının tercihinin değişmesine neden olabilir yazdıklarım diye…

Ne var ki, varılan noktada söylemem gerek ki; kendi taraftarlarına bu muameleyi gösteren, gösterilmesine izin veren, eleştirilmeyi göze alamayan, eleştirilerden faydalanmak yerine hiçbir hesabı olmadan bu takımı seven, takımın daha iyi olması için akıl yürütenleri önemsemeyen birinin Beşiktaş’ı bir kez daha yönetmesine gönlüm razı gelmiyor.

Uğur Şimşek
11-30-2009, 14:50
ince noktalara derin derin değinmiş doğruyu mumla arayanlara cevaplarını vermiş ama anlayan nerde

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:59
Aşı olmamıştım, yatağa yapıştım
Şanlı Beşiktaşımızın cumartesi gecesi İnönü’deki Fenerbahçe zaferi öncesi ilk mesajı vermiş virüs ama ben alamamışım. Beşiktaş’taki ‘Canım Ciğerim’de sigara içen arkadaşları düşünerek sokakta kurulan masada hamsi-salata-rakı yaparken bir üşüme geldi üzerime ya, önemsemedim. Maç 3-0 bitince de, hani kurşun yarası sıcağı sıcağına belli olmazmış, o hesap, kulaklarımdaki yanmayı galibiyet ‘sevincine bağladım.
Pazar günü gazeteye geldiğimde ince bir kırıklık vardı bedende ama üzerinde durmadım. Ancak... Buz kesen ayaklarım yatakta saatlerce ısınmayınca “Ulan yoksa...” diye bir kurt düştü içime.
O gün gazetede deklare etmiştim, “Pazartesi domuz gribi aşısı olacağım. Gelen varsa gidelim” diye. Pazartesi sabahı kesik kesik öksürerek uyandım. Hâlâ kendimi, “Sıcak bir duş iyi gelir” diye avutmaya çalışıyorum. Aldım sıcak duşu, bünye ısındı. Geldim işe... Hafif bir ter. Gözler, sevgiliden ayrılmış delikanlının ağlama öncesi hali gibi, ‘melankolik nemli.’ Bedenin değişik bölgelerinden ağrı alarmları geliyor.
İndim doktora, koltuğum altına sıkıştırdığı termometreye baktı ve acı haberi verdi; “Bir aksama olmayacaksa üç dört gün eve çekilsen iyi olur...” “Soğuk algınlığı olmasın?” dedim. “Olabilir ama yine de eve git. Yarın belli olur” deyince 10 kilo narenciye alıp, daldım televizyonun karşısındaki koltuğa yerleştirdiğim yorganın altına.
Akşam saat 6 gibi ağrı iyice bastırmaya, ateş yükselmeye başladı. İner diye umuyorum ama ikisi de çıkıyor. Teşhisi koydum kendi kendime: “Domuz gribisin hocam. Karantinaya al kendini...”

Herkes bir şey öneriyor
Tek başına yaşayan bir adam olarak acıklı bir haldeyim... O gece uyku yok. Yatakta dönüp duruyorum. Ateş yükseldikçe yükseliyor, sık sık bakıyorum elektronik termometreye; 38.3 ile 38.4 derece arasında gidip geliyor. Korkum, virüsün benim ‘kronik alerji’ye saldırması. Burun tıkalı, nefes alamıyorum. Haliyle soluk alışverişi sıklaşıyor. Vücut ağrıyor, yetmiyor yanıyor. Fakat tuhaf bir yanma, eller ayaklar Sibirya, alından diz bölgesine kadar olan alan öğle sıcağında Sahra çölü...
Ağız kupkuru. Başta annem, sevgilim, bazı dostlar hepsi birer Prof. İbrahim Saraçoğlu’ymuş meğer. Herkes bir sebze öneriyor. Bırak yemeyi, duymak bile istemiyorum. Ter içinde bir koltuktan diğerine transfer olurken üç dakika sonra yattığım o yerden de nefret ediyorum.

Çocuklarınız çekmesin
Komşular sağ olsun tavuk suyu çorbayı eksik etmiyor. Kapı çalınıyor, kendimi salona hapsediyorum Şermin bağırıyor kapıyı çekerken: “Limon da bıraktım hayatım...” Canım çekmiyor ama yine de basıp karabiberi büyük bir kâse içiyorum zorla. Yine ter... Koş tişört değiştir.
Çarşamba akşamı ateş bir çıkıyor, sonra birden yerini titremeye bırakıyor. Ağrı ise yine sapasağlam yerinde. O sırada Şanlı Beşiktaşımız İngiltere’ye ‘tarihe not düşmeye’ gitmiş. Yorganın altındayken Fink öyle bir gol kaçırıyor ki, koltuktan yuvarlanıyorum küfür kıyamet...
Sanırım gribi Manchester maçının uzatmalarında yendim. Rüştü’nün kurtarışları sırasında vücut ısım anlık olarak 45 derecelere ulaşarak virüsleri yok etmiş olmalı. Son düdükle birlikte camı ve balkonu açtım, ne ağrı ne ateş. Büyük bir huzur, rahatlık.
Mutfaktaki şişenin dibinde kalan Jim Beam’inden iki iri shot çaktım balkonda. Kapıda büyüttüğüm sarı köpeğe aldığım krakerlerden bir avuç attım. Biliyordum doğru değildi ama kendimi tutamadım.
Perşembe sabahı yine ince bir ağrı, terlemiş bir bedenle uyandım. Hafif bir kahvaltı edecek kadar neşeliydim. Demek ki işler yoluna giriyordu. Ve dün işteydim.
Sonra öğrendim, meğer apartmanın yarısı benimle aynı durumdaymış. Sanırım asansöre yuvalanan virüsler vurdu hepimizi...
Şimdi diyeceğim şu... Bilim adamlarına kulak verin ve gidin aşınızı olun. Hem kendinizi koruyun hem virüsün yayılmasını engelleyin. Hele ki çocuklarınızı mutlaka aşılatın. Çünkü pazartesiden perşembe sabahına kadar çektiklerimi çocuğunuzun çekmesine dayanabileceğinizi zannetmiyorum.

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 17:02
Kendi Beşiktaşımın gerçek sahibiyim!
Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, ki tribünlerdeki ünlü ‘kuru temizleme’ harekatıyla da tanınmaktadır, onlarca veciz çıkışından birini daha yapmış ve buyurmuştur; “Beşiktaş’ın gerçek sahibi 22 bin kongre üyesidir..”

Haliyle ben ve benim gibi, iktidar olma meselesiyle derdi olan ve iktidar hırsının bizzat ‘iktidarın’ kendine yaradığını düşünen bütün Beşiktaşlılar’ı, Beşiktaş’ın ‘gerçek sahipliği’nin dışına koymuştur. Ben ve tanıdığım bir sürü iyi insan, iyi Beşiktaşlı, değil ‘kongre üyesi’, kulübe üye bile olmadığımız için, sinek kadar değeri olmayanlar sınıfına dahil olmuş oluyoruz doğal olarak Demirören’in gözünde. Oysa iş lafa geldiğinde sık sık “büyük Beşiktaş taraftarı”ndan söz edenler tahmin edebileceğiniz gibi Demirören gibi ‘iktidar’la alış verişi olanlardır. “Yeni forma yaptık koşun alın” diyen de keza o ve ekibidir.
* * *
“Kombineler tükenmeden kapın” dediği insanların ya da televizyon başında avuçlarının içi terleyerek, tırnaklarını yiyerek, sandalyede hop oturup hop kalkarak, sigara üstüne sigara yakarak Beşiktaş’ı izleyen milyonlarca insandan hiçbiri ne üye, ne kongre üyesidir. Demek ki, o kadar insan Demirören’in gözünde Beşiktaş’ın sahibi sayılmıyor da İnönü’yü bile dolduramayacak bir kalabalığı oluşturan ‘22 bin kişi’ sayılabiliyor.

Bu ‘gaz verme’ halini iyi biliriz hepimiz. Şarkıcılar vardı eskiden gazinolarda, müşterilere “Beni siz yarattınız” diyen. Bu dil fazlasıyla o dile benziyor . O nedenle o 22 bin kişiden biri olmadığım için şimdi kendimi daha iyi hissediyorum ve o 22 bin kişi için üzülüyorum. İradeleri dışında da olsa, bizim gibi kulübe üye olmayan ama samimiyetle Beşiktaş için iyi şeyler isteyen, bunu her fırsatta dile getiren insanlarla sanki karşı karşıya duruyorlarmış gibi oldu bir anda. Oysa biliyorum ki onların bu bahiste hiçbir dahli yok. O nedenle ‘biz’ şanslı, ‘onlar’ şanssız durumda kaldılar ister istemez.
* * *
Hâlbuki... Beşiktaşlı hırslı değil azimlidir. Kısa vadenin değil, uzun upuzun ve iyi bir yaşam vaadinin insanıdır. Hedefi ne olursa olsun ‘kazanmak’ değildir, öncelikle oynamak ama kazanmak için oynamaktır. Ötekine saygılıdır. Samimidir... Kendidir... Farklıdır... Farkını akılla, merhametle, bilgiyle ortaya koymaya gayret edendir. Bütün bunlar en azından benim, bizim için böyledir, böyle olmalıdır.

İktidar hırsımız olmadığı için hatta iktidarlarla meselemiz olduğu için bizi Beşiktaş’ın gerçek sahibi saymayanlar da Beşiktaşlıdır. O nedenle nasıl “futbol asla sadece futbol değildir”, her Beşiktaşlı da asla sadece Beşiktaşlı değildir. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, ben, Cem Dizdar, kongre üyesi değilim ama hayatta başka bir çok şey olduğum gibi “hakiki bir Beşiktaşlıyım” ve kalbimdeki, aklımdaki, ruhumdaki Beşiktaş’ın gerçek sahibiyim...

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 17:03
Tek günahkar Toroğlu mu?
Tarzını da beğenmem, dilini de... Hele ki memleket ve gezegen için önerdiği yaşama tarzını asla. Mizahın incelikle değil sadece kabalıkla yapılabileceğine ikna olmuş bir toplumun ikonaya dönüştürdüğü Erman Toroğlu ile neredeyse tüm konularda taban taban zıt şeyler düşünürüm. Ancak bugün onun söz hakkını savunmak zorundayım. ‘Futbolun buyurganları’ istemediler diye Toroğlu, ‘Maraton’ koşamayacak artık. Oysa daha düne kadar kendisinin de dâhil olduğu hayli kalabalık bir insan grubu futbola onun yön verdiğini düşünüyordu. Ancak bu düzende güç, bilgi değil de para ya da paranın kontrolüyle ölçüldüğünden ‘ipi çekildi.’

Hem de saçma sapan bir gerekçeyle... Neymiş? Statlardaki küfre ilham veriyormuş onun dili. Futbol ihalesine bu kadar para yatırıldığına göre herkesin terbiyeli, edepli olması gerekiyormuş. Çünkü verilen paranın kârlı biçimde geri dönüşü için nizam, intizam şartmış. Meğer bu düzensizliğin, edepsizliğin ana kaynağı da Toroğlu’ymuş.

Bunca yıldır karşılarında olan ve ağzının içine baktıkları biri için bunları söyleyenleri tanımıyor olsak, her birini birer ahlak timsali sanabiliriz.

Kulüp yöneticileri ve futbolun işletmecileri, işin içine giren para biraz daha büyüyünce birden ahlâk kumkuması kesildiler. Hani dersiniz, üst üste iki maç kaybedince derhal hakem doğrama tezgâhının şalterine el atanlar onlar değil, biziz. Baksanıza parayı veren hemen düdüğü çalmaya başladı. “Artık sahaya şişe atılmayacak, küfür edilmeyecek” dedi ihalenin ikinci günü dükkân sahibi. Hem bizim oynadığımız, izlediğimiz maçı bize satacak, hem de bize ‘ahlak bilgisi’ öğretmenliği taslayacak. Peki, sorsak hazretlere, “Bunca yıldır yediğiniz haltların hesabını nasıl kapatacağız” diye, bir yanıt verebilirler mi acaba?

Örneğin, Almanya’daki şike raporları için şimdi Toroğlu’nun kuyruğuna teneke bağlamaya çalışan yetkili ve etkililer ne yaptılar acaba?
***
Futbolun dilinin kendilerini işin sahibi sananların şimdi mızmızlandıkları yere gelmesinde elbette Erman Toroğlu’nun da payı var. Başta da söyledim, ne düşündüklerine ne diline katılırım. Ama onu ‘günah keçisi’ ilan ederek aradan sıyrılmaya çalışan ikiyüzlülere karşı da uyanık olmak gerektiğinin altını kalın kalın çizerim...

Gönül isterdi ki, futbolun izleyicisi Toroğlu’nun ciddi bir eleştirisini yaptıktan sonra kurdukları yeni dille onu egale edebilseydi. Olmadı, becerilemedi. Kabul etmek gerekir ki, bu meselede Toroğlu’ndan kaynaklanan bir problem varsa eğer bunda “Dur bakalım akşam Erman Hoca ne diyecek” diye onun kılavuzluğuna kayıtsız şartsız gönül indirenlerin de günah defteri epey kabarık. Hatta yeterince güçlü bir dille itiraz etmeyi beceremediğim için benim bile...

Bütün bu gerçekler ışığında Toroğlu’nun kurban edilme biçimine de gönül razı olmuyor. Bunca yıldır onun reytinginden yararlananların şimdi sütten çıkmış gümüş kaşığa dönüşme gayretleri riyakârlığın daniskasıdır.

Toroğlu ‘Maraton’a devam etmelidir. Çünkü Türkiye’de futbolun da futbolun dilinin de doğru düzgün bir eleştirisi yapılamadan, Toroğlu’nu sansürleyerek ancak futbolun gerçekleri, derin ilişkileri ve gerçek yönetici ve yön vericileri maskelenmiş olur. Bu maskeyi düşürmek de futbolu samimiyetle seven, iyi ve cesur insanların görevidir...

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 17:08
Digitürk’ten 24 liralık indirimi nasıl aldım?

Hesabını kitabını bilenlerden olmadığım için kredi kartı ekstrelerini inceleme huyum yoktur. Ama aksilik ya son gelene göz atacağım tuttu. Otomatik ödemeye bağladığım harcamalarımdan Digitürk üyeliğimin karşısında 103.99 TL yazdığını görünce hani derler ya, 'kan beynime sıçradı'.
Yapıştım telefona. Karşımda sesinden anlayabildiğim kadarıyla 20'li yaşların sonlarında bir kadın. Tahmin ediyorum ki, kendi de sesi gibi yumuşak, iyi huylu biri.
Adını söyledi ama şimdi hatırlamıyorum, sordum 'sarı çiçeğe', "Nedir bu para?" diye. Dedi ki, "Cem bey, siz 'süper paket' üyesisiniz. Aralık'ta fiyatlara zam geldiği için sizin 93.80 lira olan üyelik bedeliniz de 103.99 liraya çıktı."
Karadenizliyiz, denizimiz gibi çabuk parlar çabuk söneriz. Parladım... "İnsan zam yapınca bunu haber vermez mi? Bir telefon açmak yok mu müşteriye" dediğimde yumuşak sesli kadın tane tane anlattı; "Cem Bey, zam yapıldığı bilgisi o ay gönderilen faturanızda belirtilmiştir." İkna olmaya niyetim olmadığından ateşim hafiften yükselmeye, tansiyonum çıkmaya başladı.
Kibar fakat kararlı bir dille anlatmaya başladım; "Hanımefendi, zamdan haberi olmayan ve olsa da bunu kabul etmeyecek biri olarak kendimi 2 ay kazıklanmış sayıyorum. Üyeliğimin devamı için zammı geri alın ve aldığınız farkı geri ödeyin. Yoksa yarın izinliyim. Birini gönderip dekoderi de, onu çanağa bağlayan kabloyu da varsa bana ait bir çanak onu da alıp götürün. Bu parayı ödemeyeceğim. Ben her faturanın dibindeki bilgiyi satır satır okumak zorunda mıyım? Otomatik ödediğim için faturaya bakmam bile. Apartman kapısı altından atılan, elime geçip geçmediği bile belli olmayan bir belgeyle gönderilmiş zam haberinin hukuki bir değeri olur mu?" Konuştukça açıldım, açıldıkça konuştum.
Ve... Karşıdan hiç beklemediğim ve beni iyice çıldırtan o öneri geldi. İyi huylu ses, "Cem bey şöyle yapalım. Siz bir yıl boyunca üyeliğinizi taahhüt edin ayda da 93.80 lira ödersiniz." Bunu duyunca alnımın ortasındaki o görünmez tel aniden koptu. "İyi de ben bu indirimden şu konuşmayı yapana kadar neden haberdar değildim. Evet, teklifi kabul edeceğim ama sizi aramasam bundan haberim olmayacaktı."
Haliyle karşı taraf yelkenleri indirdi. Mücadele ederek hak kazanmış birinin huzuruna kavuştum ama işin peşini bırakmaya da niyetli değildim. "Hanımefendi, bir yıl üyelik taahhüdünde bulunuyorum ancak iki ay fazladan ödediğim o yaklaşık 20 lirayı da geri istiyorum. 'Cem Dizdar'a bu ay gidecek faturadan o 20 lira düşülecek' diye oraya not alın lütfen!"
Huzurlu ses, "Efendim biz onu yapamıyoruz" karşılığını verince "O zaman telefonumu verin hukuk bürosundan bir arkadaş beni arasın" diyerek karşılıklı iyi dileklerle telefonları kapattık.
Yaptığım ikinci konuşma, hiç çaktırmadan bir 'toplumsal kazıklanma' vakalarından birini de ortaya çıkardı.
Arayan ses tıpkı ilki gibi 'iyi huylu'ydu. Ancak bu erkekti ve efendi bir insanın tonu vardı sesinde. Onun da maalesef adını unuttum. Aramızda üç aşağı beş yukarı şuna benzer bir konuşma geçti...
- İyi günler Cem Bey, ben Digitürk finans bölümünden ......... Nasıl yardımcı olabilirim?
- Daha önce konuştuğumuz arkadaşa taleplerimi iletmiştim. Sanırım konuşmalarım orada kayıtlıdır. Bir daha uzun uzadıya tekrarlamayayım. Oradan dinler, sıkıntımı öğrenirsiniz...
- Anlıyorum efendim ama...
(Bunun üzerine kısa bir özet yaptım)
- Şimdi mesele şu. Evet, bir yıllık üyelik garantisi veriyorum. Ayda 93.80 lira ödeyeceğim ama o arada ödediğim 20 lirayı gelecek faturadan düşeceksiniz...
Şimdi sıkı durun...
Ya azimli ve kararlı duruşum için bana bir kıyak yapıldı, ya ses tonumun ikna ediciliği karşı tarafta şahsıma karşı bir hüsnüniyete neden oldu ya da zaten var olan ve "Alın kardeşim dekoderinizi çıkıyorum Digitürk'ten. Maçları da gidip kahvede/meyhanede izlerim artık" diye aba altından sopa gösteren herkese yapılan yapıldı.
- Cem Bey, şöyle yapalım. Siz bir yıllık taahhütte bulunun ben de sizi 79.90 liralık pakete sokayım. Böylece fazladan ödediğiniz parayı da size geri ödemiş olalım.
- Tamam kabul ediyorum ama şimdi size sorarım, bu adil bir ticaret mi? Kredi kartı ekstresine bakmayıp sizi aramasam her ay 24 lira kadar fazla ödeyeceğim. Bu da yılda nereden baksanız 290 liraya yakın para eder.
- Evet efendim.
- Peki benim durumumdaki insan sayısı 200 bin kişi olsa... Bu da toplamda 200 bin çarpı 290 lira değil midir?
- ???????
Durumum gösteriyor ki, Digitürk yöneticileri sanki futbol yayın ihalesi girmeden önce 'ince bir hesap yapmış' gibiler. Benim gibi 'geç uyanan'ların sayısı ne kadar kabarıksa, ki kime sorduysam hiçbiri kaç para ödediğini bilmiyor, ‘havadan’ gelen para da aynı oranda artacaktır... Eeee, Allah bereket versin.

Ertürk Yıldırım
02-11-2010, 14:47
TARAFTARIN OYUNU NEŞE
Beşiktaş`ta kongre bitti Yıldırım Demirören yine kazandı, hayırlıııı, uğurlu olsun!.. Ama son maçta “Yeter Yıldırım Demirören yeeeeter”i bir kaç kez daha duymak zorunda kaldıysa, “Demek ki kongreyi kazanmak her şeye yetmiyormuş” diye bir kez daha düşünmelerini öneririm kendilerine. Doğrusu ben işin bu protesto yanına takılmadım. Bunlar gelip geçici olabilir, biliyorum.

Beşiktaş’ta kongre bitti Yıldırım Demirören yine kazandı, hayırlıııı, uğurlu olsun!.. Ama son maçta “Yeter Yıldırım Demirören yeeeeter”i bir kaç kez daha duymak zorunda kaldıysa, “Demek ki kongreyi kazanmak her şeye yetmiyormuş” diye bir kez daha düşünmelerini öneririm kendilerine. Doğrusu ben işin bu protesto yanına takılmadım. Bunlar gelip geçici olabilir, biliyorum.

Beni daha çok şaşırtan son maçın ardından tribündekiler için yazılanlar oldu.

Şaşırdım... Çünkü tribünde olanları ‘anarşi’ gibi gören yazılar kaleme alındı bir kaç yerde. Bu bakış açısını tanıyoruz, politika üretmeyi parlamento ile sınırlı tutan, bunun dışında kalan pratiği ‘anarşi’ ilan eden sağcı bakış açısına hayli yakındır bu dil. Farklı olanları tribünden ayıklamak -Demirören de temizlemek demişti hatırlarsanız- türünden sözler sarf etmek bir demokratın kullanacağı kavramlar olamaz.

“O zaman kongreye ne gerek var?” diye soranlara tersten sorarsak, “O kongrelerin içeriğinin demokrat olduğunu iddia edecek, kongre üyelerinin önemli bölümünün şeffaf usüllerle seçilip sandığa gittiğini söyleyecek birini tanıyor musunuz şu dünyada?” diye, sanırım başlarını iki yana sallayacaklardır. Kongre, taraftarın değil muktedirin oyunudur. Taraftarın oyunu futboldur, eğlencedir, neşedir.

Taraftarı olduğumuz takımı yönetenleri beğenmiyoruz ve değişmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Kongre üyesi değiliz, olmayacağız da. “Bu hayatı değiştirmenin başka yolu yok” diyecek olanlara diyoruz ki, “Arayıp bulacağız o yolu.” Olmadı, ‘yeni bir yol açacağız.’

Tribündeki protestoları eleştirirken sık kullanılan bir deyim vardır, “Çarşı’yı ve gerçek Beşiktaş taraftarını bunlardan ayırıyorum” diye. Bildik, ‘ite ite kırdırma’ dilidir bu. Direnişteki TEKEL işçileri için de “Bunlar gerçek işçi değil” deniyor, hatırlayın...

‘Resmi taraftar’ kalabalığının dışında kalanlar ise sanırım kullanıldıkları ima edilen marjinaller olsa gerek. Nerede oturuyorlar bilmiyorum.. Kimler, onu da bilmiyorum ama ben ruhen o ‘marjinal gruba’ dahilim.

Anlaşılamayan şu ki, bir kez daha tekrarlıyorum, protestocu taraftarlar takımla, futbolcuyla, yönetimi yağ ile su gibi ayıracak kadar akıllı insanlardır. Çünkü bu zamandan muhalif olmak, hani öyle böyle değil, epey bir maça ister. Kimse takım yenilsin diye özel olarak haince bir tutum içinde değil tribünde. Herkes takım her gol attığında sevgilisini ağzından öpmüş kadar mutlu oluyor. Ama onlar da tıpkı benim gibi -hâlâ söylüyorum kim olduklarını bilmiyorum ama onlardanım- bu yönetimin Beşiktaş’ı iyi yönetemediğini, yönetemeyeceğini, Beşiktaşlıyı lâyıkıyla temsil edemediğini, edemeyeceğini düşünüyor. Ben de, elim yansın diye değil, dünya aydınlansın diye bunları söyleyip, ateşle oynuyorum. Bedeli elimin yanmasıysa, varsın yansın. Zaten her yanımız yanık içinde değil mi?

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:20
Yorucu 'yorumcu'!
Memleketin tuhaflıkları kaçınılmaz olarak futbola da aynen yansıyor. ‘Futbolun marka değeri’ni dillerinden düşürmeyen muktedirler, ‘gizil güçleri’ olduğunu iddia ederek “Düdük astırırım adama” diye posta koyan Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki’yi duymazlıktan gelebiliyor pekâlâ. Ya da zaten yapabilecekleri hiçbir şey yok da iş taraftara gelince varmış gibi yapıyorlar.

Bir başka tuhaflık da taraftarı olduğum takımla ilgili. Beşiktaş’ın deplasmandaki maçlarını Lig TV’ye para ödeyerek izleyenler arasında ben de varım. Lakin televizyondan izlediğim maçlarda deyim yerindeyse ‘buhran geçiriyorum.’

Benim Lig TV sözleşmemde “Yorumcu olarak Sanlı Sarıalioğlu’nu dinlemek zorundasın” diye gizli bir madde var da ben mi gözden kaçırdım? Futbol bilgisi haniyse ‘tepik oyunu’ndan 5 yıl sonrasında donup kalmış birisini dinliyoruz diye üste para vermeleri gerekirken bir de para alınıyor cebimizden.

Bir memleketin toprağı iyileri hep dibe çeker kötüleri hep mi yukarı iter! Bu kadar mı olur?

Hafta içi idmanını izlemediği bir oyuncunun iyi mi kötü mü olacağına hoca değil de yorumcu mu karar verecek?

Hadi verdi, gider eşine dostuna, yakın çevresine anlatır. Peki ama bizden ne isteniyor, biz neden bu anlamsızlığın kurbanı olmak durumundayız? Yok mu bize kurtaracak kimse?

Eğer spikerin yanına bir yorumcu şartsa, bu futboldan anlayan, dünyayı an be an takip eden o kadar insan varken, neden Sanlı Sarıalioğlu? Sadece eski Beşiktaşlı diye mi?

Kimseyi işinden ekmeğinden etmek gibi bir derdim yok. Elbette Sarıalioğlu’nu dinlemek isteyen, onun düşüncelerini merak eden, ona önem veren insanlar da olacaktır. Lâkin bu ayrı bir düzlem! Bu ‘tercih’ düzlemidir. Köşe yazısı yazar, televizyondan yorum programı yapar anlarım. Çünkü o zaman okumamak, zaplayıp geçmek gibi haklarım vardır ki, bu zamana kadar hiç düşünmeden kullandım bundan sonra düşünmeksizin kullanırım.

Beşiktaş maçı izlerken yorum diye “Bu taraftar da bıraksın artık bu protesto işini” türünden hepimize üst perdeden akıllar veren biri için neden para ödeyeyim?

Böyle biri ‘yorumcu’ değil, olsa olsa ‘düşünce adamı’dır.

Düşünce adamında da en azından benim aradığım ‘orijinal düşünce’dir. Kendini fikrini ‘düşünce’ diye ağzına ilk geldiği anda söyleyen, ‘sıfır numara’ espriler yapanlar için neden para ödeyeyim?

Bir sürü şöhretli talk showcu’yu, Recep İvedik serisini şimdiye dek izlemedim. Çünkü o duruma mecbur değilim. İzleyen oturur izler ona da bir şey söyleyemem.

‘Futbolun marka değeri’ni bu ve benzeri anlayışlarla yükselteceğini sananlar neyin ne olduğunu hâlâ anlamamışlar demektir.

Evet, futbolu ve Beşiktaş’ı seviyorum ama rica ediyorum benim hassas duygularımı daha fazla rencide etmeyin lütfen!

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:21
Kulak ver ve dinle...
İl Güvenlik Kurulu Toplantısı haberini okuyup, dinlemesem hafta sonu bir derbi maçı olduğunu fark etmezdim. “Şu kadar güvenlikçi, bu kadar koruma, şu kadar polis görevlendirilecek”i söylemek yerine görevlendirme yapmakla yetinilse tansiyon da gereksiz yere yükselmeyecek. Hoş yine yüksek değil ama bu tür duyurular ister istemez insanı zihnen alarme ediyor.

Şimdi bu maç için olağanüstü güvenlik önlemi alındığını duyuran büyüklerimize teşekkür ederiz. Lakin Ankara’daki büyüklerimize, Türk Telekom-Beşiktaş basketbol maçında tribüne saldıranlar arasından kaç kişi hakkında yasal işlem yapıldığını sorsak ayıp olur mu?
Hal böyle olunca, yani adalet tecelli etmeyince vatandaştaki ‘büyüklere ve hukuka güven’ hayli zedeli hale gelebiliyor.

Maçın bir özelliğinin de Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören için “aşağı tükürsen, sakal yukarı tükürsen bıyık” türünden olduğu haberleri okudum bazı gazetelerde. Hani takım yenilirse, -Allah korusun aklıma bile getirmiyorum ya- tribünden yükselecek protestolar karşısında başkanın zor durumda kalabileceğini yazıyordu haberler.

Protesto edilmek çoğunlukla insanı ‘bozsa’ da doğruyu bulabilmesi için fazlasıyla şarttır. Eleştiri insanı at gözlüğünden, deli gömleğinden, ‘ben bilirim’cilikten kurtaracak yegane şeydir..

Tribün asla kötülük istemez
Eğer bizim için yükselen karşıt seslere kulak verir, onların da doğru şeyler olabileceğini düşünebilirsek, kendimizi geliştirebilmek için muazzam fırsatlar yakalamış oluruz. Yıllardır o tribüne giderim, kimsenin Beşiktaş’ın kötülüğünü istediğine şahit olmadım. Öfkeyle davranan, yapmaması gerekeni yapan insanlara rastladım elbette ama maça gelmek için onca zahmete katlanan birinin kötü niyetli olduğunu düşünmek bana her zaman delice gelmiştir.

Evet, futbolun doğrularından anlamıyor olabilirler, hayat bu, çok çabuk demoralize oluyor olabilirler ama bu ‘kötü’ oldukları anlamına gelmez.

Bunca yıldır eleştirileri ve ardından gelen protestoları rüküş bir para savurganlığıyla savuşturmaya çalışan yönetim için bundan sonra yapılması gerekenler kanımca şudur; doğrulara kulak vermek, kendi dışında olanları anlamaya çalışmak, farklı düşüncelerden kulüp için iyi ve olumlu sonuçlar elde etmeye bakmak...

Bu ülkenin en farklı taraftar damarına sahip bir kulüpte, taraftarının ‘yanlış’ olduğunu düşünerek doğruya ulaşmak bana kalırsa mümkün değildir. Taraftarlarıyla arasındaki kanalları demokratik bir işleyiş içinde çalışır hale getirmesi Beşiktaş yönetiminin, zaten çok özgün olan kulüp kimliğini daha da yetkinleştirecek, farklılaştıracaktır diye düşünüyorum.

‘Beşiktaş hayattır’ var ya...
Bunun için paneller, forumlar, tartışma ortamları, yazışmalar yapmak futbola da, hayata da, Beşiktaş’a da tahmin edileceğinden çok şey katacaktır.

Gelelim maça. Rakiplere küfür etmeksizin ama mizahı, desteği, coşkuyu da elden bırakmaksızın bu maçı bitirebilirsek, hani o dillerden düşmeyen “Beşiktaş hayattır” var ya, işte o bir kere daha gerçek olacak. Çünkü hayat ‘öteki’ olmadan hayat değildir...

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:21
Bu işte bir iş var?
İçeri girdiğimizde maçın 10. dakikasıydı. Oysa her zamanki gibi kapıya maçtan 10-15 dakika önce geldik. Görülmedik bir şey, kuyruk var. Bekledik, ilerleme yok. Öne hamle edip nedenini sordum. Dediler ki; “Abi kapılar bozuk.” Dört turnike birden pert olmuş. Kime sorduysam tatmin edici bir yanıt alamadım. Bağırış çağırış, küfür kıyamet... Velhasıl güç bela girdik içeri. Bu normal değil, altını çizelim. Kapılardan kim sorumluysa İnönü Stadı’nda bilsinler ki o kişiler görevlerini yapmıyor.

Galatasaray maçı Beşiktaş açısından bakıldığında iyiydi, Beşiktaş elinden geleni yaptı. Çok pozisyona girdi ama gol yapılamadı. Olabilirdi, olmadı. Futbol böyle güzel bir oyun, insana kazanamadığı ya da kaybettiği zamanlarda “Şimdi ne yapmamız, nasıl davranmamız gerek” soruları çerçevesinde çok şey öğretiyor. Sizi bilmem, eldeki oyuncu kalibresi düşünüldüğünde Beşiktaş takımı bana göre ‘iyi yönetiliyor.’

Tribün coşkusu bir derbi maç için bana kalırsa ‘yeterli değildi.’ Kapalının performansı beklediğimden düşüktü. Öyle ki, bir ara neredeyse yeni açık ‘işi ele almaya niyet etti’ bile denebilir. Performansın eskiye göre düşük kalmasında kalabalığın önemli bölümünün ‘yönetimi protesto’ edip etmeme konusundaki kararsızlığının etkisi olduğunu düşünüyorum. Sanki “Yeter Yıldırım Demirören yeter” diye bağıramama duygusu havada asılı kalmıştı. Akıllar işin bu yanında olunca da önemli miktarda insan kendini eğlenceye, tezahürata veremedi.

Bilindiği gibi Beşiktaş tribünü kamuoyunda genel adı olan ‘Çarşı’ ile anılır. Ancak kalabalık içinde başka adlar taşıyan irili ufaklı gruplar da vardır ama genel kabul ‘Çarşı’ yönündedir. ‘Çarşı’yı ‘Çarşı’ yapan ise malum, ‘karşı’ olma halleridir. Bu ‘karşı olma’ ruh hali hafif sıyrıklar almış olmalı ki o gün maçın devre arasında halimizi hatırımızı sormak için yanımıza gelen kapalının göbeğinden bir arkadaş benim yüzlerce kelimeyle zor bela anlatabileceğim durumu üç beş kelimeyle halletti. Dedi ki; “Abi, tribün patates olmuş be...” Ben bu kadar şahane bir durum tespiti duymamıştım ne zamandır.

Bir de not düşmek gerek; şu futbolcuya, annesine, sevgilisine, rakip takımın ileri gelenlerine, tarihsel simalara küfür etmek hakikaten iş değil. Artık şu kültürün ciddi bir eleştirisinin yapılması, rakip oyuncuya lazer tutma saçmalığının mahkum edilmesi zamanı geldi de geçiyor bile...

Maçtan çıktık, zaten üzgün ve sıkıntılıyız. Herkes “Neden yenemedik”e bir gerekçe arıyor. Kimi “Nobre yerine Bobo ile başlanmalıydı” diyor, kimi “Çift forvet çıksak bitirmiştik işi “diyor... Lakin insanlar yürüyemiyor. Çünkü yol iki sıra yan yana durmuş minibüslerle ve yatay olarak konumlanmış köfte arabalarıyla tıkalı. O ara siyah renkli bir protokol aracı da çapraz giriş yapınca binlerce insan yolun ortasında kala kalıyor. Ben bu arabasıyla o kalabalığın arasına dalanlara öteden beri imrenirim. Bunlar korkusuz insanlar olurlar. İç sesleri demez mi ki, “Velev ki, Beşiktaş İnönü’de yenildi beni kim kurtarır yığınların öfkesinden?” Bu işin doğrusu, stat boşalana kadar o yolun 10 dakika trafiğe kapanmasıdır. Kimsenin siniri bozulmaz, burnu da kanamaz.

Bülent Girgin
03-18-2010, 19:33
http://foto.fanatik.com.tr/test/YazarlarYeni/CEMDIZDar.jpgCem Dizdar

Beşiktaşlı güzeldir


Denizli maçında galip gelinmesine rağmen Beşiktaş’ın oynadığı oyun kimseyi tatmin etmeyince basın sözcüsü Mete Düren, artık oynanan futboldan çok alınacak sonuçların önemli olduğunu söyledi.

Futbolu seven birisi olarak elbetteki tuttuğum takımın şampiyon olmasını istiyorum. Geçen yıl Beşiktaş Denizli’de tur atarken ben de Kamburun Bahçesi’ndeki süs havuzundaydım dizime kadar suyun içinde. Doğrusu Düren’in sözlerini sadece ‘en sonda’ sevinmek için her maçta kendimizi iyi hissetmemize gerek olmadığı biçiminde mi okumalıyız, karar veremedim? O zaman sadece ‘son maça’ gidelim olsun bitsin.

Düren’in açısından bakıldığında doğru gibi görünen şey benim durduğum yerden hiç de öyle görünmeyebiliyor. Maça giderken üzüntü olasılığı zaten bir cebimde. Ancak diğer cebimde de her zaman umudumu taşıyorum. Eğlenmek, kendimi iyi hissetmek, hızlı, pozisyonlu, heyecanlı bir karşılaşma izleme vaadi taşıyan ikinci cebimdeki şeydir beni stada götüren, ilki değil.
* * *
Artık ligin sonuna yaklaşıyoruz. Bu hafta Kasımpaşa maçına gidecekler de televizyon başına geçecekler de hep ikinci ceplerindeki yoklayacaklar bitene kadar.

Benim türümdeki bir Beşiktaşlı için ‘son’ o kadar da önemli değildir. Aslolanın menzil değil ‘yürüyüş’ olduğunu biliriz. Zaten iyi yürüdüğümüzde menzile de varırız, türümüz bunu bilir. Hani bir zamanlar tribünde yazardı ya “Sevinmek için sevmedik” diye, tıpkı onun gibi.

Hem iyi oynayıp hem kazanmayı bilmek, Beşiktaş’a yakışan budur. “Kötü oynarken de kazanmayı bilmek” gibi bir klişe de vardır malum. Ama o klişe doğru değildir. Çünkü oradaki problem sizden çok rakibinizdedir. Siz kötü oynayıp kazanmamışsınızdır o daha kötü oynayıp yenilmiştir. Elbette iyi oynayan takımlar da yenilir zaten öyle olmasa maçlara niye gidelim değil mi?
* * *
Bu cuma takımı Kasımpaşa’ya eğlenceli bir biçimde uğurlamak için taraftarlar arasında hazırlık yapıldığı duyumları alıyorum. Eğlenceyi tertipleyen arkadaşlardan istirham ediyorum; geçen yıl yapılan meşale rezaleti tekrarlanmasın, küfürlü tezahüratlara geçit verilmesin, bu maçla ilgisi olmayan rakip takımlara -Fenerbahçe, Galatasaray, Bursa vb.- ileri geri konuşulmasın.

Unutmayalım ki, Beşiktaşlı ağır adamdır, kalenderdir, kadir şinastır, mizah sahibidir. Beşiktaşlı öfkelidir ama saygılıdır. Beşiktaşlı her şeyden önce güzeldir güzel. Bütün bunları bozmamaya özen gösterelim lütfen!

Bektaş Gur
09-05-2010, 01:58
''Unutmayalım ki, Beşiktaşlı ağır adamdır, kalenderdir, kadir şinastır, mizah sahibidir. Beşiktaşlı öfkelidir ama saygılıdır. ''

Bu adam harbiden kral adam...