Hasret Ergül
10-17-2007, 10:28
Anadolu bir taraftan savaş acısıyla yanmaktadır, diğer taraftan sevgili hasreti gibi özlemektedir İstanbulu cephede savaşan genç aşıkları. Şimdi deniz kokusu tütmektedir, koynuna hiç deniz girmemiş Anadolu kıraçında ve soğuğunda. Bu aşkı nereye olsa götürdü bu yağız evlatlar, Hicazdan Galiçyaya, Cezayirden Kırıma. Ve hiç yerin ne denizi benzer canım Boğazıma, nede Kanlıca sırtının erguvan pembesi kadar pembedir el diyarlardaki yarin yanağı. Kısmetse bir gün, kısmetse hürken kucaklaşmak azmiyle ısırılmaya çalışır Anadolunun kara ekmeği ve Emirgan çayırları hayalinde dolaşılır nasırlı ayaklar diken ve mayın tarlalarının üzerinde. Ve canım İstanbulda hala İngilizler vardır, tarih onlara yazmaktadır henüz zamanı. Dalgalanmaktadır daha yedi milletin bayrağı bin küsur yıllık medeniyetin kalbinde, İstanbulda. Daha çok kızışmamıştır savaş, Anadoluda mermi doldurmaktadır daha kadınlar. Çiftçilikten askerliğe devşirilmektedir kulak derisi güneşten karamış, topukları toprakla yarılmış Anadolunun yağız evlatları. Samsun, Amasya, Sivas, Erzurum, Ankara derken yollarını dolma lastikleriyle tozutmaktadır, keskin mavi gözleri ve kurt bakışlarıyla Selanikli Paşa. Henüz tahterevallinin yükseğindedir bir millet, ağır ağır bağımsızlığının tadı gelmektedir yüreklerinde, milim milim kımıldamaktadır ve bir bassa iman tahtasına o dev kaldıracın, ne tahterevalli kalacaktır, ne saltanat, ne kahpe emperyalizm. Gün saymaktadır Anadolu.
İstanbul sessiz bir sisin içindedir işgalin altında. İnsansı bir nefes alır,güzel, alımlı ve olgun bir kadın gibidir bu şehir. Şimdileri ayakları altında onurunu çiğnettiği Avrupalı insanlar, kendi toraklarında derebeyi barbarları adıyla birbirlerini boğazlarken ortaçağ karanlığında, İstanbul o zaman ki adıyla Constantinapolis kıta Avrupasının medeniyet başkenti idi. Buna Ayasofya şahit, bilimadamları şahit, hanları hamamları şahit. Ve bir devri bitiren Fatih olmasaydı bu şehri İstanbulda belkide yine kendi barbarlıklarından ne Ayasofya varolurdu ne İstanbul. Ne gariptir ki egemenliği bu kez uygarlık maskesine bürünüp gelmişlerdi kazandıkları ilk dünya savaşının ardından. Bu şehiri surken bırakıp, geri dönüşün, medeniyetine medeniyet katan bir ırkın kanını emmenin en kolay yolu yine bu şehre yerleşmek olduğunu iyi biliyorlardı elbet. Şehir işgal altında nefes alamıyordu. İnsanların, özellikle askerlerin büyük bir kısmı Anadoluya geçmiş, oradaki insanları örgütlüyordu, bu şehre hür dönebilmek için. Tüccar kısmı sefaletin kanını emiyor, işbirlikçiler işgalin tadını çıkarıyor, bir avuç vatansever de herşeye rağmen, herkese rağmen mücadele ediyordu.
Beşiktaş 3 yanı saraylarla, bir yanı denizle çevrili bir semttir. Asırlardır olduğu ve asırlarca öyle kalacağı gibi halkla birlikte yaşar bu semt ve semtte halkla içinde barındırır. Halk, başka bir semti sevemeyecekmiş gibi yaşar ve adını yaşatır. Esnaf tüccar olamamıştır, daimi berberleri, fırınları, kasapları, balıkçıları ve bakkalarıyla yaşar insanlar ve böylede mutludurlar. Savaşlar ve işgaller belini bükmüştür esnafın. Mal yoktur, olan malı işleyecek sanatkarlar şimdi şehitlikleri onurlandırmaktadırlar. Tek tük kalan esnaf, karnını doyuracak paraya, loncalardan, ahilikten gelen desturuyla yalnız halkının ihtiyacını görmektedir. Un yokkende ekmek yapabilmelidir bir fırıncı, kösele yokkende uydurmalıdır çocukların ayaklarına birer ayakkabı, kunduracı. Ve deri kokan ve zifti andıran karalıkta, kandil yağı isiyle yan yan örs üzerinde kösele dövmektedir kunduracı. Yan yan dövebilmektedir, çünkü küçükken erik ağacının dalında takılı kalmıştır sağ gözü. Ve bu sebebten alınmamıştır çok istediği askerliğe. Hizmet verememiştir vatanına, yaşıtları yaş bir dal gibi düşerken bayrak uğruna bu topraklara. İçinde hırs kalmıştır kunduracının, gizli gizli talim yapmaktadır yukarıki çayırda filintasıyla ve attığınıda vurmaktadır. Neden diye sorar içinden içinden,
" Yahu, normal insanlarda nişan alıken kısarlar bir gözünü. Rabbim bana zorluk olmasın diye almışken bir gözümü neden bende tutamıyacakmışım cephenin yolunu?"
Kunduracı, bilmektedir bilmesine ama gönlüde buruk kalmıştır bir kere. Silah kullanmadaki marifeti ilede sınırlı değildir kabiliyetleri. Büyükçe bir çizmeden üç ayakkabı çıkarabilir, elbette yokluktan. Birde ne model verirlerse çıkarır kalıbını hemencecik. Beşiktaş futbol takının ilk ayakkabılarının kalıbını eski bir İngiliz mecmuasından çıkarmıştır, hemde beş kuruş almadan. Eski asker çizmeleri versinler yeter diyordu başkana, ben uydurur dikiveririm hepsini. Hakkaten gözlerinde fer, ellerinde biz girmedik yer kalıncaya kadar dikerdi ayakkabıları aşkla. Ve çok severdi Osman Paşa Konağındakiler onu. Yan yan seyrederken sahanın en köşesinden, ortaya yanlarına çağırsalar bile gitmezdi kunduracı, " bende sağ göz yok, burdan bakıncada birşey değişmiyor" diyecek kadarda kendisiyle ve sakatlığıyla barışmıştı.
Mahareti semt sınırını aşmış, işgalci garnizon komutanlarının kulağına kadar gitmişti kunduracının. İlla gelsin bize çizme diksin, dans ayakkabısı çaksın diyorlardı, paraya boğarız, karnın doyar diyorlardı ama o uzun boynundan bir bonuz gibi fırlayan adem almasını gere gere kafasını geriye itip reddediyordu tüm bu teklifleri. " Toprağımı çiğnedikleri ayakkabıları yapacağıma, ayaklarının altına siper olup çiğnetmem onurumu" diyordu. Ama öyle bir zora koştular ki onu bir gece apar topar Beyoğlundaki bir hana götürdüler. İçerisi bir balo salonuna dönüştürülmüştü ve kimseciklerin olmadığı salonda küfürleri çınlıyordu ingiliz generalin. O kocaman ayakalarına geçirdiği Londradan yeni gelen rugan dans ayakkabısı patlamıştı kenarından. Bu halde davetlilerin önine çıkamazdı elbet. Kunduracı Beşiktaştan bir çuval gibi getirilip ayağına serildi generalin. " Dik bunu" dedi tercüman. Omuz silkti kunduracı. İnce ensesinde bir tokat patladı birden. Kafasını çevirdi çevirmesine ama şakağına soğuk bir tabanca dayandığını hissetti. Çıkınından bizini çıkardı. Ruganın yumuşak derisini işleye işleye dikti. Eskini aratmayacak ince ve gizli bir dikişle sihirli bir el dokunmuştu rugana. General cebinden bir gümüş lira çıkartıp fırlattı kunduracıya.kunduracı eline aldı parayı, avuçları ter içinde kalmıştı. Bir çırpıda iki kaşının arasına savurmak geliyordu ya, canda kıymetliydi bir taraftan. Doğruldu, sırtınıdönüp kimselere bulaşmadan karanlığa karıştı. Taksim'e doğru yokuş yukarı tırmanırken avcunda tuttuğu parayla vicdan muhasebesi yapıyordu. Bu parayla ihtiyaçlarını karşılayabilirdi rahatça, yeğenlerine birer çift kışlık ayakkabı malzemesi alabilirdi. Yada Anadoludaki mücadeleye gönderebilirdi, yok, yok gönderilmeyecek kadar küçük bir paraydı. Taksime ulaştığında futbol sahasını gördü. Semtinin takımı Beşiktaşın üzerine giyebileceği doğru dürüst bir forması yoktu. Aklımla bir yaşayayım dedi kendi kendine, akmasa bile damladır diyerek neşeyle indi Beşiktaşa, sabahı zor etti. Gün daha gün ağırmadan Osman Paşa konağında aldı soluğu, kapıda konağın açılması için bekliyeyim diye düşündü ama camdan sızan ışık ilgisini çekti. Ağır ağır yaklaştı cama. Perde aralığından içeri baktı. Büyükçe bir masa etrafında toplanan adamlar hararetli bir şekilde masanın üzerine yaydıkları kağıtlar üzerinde tartışıyorlar, diğer taraftan sigaralarını tüttürüyorlardı. Bir ara masa başındakilerden birinin gözü cama takılınca korkup olduğu yerde sindi. Birkaç saniye sonra kafasına bitmek bilmeyen gecenin ikinci silahı dayanmıştı bile. Bir çırpıda gözleri ve ağzına kuşak geçirildi, bileklerinden domuz bağı vuruldu. Apar topar içeri alındı. Kapının yanına kondu. " Kimmiş" diye ses geldi içeriden, sesi tanıyordu kunduracı.. "Bilmiyorum, İngiliz ajanı olabilir" dedi tepesindeki adam. " Vurun, denize atın" dedi içerideki ses. Kunduracı ecel terleriyle ağzı bağlanmış şekilde çırpınıyor ve inliyordu. Adam kunduracıyı diz çöktürttü eşikte. "Zebanilere selam söyle" dedi ve tetiği çekecekken, kunduracı ağzındaki bağdan kurtuldu. Derin bir nefes alıp "Fuat beyim" diye bağırdı avaz avaz. Adam tetiğin horozunu kaldırdı, tetiğin boşluğunu alırken, Fuat Bey horoz ile iğne arasına soktu baş parmağını. " Dur, bu bizim kunduracı".Korkudan kaskatı kesilmişti kunduracı, ayağa kalkacak dermanı kalmamıştı. O haliyle içeri odaya aldılar onu. Sigara içti, içli, içli. Odadakilere önceki akşam Beyoğlundaki olan bitenleri anlattı. Avcundaki parayı Fuat Beyin eline bıraktı, korkmuş hali üzerindeyken hala dönüp odadan çıkmaya çalıştı. Fuat Bey arkasından dur diye seslenince irkildi. O ana kadar dikkat etmediği yüzlere baktı. Bu yüzler yıllarca Beşiktaşta yüz yüze geldiği insanlardı. Hepsini tanıyordu iyi kötü. Hatta aralarında iyi müşterileride vardı. Kafasında burada neler olup bittiğini çözmeye çalıştı. Sonra bir çakmak çaktı gözlerinde. Bu insanlar, evet bu insanlar....
"Böyle elini kolunu sallayıp çıkamazsın şimdi bu konaktan kunduracı" dedi Fuat Bey. "Bizi birlikteyken gördün ve artık yapacağın bir tercih var. Yada vatan sağolsun deyip kafana kurşunu sıkacaksın, yada yemin edip bizle çalışacaksın". Kunduracının aklı karmakarışık olmuştu. Bunca insan arasında ne işi vardı, yemin etmek neydi, neden kendini öldürmesi gerekiyordu. Kunduracıyı üst kata aldılar. Fuat Bey kahvesini içerken karşısında hazrolda bekleyen kunduracıya uzun bir konuşma yaptı. Fuat Bey'in konuşması bitince eline bir silah tutuşturdular kunduracının. Hayatının en ağar kararını verecekti. Ya şimdi ölecek, yada vatan uğruna çalışıp eninde sonunda ölecekti. Aslında inanılması zor bir imkandı vatanına hizmet edebilemek için. Ama bir gözü kör bir adam, yarım adam sayılırdı. Silahı şakağına dayadı, ha bugün ha yarın , vatan sağolsun diyerek tetiğe asıldı. Asıldı ama hala dimdik ayakta duruyordu. " Helal olsun sana kunduracı" dedi Fuat Bey. " Senin çayırbaşındaki silah atışlarından takip ettiriyordum, mert bir nişancısın ama inandığın değerler uğruna ölümü göze alacak kadar da cesurmuşsun, üstelik silahın dolu olup, olmadına bile bakmadın. Şimdi silahını bayrağın üzerinde duran Kuran'nın üzerine koy ve diyeceklerimi tekrar et"
Kunduracı dükkanına döndüğünde olan bitene inanamıyordu. İçinden bağırmak geliyor, çok hapşırmak isteyipte hapışıramayan bir insanın ağır yükünü çekiyordu içinde. Dükkanı açık bırakıp deniz kenarına koştu ve kafasını suya daldırdıp avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne bir ses duyuldu, nede kimselerde ne yaptığını anladı.
İstanbul sessiz bir sisin içindedir işgalin altında. İnsansı bir nefes alır,güzel, alımlı ve olgun bir kadın gibidir bu şehir. Şimdileri ayakları altında onurunu çiğnettiği Avrupalı insanlar, kendi toraklarında derebeyi barbarları adıyla birbirlerini boğazlarken ortaçağ karanlığında, İstanbul o zaman ki adıyla Constantinapolis kıta Avrupasının medeniyet başkenti idi. Buna Ayasofya şahit, bilimadamları şahit, hanları hamamları şahit. Ve bir devri bitiren Fatih olmasaydı bu şehri İstanbulda belkide yine kendi barbarlıklarından ne Ayasofya varolurdu ne İstanbul. Ne gariptir ki egemenliği bu kez uygarlık maskesine bürünüp gelmişlerdi kazandıkları ilk dünya savaşının ardından. Bu şehiri surken bırakıp, geri dönüşün, medeniyetine medeniyet katan bir ırkın kanını emmenin en kolay yolu yine bu şehre yerleşmek olduğunu iyi biliyorlardı elbet. Şehir işgal altında nefes alamıyordu. İnsanların, özellikle askerlerin büyük bir kısmı Anadoluya geçmiş, oradaki insanları örgütlüyordu, bu şehre hür dönebilmek için. Tüccar kısmı sefaletin kanını emiyor, işbirlikçiler işgalin tadını çıkarıyor, bir avuç vatansever de herşeye rağmen, herkese rağmen mücadele ediyordu.
Beşiktaş 3 yanı saraylarla, bir yanı denizle çevrili bir semttir. Asırlardır olduğu ve asırlarca öyle kalacağı gibi halkla birlikte yaşar bu semt ve semtte halkla içinde barındırır. Halk, başka bir semti sevemeyecekmiş gibi yaşar ve adını yaşatır. Esnaf tüccar olamamıştır, daimi berberleri, fırınları, kasapları, balıkçıları ve bakkalarıyla yaşar insanlar ve böylede mutludurlar. Savaşlar ve işgaller belini bükmüştür esnafın. Mal yoktur, olan malı işleyecek sanatkarlar şimdi şehitlikleri onurlandırmaktadırlar. Tek tük kalan esnaf, karnını doyuracak paraya, loncalardan, ahilikten gelen desturuyla yalnız halkının ihtiyacını görmektedir. Un yokkende ekmek yapabilmelidir bir fırıncı, kösele yokkende uydurmalıdır çocukların ayaklarına birer ayakkabı, kunduracı. Ve deri kokan ve zifti andıran karalıkta, kandil yağı isiyle yan yan örs üzerinde kösele dövmektedir kunduracı. Yan yan dövebilmektedir, çünkü küçükken erik ağacının dalında takılı kalmıştır sağ gözü. Ve bu sebebten alınmamıştır çok istediği askerliğe. Hizmet verememiştir vatanına, yaşıtları yaş bir dal gibi düşerken bayrak uğruna bu topraklara. İçinde hırs kalmıştır kunduracının, gizli gizli talim yapmaktadır yukarıki çayırda filintasıyla ve attığınıda vurmaktadır. Neden diye sorar içinden içinden,
" Yahu, normal insanlarda nişan alıken kısarlar bir gözünü. Rabbim bana zorluk olmasın diye almışken bir gözümü neden bende tutamıyacakmışım cephenin yolunu?"
Kunduracı, bilmektedir bilmesine ama gönlüde buruk kalmıştır bir kere. Silah kullanmadaki marifeti ilede sınırlı değildir kabiliyetleri. Büyükçe bir çizmeden üç ayakkabı çıkarabilir, elbette yokluktan. Birde ne model verirlerse çıkarır kalıbını hemencecik. Beşiktaş futbol takının ilk ayakkabılarının kalıbını eski bir İngiliz mecmuasından çıkarmıştır, hemde beş kuruş almadan. Eski asker çizmeleri versinler yeter diyordu başkana, ben uydurur dikiveririm hepsini. Hakkaten gözlerinde fer, ellerinde biz girmedik yer kalıncaya kadar dikerdi ayakkabıları aşkla. Ve çok severdi Osman Paşa Konağındakiler onu. Yan yan seyrederken sahanın en köşesinden, ortaya yanlarına çağırsalar bile gitmezdi kunduracı, " bende sağ göz yok, burdan bakıncada birşey değişmiyor" diyecek kadarda kendisiyle ve sakatlığıyla barışmıştı.
Mahareti semt sınırını aşmış, işgalci garnizon komutanlarının kulağına kadar gitmişti kunduracının. İlla gelsin bize çizme diksin, dans ayakkabısı çaksın diyorlardı, paraya boğarız, karnın doyar diyorlardı ama o uzun boynundan bir bonuz gibi fırlayan adem almasını gere gere kafasını geriye itip reddediyordu tüm bu teklifleri. " Toprağımı çiğnedikleri ayakkabıları yapacağıma, ayaklarının altına siper olup çiğnetmem onurumu" diyordu. Ama öyle bir zora koştular ki onu bir gece apar topar Beyoğlundaki bir hana götürdüler. İçerisi bir balo salonuna dönüştürülmüştü ve kimseciklerin olmadığı salonda küfürleri çınlıyordu ingiliz generalin. O kocaman ayakalarına geçirdiği Londradan yeni gelen rugan dans ayakkabısı patlamıştı kenarından. Bu halde davetlilerin önine çıkamazdı elbet. Kunduracı Beşiktaştan bir çuval gibi getirilip ayağına serildi generalin. " Dik bunu" dedi tercüman. Omuz silkti kunduracı. İnce ensesinde bir tokat patladı birden. Kafasını çevirdi çevirmesine ama şakağına soğuk bir tabanca dayandığını hissetti. Çıkınından bizini çıkardı. Ruganın yumuşak derisini işleye işleye dikti. Eskini aratmayacak ince ve gizli bir dikişle sihirli bir el dokunmuştu rugana. General cebinden bir gümüş lira çıkartıp fırlattı kunduracıya.kunduracı eline aldı parayı, avuçları ter içinde kalmıştı. Bir çırpıda iki kaşının arasına savurmak geliyordu ya, canda kıymetliydi bir taraftan. Doğruldu, sırtınıdönüp kimselere bulaşmadan karanlığa karıştı. Taksim'e doğru yokuş yukarı tırmanırken avcunda tuttuğu parayla vicdan muhasebesi yapıyordu. Bu parayla ihtiyaçlarını karşılayabilirdi rahatça, yeğenlerine birer çift kışlık ayakkabı malzemesi alabilirdi. Yada Anadoludaki mücadeleye gönderebilirdi, yok, yok gönderilmeyecek kadar küçük bir paraydı. Taksime ulaştığında futbol sahasını gördü. Semtinin takımı Beşiktaşın üzerine giyebileceği doğru dürüst bir forması yoktu. Aklımla bir yaşayayım dedi kendi kendine, akmasa bile damladır diyerek neşeyle indi Beşiktaşa, sabahı zor etti. Gün daha gün ağırmadan Osman Paşa konağında aldı soluğu, kapıda konağın açılması için bekliyeyim diye düşündü ama camdan sızan ışık ilgisini çekti. Ağır ağır yaklaştı cama. Perde aralığından içeri baktı. Büyükçe bir masa etrafında toplanan adamlar hararetli bir şekilde masanın üzerine yaydıkları kağıtlar üzerinde tartışıyorlar, diğer taraftan sigaralarını tüttürüyorlardı. Bir ara masa başındakilerden birinin gözü cama takılınca korkup olduğu yerde sindi. Birkaç saniye sonra kafasına bitmek bilmeyen gecenin ikinci silahı dayanmıştı bile. Bir çırpıda gözleri ve ağzına kuşak geçirildi, bileklerinden domuz bağı vuruldu. Apar topar içeri alındı. Kapının yanına kondu. " Kimmiş" diye ses geldi içeriden, sesi tanıyordu kunduracı.. "Bilmiyorum, İngiliz ajanı olabilir" dedi tepesindeki adam. " Vurun, denize atın" dedi içerideki ses. Kunduracı ecel terleriyle ağzı bağlanmış şekilde çırpınıyor ve inliyordu. Adam kunduracıyı diz çöktürttü eşikte. "Zebanilere selam söyle" dedi ve tetiği çekecekken, kunduracı ağzındaki bağdan kurtuldu. Derin bir nefes alıp "Fuat beyim" diye bağırdı avaz avaz. Adam tetiğin horozunu kaldırdı, tetiğin boşluğunu alırken, Fuat Bey horoz ile iğne arasına soktu baş parmağını. " Dur, bu bizim kunduracı".Korkudan kaskatı kesilmişti kunduracı, ayağa kalkacak dermanı kalmamıştı. O haliyle içeri odaya aldılar onu. Sigara içti, içli, içli. Odadakilere önceki akşam Beyoğlundaki olan bitenleri anlattı. Avcundaki parayı Fuat Beyin eline bıraktı, korkmuş hali üzerindeyken hala dönüp odadan çıkmaya çalıştı. Fuat Bey arkasından dur diye seslenince irkildi. O ana kadar dikkat etmediği yüzlere baktı. Bu yüzler yıllarca Beşiktaşta yüz yüze geldiği insanlardı. Hepsini tanıyordu iyi kötü. Hatta aralarında iyi müşterileride vardı. Kafasında burada neler olup bittiğini çözmeye çalıştı. Sonra bir çakmak çaktı gözlerinde. Bu insanlar, evet bu insanlar....
"Böyle elini kolunu sallayıp çıkamazsın şimdi bu konaktan kunduracı" dedi Fuat Bey. "Bizi birlikteyken gördün ve artık yapacağın bir tercih var. Yada vatan sağolsun deyip kafana kurşunu sıkacaksın, yada yemin edip bizle çalışacaksın". Kunduracının aklı karmakarışık olmuştu. Bunca insan arasında ne işi vardı, yemin etmek neydi, neden kendini öldürmesi gerekiyordu. Kunduracıyı üst kata aldılar. Fuat Bey kahvesini içerken karşısında hazrolda bekleyen kunduracıya uzun bir konuşma yaptı. Fuat Bey'in konuşması bitince eline bir silah tutuşturdular kunduracının. Hayatının en ağar kararını verecekti. Ya şimdi ölecek, yada vatan uğruna çalışıp eninde sonunda ölecekti. Aslında inanılması zor bir imkandı vatanına hizmet edebilemek için. Ama bir gözü kör bir adam, yarım adam sayılırdı. Silahı şakağına dayadı, ha bugün ha yarın , vatan sağolsun diyerek tetiğe asıldı. Asıldı ama hala dimdik ayakta duruyordu. " Helal olsun sana kunduracı" dedi Fuat Bey. " Senin çayırbaşındaki silah atışlarından takip ettiriyordum, mert bir nişancısın ama inandığın değerler uğruna ölümü göze alacak kadar da cesurmuşsun, üstelik silahın dolu olup, olmadına bile bakmadın. Şimdi silahını bayrağın üzerinde duran Kuran'nın üzerine koy ve diyeceklerimi tekrar et"
Kunduracı dükkanına döndüğünde olan bitene inanamıyordu. İçinden bağırmak geliyor, çok hapşırmak isteyipte hapışıramayan bir insanın ağır yükünü çekiyordu içinde. Dükkanı açık bırakıp deniz kenarına koştu ve kafasını suya daldırdıp avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne bir ses duyuldu, nede kimselerde ne yaptığını anladı.