PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Güven TANER


Bülent Girgin
02-06-2008, 09:21
Güven Taner,06.02.2008

Görünmez adamlar ve görünen popo!
Ertuğrul Sağlam uzun araştırmalar, soruşturmalar, çalışmalar ve koşuşturmalardan sonra getirttiği Diatta ile Higuain’i hemen sahaya sürememişti. Bu yabancılara kuşku ile bakanlara, ‘Yakında onların ne olduklarını göreceksiniz!’ savunmasını yapmıştı.

Sağlam’a, kurtarıcı menajer Sinan Engin de katılmıştı: ‘Yakında göreceksiniz!’

Göremedik!

Belli ki ‘ görünmez adam’ getirmişlerdi!

Sonra Sinan çıktı, ‘Bu adamları yedek olarak getirdikti zaten. Bizde onların asılları var!’ dedi.

Yedik gibi yaptık o günlerde. Yapıcı görünmek için...

Çok geçmeden anlaşıldı ki onca zamanda yürüttükleri araştırmayı, soruşturmayı laf ola beri gele yapmışlar.

Ocak ayı sonunda bu kez Drpiç diye bir ‘bilinmez’ isim düştü gündeme! Tello gündem olduğunda da onu tanımıyordu kimseler. Belki de Drpiç yeni bir Tello idi!

Yeni bir büyük yanlışa düşmeyi, adamın seyirciye eşofmanını sıyırarak yaptığı popo gösterisi görüntülerinin ortaya çıkması önledi. Bu durum hareketi yaptığı ülkenin kültüründe geçiştirilecek bir davranış olabilirdi ama bizde yapılırsa bol cezayı gerektirirdi. Drpiç ilk maçın bir yerinde sinirlenip kaideyi sergilese ne olurdu? O kovulurdu. Ne var ki, yanı sıra onu oynatmak ihtiyacında olan Beşiktaş’ın da bir adamı eksilir, canı yanardı.

Takke düştüğünde kelin görünmesi gibi, eşofman sıyrıldığında popo görününce kıl payı yanlıştan kurtuldular!

Acaba Drpiç bu yolla eğlence yaratılarak seyirci çekmek için alınmış olabilir miydi!

Sadede gelelim: Görüyorsunuz değil mi bir adamı ne kadar üstün körü araştırıp alıyorlar? Temmuz transferinin hatalarını düzeltmek için göreve getirilen menajer aylarca arayıp tarayıp, ta ara transferin biteceği gün, kendilerinin bile kabullenemeyeceği birini buluyor. EZBERE iş yaptıklarının net belgesidir bu. Enerjinizi iş yerine laf üretmeye harcarsanız böyle olur. Sade vatandaşın iki dakikada bulduğu görüntüden sizin haberiniz bile olmaz. Ciddi yönetilen bir kurumda böyle bir transferi gerçekleştirmeye kalkışanlar işlerinden olurlar. Bizde maaşına zam alır!

Umarım Gordon Schildenfeld Tello gibi iyi çıkar! Yaşı küçük. Beşiktaş onu iki yılda bir dünya yıldızı çizgisine yükseltebilir! Ya da sezon sonunda zararına katlanıp gönderecek yer arar... İkisi de olabilir. Çünkü her şey rastgele!

Nihal Aslan
02-06-2008, 11:24
Acaba Drpiç bu yolla eğlence yaratılarak seyirci çekmek için alınmış olabilir miydi!

ne gereksiz bir yazı bu böyle böyle adamların yazılarını okumam ve begenmem

Bülent Girgin
02-06-2008, 11:31
Acaba Drpiç bu yolla eğlence yaratılarak seyirci çekmek için alınmış olabilir miydi!

ne gereksiz bir yazı bu böyle böyle adamların yazılarını okumam ve begenmem

konuyu anlamadin heralde nihal :D istersen bir daha oku.

Ezel Özsipici
02-06-2008, 15:49
Umarım Gordon Schildenfeld Tello gibi iyi çıkar!

inşallahhh...

Ayşegül Alparslan
02-06-2008, 17:09
ya ne kadar uzattılar bu olayı ben hatırlıyorum bir zamanlar fenerli bir futbolcuda yapmıştı aynı hareketi vurduğu top kaleye gitmeyince o zaman bişey olmadı da şimdi ne oluyor allah allah iyiki bi almaya kalktık

Mehmet Erhan
02-06-2008, 17:42
ya ne kadar uzattılar bu olayı ben hatırlıyorum bir zamanlar fenerli bir futbolcuda yapmıştı aynı hareketi vurduğu top kaleye gitmeyince o zaman bişey olmadı da şimdi ne oluyor allah allah iyiki bi almaya kalktık

dediğin gibi ayşedeniz adamı almaya kalktık böyle oldu...ya alsaydık ne olacaktı acaba... :( kaldıki o malum hareketi yapanda drpiç değil bi başka futbolcuydu...drpiç sadece orta parmağını gösterdi... orasını burasını açmadı...kolpa basın yine yapıyor yapacağını... :@

Şule Artarlar
02-06-2008, 18:43
Görüyorsunuz değil mi bir adamı ne kadar üstün körü araştırıp alıyorlar?

Bunun üstüne yorum yapılmaz sanırım..

Bülent Girgin
02-10-2008, 11:29
Güven Taner, 10.02.2008

Papaz bu kez pilavı yemedi

Kayserispor için Beşiktaş önemli rakipti. Öncelikle ‘büyük takım kimliği’ taşıyordu ve şampiyonluk yarışı yapıyordu. Ayrıca Kayserispor’un Avrupa’ya çıkabilmek için geçmek durumunda olduğu ilk rakipti.

Belki bunlardan belki teknik adamın verdiği motivasyondan çok gergindi ev sahibi. Aydın, Ali Turan, Ragıp gibi sert oyuncular kavgaya hazırdılar sanki. Ve Kayserispor orta alanda faulle rakip bozmayı artık oyun ilkesi haline getirmiş. Hakem yetersiz kalır yer ise seri biçimde uygulamaya sokuyorlar.

Beşiktaş, böyle zorlu bir rakip karşısında yaralı idi. Düne kadar kadro sıkıntısı çektiğinde zorluk derecesi düşük maçlar oynamıştı. Geriye düşse bile öne geçebilmekteydi. Dün durum farklıydı. En önemli taşıyıcı direk Cisse sakattı! Bobo ısınırken sakatlandı! Ve de yerine konan adam, Nobre, hafta içinde gripten yatarak güç kaybı yaşamıştı!

Zor bir rakibe karşı, orta alanda sert oyuna gelemeyen Rico ile Delgado birlikte görev aldılar. Bir de S.Özkan vardı aralarında. Futbol mantığı olmayan biri. Beşli orta alanın göbeği böyle kurulunca doğru dürüst ne hücum oldu ne savunma. Geri çabuk dönemediler, hücumda çoğalamadılar.

Bir de hakem faktörü vardı. Demirlek formsuzdu dün. Beşiktaş’ın faul olduğuna hükmettiği hareketlerinden Kayseri yaptığında ses etmedi! Onun yanlı değerlendirmeleri tedirgin ederek ve sinirlendirerek Beşiktaş’ı olumsuz etkiledi.

İlk yarı sonunda gol yiyen Beşiktaş ikinci yarıda 4-4-2’ye dönüp çift forvetle oynamaya girişti. Holosko öne çıktı, S.Özkan sağa geçti, Rico-Delgado ikilisi göbekte göreve devam ettiler. Hücum kalabalığı sağlandı ama rakibe de hücum kolaylığı doğdu. Tolunay Kafkas açılan Beşiktaş’a karşı Cangele’nin yerine Gökhan Ünal’ı sahaya sürdü.

Tello 70. dakikada ikinci kez elle oynadı diye sarı kartla oyun dışı kaldı. Beşiktaş 10 kişi ile aldığı risk sınırlarını genişletip aynı oyun ilkesi ile oynamayı sürdürdü. Ve papaz bu kez pilavı yemedi.

Hasret Ergül
02-13-2008, 08:05
http://www.stargazete.com/resimler/yazarlar/guventanerv.jpg


Beşiktaş Süper Ligde 10 Kasım 2007’den bu yana yenilmiyordu. 8 maçta 1 beraberliği, 6’sı peş peşe kazanılmış 7 galibiyeti vardı. Üç ay sonra ilk yenilgisini Kayserispor karşısında aldı.

Bu üstün verimlilik gücü gösterdiği dönemdeki rakiplerine bakalım: G.Oftaş (1-0), Rize(1-1), Bursa(1-0),A.Gücü(3-1), V.Manisa(2-1), Konya (2-1),K.Paşa(4-2), G.Antep (3-1).

Beşiktaş’ın Kayseri yenilgisine değin geçtiği son üç aylık dilimde gösterdiği verim gücü sonuçlara baktığınızda elbette ‘süper!’ Maçların zorluk derecelerine göre, sıradan...

Şimdi ligin ilk yarısındaki bu yüksek üretimli dilimden önceki 6 maça bakalım: G.Saray (1-2), G.Birliği (1-0), Trabzon (3-2), İBB (0-0), F.Bahçe(1-2), Sivas (1-2)... İki galibiyet, bir beraberlik ve üç yenilgi ile 18 puanlık bir yarış bölümünde 11 puanlık kayıp!

Beşiktaş bu sırat köprüsüne mart başında yeniden girecek.

O köprüde yitirmesi olası çok sayıda puanın kredisini şimdiden toplamış olmalıydı. Gelin görün ki o işi başaracak verimlilik düzeyinden uzaklaştı! Ligin ilk yarısında, sıralamada üstündeki üç takıma da (G.S,FB,Sivas) yenilmişti. Peşindeki Kayseri ile berabere kalmıştı. Şimdi ona da yenildi!

Üstün form göstermesi gereken bir dönemde Kupa’da da Rize’ye bir kez daha kaybetti!

Kartal şu sıra zirveden 5 puan aşağıda uçuyor. Zorlu marta girene değin önünde Ankaraspor ve Denizli(D) ile lig, Rize ile Kupa maçı var. Sonra ver elini sırat köprüsü; Galatasaray, G.Birliği (D), Trabzon, İBB (D), Fenerbahçe, Sivasspor (D) maçları.

Ve teknik direktör Sağlam, ‘puan farkını kapatırız’ demekte!

Çizdikleri tabloya göre hocanın söylemi ne denli inandırıcı?

İkinci başkan Levent Erdoğan da ‘ kız gibi oynuyoruz’ diyor! Doğru tanı. Ancak önemli olan bunun nedeninin farkında olmak. Gerekçe, orta alan gücü olmadığı için takımca savunma yapmayı becerememektir.

Rico o maçta bir rekor kırıp 93 kez topla buluşmuş. Yani oyunu 93 kez durdurmuş! İsabetli pas oranı da yüksek; ama ileri doğru attığı (Tello’ya) attığı tek top var!

Sağlam, orta alan üretkenliğini sürekli kılamaz ise Beşiktaş mart ayında ilk dördün içinden de düşer. Artık isme, süse bakmamalı, Rico’nun yerine gençleri koymaktan kaçmamalı.

Bülent Girgin
02-13-2008, 08:35
simdi bazilari kizacaklar bu yaziya ama yazilanlarin hepsi gerçek

Mehmet Erhan
02-13-2008, 11:40
yazılanar doğru fakat bi takım büyük maç kazanamıyorsa zaten şampiyonluğu da hak etmiyor demektir...yapılması gereken ilk yarıda puan kaybettiği büyük maçları almak ve şampiyon olmak...

Bülent Girgin
02-13-2008, 11:47
yazılanar doğru fakat bi takım büyük maç kazanamıyorsa zaten şampiyonluğu da hak etmiyor demektir...yapılması gereken ilk yarıda puan kaybettiği büyük maçları almak ve şampiyon olmak...

ve buna kayseri maçiyla basladik :( önümüzdeki 4 maçta ne olacagi belli olacak.

Adnan Direnç
02-13-2008, 11:55
sivası yenelimm şampiyonuzz :) nasılsa fneere gayseye takarız evimizde :)

Bülent Girgin
02-20-2008, 08:00
http://www.bjkhaber.net/thumbnail.php?gd=2&src=resims/haber/genel/13003507_1.jpg&maxw=350

Beşiktaş teknik direktörü Ertuğrul Sağlam, zorlu kış koşulları altında oynanmakta olan maçta takımı 2-0 önde iken, en sert mücadele veren adamı Nobre’yi 72.dakikada sahadan çıkardı. Yerine futbolu yumuşak yorumlayan, topu ayağında tutarak kendi takımı kadar karşı takımı da rahatlatan, top kazanma çabası göstermeyen Ricardinho’yu oyuna aldı!

Galatasaray teknik direktörü Karl Heinz Feldkamp, uzun bir sakatlık dönemi geçirdikten sonra, fizik gücünü kazanamadığı için, Beşiktaş’taki Rico’nun yurttaşı ve ondan çok daha günün futboluna yakın çok ünlü adamı Lincoln’ü takıma koymuyor!

Sağlam birkaç yıllık teknik adam, Feldkamp nerede ise Sağlam’ın yaşı kadar süre bu işi yapmış. Çok farklı deneyim sürelerine sahipler.

Feldkamp sakatlığının etkisinde henüz fizik güç yeterliliği kazanmadığı için, üstün fizik güç ile desteklenen bir ‘takım oyunu kimliği’ kazanmış Galatasaray’ın yakaladığı olumlu gelişmeyi; top ustası da olsa, yavaş oynayan biri ile durdurmak istemiyor. Takımı Lincoln’ün düzeyine indireceğine, Lincoln’ün takımın yanına yükselmesini bekliyor. Yükselmez ise belki de ‘birlikte koşarak’ üreten Galatasaray’a onu hiç koymayacak.

Ertuğrul Sağlam, önde basarak, olabildiğince topluca koşarak maçın akışına egemen olmuş ve 2-0 öne geçmiş takımını; kar yağışı altında, buzlu zeminde büyük bir fizik güç harcayarak ve istekle rakibe etkili baskı uygulayan adamını çıkarıp, yerine yürüyerek oynayan adamı koyarak durduruyor! Ertuğrul’u Beşiktaş’a uygun gördüm; ama epey zaman geçmesine karşın hálá kendisini geliştirmediğini de görmekteyim.

Onda eski futbol kafası var. Bizde alışkanlıktır: ‘Adam ayağında topu tutsun!’ isteriz. Tek adamla ayakta top tutarak takımı dinlendirme, zaman çalma gibi yollarda yürümek eskidendi. Bu şekilde tempoyu düşürdüğünüzde rakibinizi rahatlatıyor, üstünüze gelmesine izin veriyorsunuz. Topu daha kolay kazanmasına şans tanıyorsunuz. En kolay kazanılan top, tek kişinin beklettiği toptur. Günümüz futbolunda topun ‘bir adamda’ değil, ‘takımda’ kalması ilkesi güdülür ki tempo düşmesin. Bir teknik adam bunu bilir ve bunu öğretip, benimsetir.

Ertuğrul ise hálá Brezilya ulusal takımı ile son iki dünya kupasına katılmış ama artık o çizgisini yitirmiş Rico’nun adını kullanıyor. Ününü bir yana koyup, neyi nasıl yaptığına, yapamadığına bakmalı.

Ona daha önce Ricardinho’nun yerine Aydın’ı önermiştim. Fena mı oldu!

Nihal Aslan
02-20-2008, 09:56
yorumsuz .....sevmedıgım begenmedıgım takımlarla ne dıe karsılastırısın kı sen besıktası gs kım teknıkdırektoru kım ertugrulun yası kadar bu ısı yapmıs eeeeee madem yaptı ne dıe aynı durumdayız acık ara önde goturseya yarısı :@

Özkan Yeşil
02-20-2008, 18:29
Neden rakip takımla bizi karşılaştırma gereği duymuş anlam veremedim.Ertuğrul Hoca Nobre yi oyundan alarak kendi bildiğini yapmıştır hala bazıları nasıl alır oyundan takım o çıkınca hücumda zayıfladı vs vs. bi sürü kelime oyunları.Yanlışıyla doğrusuyla Ertuğrul Sağlam ın hocalığı tartışılır ama onun gibi bir adam daha gelmez. Artık hoca değişikliğine gidicek durumumuz da yok.

Bülent Girgin
02-20-2008, 18:34
Neden rakip takımla bizi karşılaştırma gereği duymuş anlam veremedim.Ertuğrul Hoca Nobre yi oyundan alarak kendi bildiğini yapmıştır hala bazıları nasıl alır oyundan takım o çıkınca hücumda zayıfladı vs vs. bi sürü kelime oyunları.Yanlışıyla doğrusuyla Ertuğrul Sağlam ın hocalığı tartışılır ama onun gibi bir adam daha gelmez. Artık hoca değişikliğine gidicek durumumuz da yok.


yazidaki konu ertugrulun adamligiyla ilgili degil,yazinin konusu ertugrulun besiktasin antrenörü olabilecek kapasitesi varmi yokmu?ve yaptigi hatalar.iyi adam olmaklada iyi bir antrenör olunmuyor maalesef :( istersen yazinin tamamini bir kez daha oku lütfen.
selamlar

Bülent Girgin
02-22-2008, 08:02
Menajer Sinan Engin, sakat olan Bobo, Nobre ve Delgado’ya ‘ Size çok ihtiyacımız var, iyileşin!’ demiş!

Ya haber ya söylem arızalı!

Sinan Engin’e ‘ Çok konuşuyor’ diye tepki gösteriyorum ama onun sakat oyuncuya ‘maçımız çok önemli, iyileş!’ emri verecek kadar düşünme yoksunu olduğuna inanmıyorum.

Burada bir ‘ haberi sunma’ özensizliği var gibi geliyor. Haberden şunu anlamam gerektiğini düşündüm: ‘Adamların ufak tefek arızaları var, oynamaları kendilerine zarar vermez ama Beşiktaş’a katkı yapar.’ Sinan onlara böyle yaklaşmıştır.

Peki, üç adam olmaz ise Ertuğrul Sağlam takımı nasıl çıkarmalı sahaya?

Onun ilk aklına gelen Ricardinho ile oynamaktır. Bundan önce hep böyle yaptığı için aklıma ilk gelen bu. Rico’nun kariyeri takıma ilk onun konmasını gerektirir. Oysa bakılması gereken, adamın bugünkü verim gücünün ne olduğudur. Bugün, maç boyunca bir-iki üretken pas ya yapan ya yapmayan ve topu çok bekleterek rakibine rahatlama şansı yaratan bir oyuncu görmekteyiz artık.

Sağlam, geleceği olan oyuncuları Kayseri’de iken daha iyi görmekteydi. Beşiktaş’a geldi, değişti. Bunun Sinan Engin etkisinden kaynaklandığını sanıyorum.

İşte tam sırası... Eğer Delgado, Bobo, Nobre yoksa Holosko’nun yanına Batuhan’ı koyarak; Batuhan’ı önde tutup, Holosko’yu gezdirerek oynatabilirsiniz. Ortada ‘Ali, Cisse, Tello, Aydın’ dörtlüsü oynar.

Bu takımın içine Rico’yu koyarsanız ve adam bu yılki formu ile oynarsa lig şampiyonluğu yarışını Denizli’de bırakabilirsiniz. Bunu da ‘napalım kader’ deyip geçiştiremezsiniz. Bunun adı, ‘görüş gücü zayıflığı’ olur.

l Ve bir doğru

Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Başkanı Hülya Gülbahar, Beşiktaş 2. Başkanı Levent Erdoğan’ın ‘Bayan takımı gibi oynadık’ demecine tepki gösterdi: ‘Küfürbaz avı başlatan Demirören’i aynı hassasiyeti, kadınları aşağılayanlara da göstermeye davet ediyoruz’ dedi.

Erdoğan’ın söylemini ‘aşağılama’ olarak algılamış!

Konuyu açtığım hanımlar, ‘Kadının fiziksel gücünün, doğanın gereği erkekten daha az olduğu’ gerekçesiyle alınmadıklarını söylediler.

KA-DER biraz dikkatli olmalı. Bu mantıkla ortaya çıkarlarsa, adamı, kadın adayları desteklememeye iter!

Mantık kullanarak Erdoğan’a tepki vermediği için başkan Demirören’i kutluyorum. Fırsat bulduğumda böyle şeyler de yaparım bilirsiniz.

Güven Taner

Bülent Girgin
02-28-2008, 07:46
‘Beşiktaş bayanlar gibi oynuyor’ dendiğinde, hanımların kızma nedeni sanırım yanlış anlaşılıyor. Onlar, ‘Biz daha sert mücadele ediyoruz’ diye bozulmuş olmalıar. Hadi benzetmeyi biraz değiştirelim: Beşiktaş, ‘Bugün git, yarın gel’ diyen tembel eski memurlar gibi mücedele etti dün. 1-0 geriden başladıkları bir rövanş maçıydı bu. Önce gol bulmaları gerekti. Oysa yavaş, inançsız ve isteksizdiler. Sakatlar ve cezalılar, önce savunmayı vurdu. Dün maça başlayan geri dörtlü, zorlama, zorunlu bir dörtlüydü... Yetmiyor gibi 15. dakikada Cisse’nin, 31. dakikada da Gordon’un sakatlanmaları ile maç içinde iki kez daha değişim yaşadı. Savunma ve orta alan sıkıntısı olan bir takımın 9 hücumcusu, ileride ranstlantıya kaldı tabii.

Delgado, faul almama özeni ile oynarken yine çok kötü pas yaptı. Futbol, onunki gibi yumuşak oynanmaz. Görmediği yere top atarak da oynanmaz; ama Delgado, böyle oynuyor! Aslında oynuyor gibi yapıyor. Bu tipler çok şanslı. Arada bir-iki top attılarmı kral ilan ediliyorlar. İkinci golün asistini yapması onu aklamıyor.

Beşiktaş’taki bu mülayim halin bireysel olarak sorgulanması, asıl eleştiri hedefinden bizi şaşırtmamalı. Kupanın ucundan tutacağın, ligde şampiyonluk şansını arttıracağın bir dönemde böyle yürümeyen bir takımın hesabını teknik direktöre sormak gerekir.

Beşiktaş, dün elendi. Bunun tek sorumlusu, kendi içinde bulunduğu durumdur. Eğer doğru teşhisler yapılmaz ise zorlu bir etabın yaşanacağı mart ayında lige de havlu atılır.

Hakem de Beşiktaş kadar formsuzdu. Özellikle faul ölçümleri ve avantaj uygulamalarında hatalar yaptı. Zaman çalmalara, kötü niyetli faullere hoş görüyle yaklaştı. Yardımcısı yakalamasaydı Beşiktaş’ın bir golünü de vermeyecek ve sert elşetrilere hedef olacaktı.

Bülent Girgin
02-29-2008, 08:11
http://www.stargazete.com.tr/resimler/yazarlar/guventaner.jpg

Ali Tandoğan cezalı, Gökhan Zan sakat olunca, Ertuğrul Sağlam, zorunlu olarak ‘İ.Toraman, İ.Kaş, Gordon, İ.Üzülmez’ gibi bir geri dörtlü ile girişti oyuna. Kalede de Hakan vardı. Yılın 38. resmi maçında ilk kez bir araya gelen bu beşli, telafisi olmayan bir maça çıktılar!

Kaş ile Gordon ilk kez birlikte oynamaktaydılar! 15 dakika geçti, orta alanın temel direği Cisse sakatlandı, yerine Baki alındı! İ.Toraman Cisse’nin görevine, Baki de savunmanın göbeğine Gordon’un yanına, Kaş savunmanın sağına kaydı!

15 dakika daha sonra Gordon’un gözünde arıza oluştu. O çıktı orta sahaya Rico sürüldü! Toraman geri ortaya çekildi. Savunmada kurgu üçüncü kez değişti!

Bu ve buna paralel orta alan kurgusu değişimlerin oluştuğu dönemde Beşiktaş eski memurlar gibi oynamaktaydı zaten. Kimse işini yapmanın isteği içinde değil gibiydi.

Beşiktaş’taki sorun takım kurmaktan ötedeydi. ‘Yaptıkları işin, taşıdıkları sorumlulukların farkında olmadan savaşım vermekti!’ Oysa eleme maçlarının ilkini 1-0 yitirmiş bir takım, öncelikle durumu eşitlemenin çabasını harcamalı; tempolu, istekli, üretken bir savaşıma girişmeliydi.

Bunu sağlayacak olan da teknik direktör Ertuğrul Sağlam’dır. Görevi budur. Ona yardım edecek olan de menajer Sinan Engin’dir. Onların havaları yerinde ama takımın hiç havası yok.

Ve ilginçtir Sağlam bunun farkında. Bakın maçtan sonra ne dedi: ‘İkinci yarıda çok etkiliydik. Oysa maçın başında böyle oynamalıydık. Bu güç bizde var!’

Sağlam doğru söylüyor da; sorunları giderme görevinin onda olduğunu unutuyor. Ya da saptadığı hatayı gidermeyi başaramıyor.

Peki neden?

Ertuğrul’un güveni kırık. Beşiktaş’a gelirken çok önemli gördüğü futbolcularla çalışmaya başladığında ve aralarına kendi görüşüne göre istediği adamları kattığında, her yaptığı ile üstün verim gücü yakalayacağına inandı ama yanıldı. Sinan Engin’in varlığı da Ertuğrul’un yeni kazanmaya çalıştığı özgüvenini kırdı. Kimi oyuncuların, Sinan’ın ‘gözdağı veren’ tavırla konuşmasından, yanı sıra ödemelerin gecikmelerinden çok rahatsız olduğu ve bunun da verimi olumsuz etkilediği de biliniyor.

Kupa hayali bitse de lig umudu tüm gücüyle ayakta... O fırsat da kaçmadan başkan bu gerçekleri görmeli.

Bülent Girgin
03-03-2008, 08:54
Galatasaray’ı yenmek ve hatta beraberlik Beşiktaş için umut yolculuğunu ; yenilmek pes etmekti.

İki takımda da eksikler vardı. Ancak Galatasaray bunları göğüsleyebilecek durumdaydı. Beşiktaş ‘ta bu iş zordu. Ertuğrul Sağlam savunma göbeğinde Baki’ye güvenmiş, İbrahim Toraman’ı, sakat Cisse’nin orta alan görevine sürmüştü.

Takım kurulmuştu ama bir önemli eksik vardı. Galatasaray’ın haftalar önce yakaladığı inanç ve takımca mücadele etme isteği Beşiktaş’ta da olmalıydı.

Açığı ancak bu istekle kapamak olasıydı. Beşiktaş ayağına gelmiş fırsatı kullanmalı, canına dişine takmalıydı. Ligi kazanma yolculuğunda ilk gerekli şey Cim-Bom’u yenmekti. Bundan daha öte bir itici güç olur mu?

Beşiktaş hemen belli etti ki maça iyi konsantre olmuştu. Kendini vererek, Galatasaray’ın temposuna karşılık vererek, savaşım gücünden yılmayarak kendine güven duyarak asıldı maça.

Toraman orta alanda sırıtmadı. İyi savaştı. Topu kesmede daha iyiydi ama oyuna verişlerde Cisse çizgisinde değildi. Ne var ki Delgado da onun gibiydi. O biraz iyi zamanlamalı top kullansa Beşiktaş daha etkili olurdu.

Maçın ilk yarısının ilk tehlikesini Baki kısa pas yaparak kendi kalesinde yarattı. Beşiktaş’ın gol kokusu yayan ilk vuruşunu da 40. Dakikada Ali yaptı. Onu Tello’nun vuruşu izledi. Bu pozisyon kısırlığının nedeni iki takımın da birbirini yeterince kontrol edebilmesiydi.

Delgado yeterli destek veremediği için Galatasaray orta alanda çoğu zaman daha çok adamla oynayabildi ve daha iyi organize olabildi. Beşiktaş tempo ile, çabuklukla baskı kurup golü bulduktan sonra Galatasaray’ın risk aldığı dönemde rakibinin üstünlüğünü kırdı, daha net pozisyonlar üretti. Ne var ki diz dövdürecek kötü vuruşlarla bunların hakkını veremedi.

Beşiktaş’ın dünkü kazancı taktım bütünlüğünü, çalışkanlığı, inancı ve güveni yakalamış olmasıydı. Bunu sürdürürse önündeki tüm zorlukları yener.

Bülent Girgin
03-07-2008, 08:23
Fenerbahçe son iki yılın UEFA Kupası sahibi, İspanya Ligi’nin önde gelen takımı Sevilla’yı eleyerek Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale yükseldi...

Galatasaray bu çaptaki bir Fenerbahçe’yi, daha bir hafta önce yenip FTK’nın dışına itmiş, Kupa’nın kulpundan tutmuştu.

Beşiktaş, Sevilla’yı eleyen Fenerbahçe’yi yenen Galatasaray’ı devirip, Süper Ligde liderliğe oturdu!

Sivasspor zirveye yapışık. Kayserispor asıl hedefi Kupa’ya kavuşmanın umudunu dipdiri ayakta tutuyor!

Bu yıl futboldan beklentisi olanların hemen tümü şu sıralarda umut tarlalarında koşturuyor.

Bir tek Trabzonspor başlangıçtaki amacından uzakta; ama durumu kabullenmişliğin rahatlığını taşıyorlar.

Türkiye mutlu!

Umutlar böyle sürdükçe, huzur da bozulmayacaktır. Yaşadığımız ligin son ikisine göre dırdırsız olması da bundandır.

Umutlu insan mutlu olur. Ve mutlu insan dövüşmez, sövüşmez, hoşgörü taşır.

Yöneticimiz bu yıl geçmişe oranla daha olgun görüntü vermekte ya, o da işte bundan. İşler azıcık karışırsa görürüz gümbürtüyü!

l Beşiktaş’ın başardığı

Önce S. Kurtuluş devre dışı kaldı. Savunmada Gökhan Zan, Toraman, A.Tandoğan, M.Sedef sakatlık ve cezalarla sık sık devre dışı oldular. Gün geldi çoğu bir arada yoktular. Orta alanda Tello’nun ceza ve sakatlıkla, Rico’nun sakatlıkla iş göremez durumda olduğu dönem yaşandı. S.Özkan sakatlık geçirdi. Şimdi Cisse uzun süre yok. İ.Kaş bir ay olmayacak. Bir zaman Nobre, bir zaman Bobo oynamadı.

Zico Fenerbahçe’yi önemli adamların yoksun sahaya çıkardığında Fenerbahçe’nin nasıl lastik patlattığını gördük. Hesapta olmayan iki maçta 5 puan yitirdiler.

Peki, Ertuğrul Sağlam na’psın? Zaten baştan yetersiz kurduğu kadrosunu bir de sakatlıklar, cezalar ve verimsizliklerle hiç bir arada kullanamadı! Adamcağız ‘Her maça ayrı takımla çıkıyor’ denerek, yerildi! Çıkacak tabii. Tüm adamları elinde değil ki! Görevlendirme hatası yaptığında elinde kim varsa onlar arasındaki seçimde yaptı.

Beşiktaş buna karşın, Süper Ligde 24. Haftada liderliğe yükseldi! Beşiktaş’ın ligdeki durumuna bakarken, Ertuğrul’un başaramadıklarını görmeyip, başardığından söz etmek geliyor içimden.

Hazır fırsatı doğmuşken, onu alkışlamak istiyorum.

Nihal Aslan
03-07-2008, 09:36
heleşükür ya biri gördü sonunda ligde neler oldugunu ...adaam bır guzel özet gecmiş bılmeyenlere duyrulur

Bülent Girgin
03-10-2008, 07:27
Beşiktaş 24. haftada liderlik koltuğuna oturdu. Gençlerbirliği son 4 haftada yenilmedi, üç maç kazandı. İki takımın yükselen grafiği birbirlerinden çekinmelerini gerektiriyordu. Biraz tedirgin başladılar bu yüzden. Ancak Gençlerbirliği tutukluğunu çabuk attı. Beşiktaş’ın cılız baskısını kırıp, baskın hale geldi. Bunu başarabilmesinin temel nedeni, savunma önlemlerini unutmadan, çabuk hücuma çıkmaktı ve bunun için önde bekleyen adamlarına uzun paslar attılar.

Beşiktaş topu taşıyarak hücuma çıkmak isterken, Gençler, topu ekspres postaya veriyordu. Ayrıca Mesut Bakkal’ın takımı, hücumda top yitirdiklerinde tatlı fauller yapıyorlar ve de rakibin oyun kurma becerisi olan adamlarına bu faulleri uygulayıp yıldırma, sinirlendirme yolunu seçiyorlar. Dün de biraz bunu yaptılar. Fakat Beşiktaş oyun kurmada pasif kalınca, bu yönteme fazla gereksinme duymadılar.

Beşiktaş, Galatasaray maçı verimliliğinde olamadı. Başlıca nedeni, Gençler’in orta alanı çabuk geçmeyi başarmasıydı. Bu durum 4-3-1-2 oynamak isteyen Beşiktaş’ı planından kopardı. Çünkü forvet arkasındaki Delgado, çok geri çekildi. Büyük bir alanda oynamak durumunda kaldı. Beşiktaş, 2. yarıda tempo yapıp önde basarak, üstünlüğü ele geçirdi. Kısa zamanda da ürün aldı. Bu anlarda Delgado’nun şutunda top yan direkten döndü, Tello’nun serbest atışında Toraman golü buldu. Beşiktaş golü attıktan sonra hücüm temposunu düşürerek rakibine cesaret aşıladı. Savunmada da dikkatsizleşti. Gençler’e beraberliği getiren bu gevşeme ve Kerem’in güzel vuruşu oldu. Son saniyede galibiyeti bulduran özellik ise yeniden hücüm ağırlıklı olmaktı.

Bülent Girgin
03-12-2008, 07:54
G.Saray yenilgisi sonrası sıcağı sıcağına verdikleri demeçlerde Kayserisporlular ‘Zirve ile aramız 9 puan açıldı, artık hedefimiz kupa olacak’ dediler!

Galatasaray ile aralarındaki fark 9’a çıkmıştı; ama lider Beşiktaş, Kayserispor’dan 10 puan öndeydi!

Kayserililer ya Beşiktaş’ı lider de olsa ‘çıtır çerez’ gördükleri için hesaba katmamaktaydılar; ya da az önceki yenilginin üzüntüsü içinde hesap hatası yapmışlardı.


Beşiktaş’ın liderliğini çok kesim ciddiye almıyor. Medyada hálá arka sayfalarda. Temelinde Beşiktaş’ın futbol değeriyle Beşiktaşlıda bile güven yaratmayışı var.

Ancak tabelaya bakalım, şapka çıkaralım. Bugünün gerçeği Beşiktaş’ın lider olduğudur. Ligin 25.haftasında Fenerbahçe henüz liderlik görmemiştir!

Sivasspor onca kadrosu sorunu yaşadı, olanakları sınırlı, Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde oynayacak Fener ile aynı puanda! Yeni kurulmuş, teknik adamı ile sorunlu, kulübü borç içinde, yönetimi çalkantılı Galatasaray da Fener ile aynı puanda!

Teknik Direktör Zico’nun hocalık ölçümünü yaparken verilerin arasına bu gerçeği de koymak gerekir.

Beşiktaş’ın 25 haftada yitirdiği 20 puanın 14’ü zirvedeki G.Saray, Fener, Sivas ve Kayseri’ye. Öteki 12 takıma yalnızca üç beraberlikle (Rize, İBB, Ankara) 6 puan kaptırdı! Hatta bunlardan birini (ilk Ankaraspor maçı) son dakikada kazanmıştı ama yardımcı hakem kararına uyan hakem tarafından temiz golü sayılmadı ve iki puanı gitti!

Böyle bir verim gücü, akla ne getirir? Beşiktaş’ın da ötekiler gibi güçlü bir şampiyonluk yarışçısı olduğunu. Buna karşın önemsenmemesi, eğer kullanabilirse teknik adam için bir isteklendirme kaynağıdır.

Avrupa’daki başarısıyla öne çıkan Fenerbahçe’nin, hocasının rotasyon uygulama yöntemi nedeniyle iki haftada beş puan yitirdiğini unutmayalım. Artık ustalık mertebesine çıkarılmış olan Zico’nun bu büyük hatası, yarıştaki rakiplerine Fenerbahçe’nin sunduğu en büyük armağandır.

İkinci adamlarının tümünü formda tutamayan ve onların bir arada, birinci takım oranında verimli olamayacaklarını kestiremeyen Zico’nun bundan sonraki takım yapışları ligin geleceğini çok etkileyecektir. Fenerbahçe’nin ŞL çeyrek final maçlarının ilkinden önce Beşiktaş, ikisi arasında Kayseri sonrasında Ankaraspor maçları var. Zico’yu bu dönemde göreceğiz.

Ve de Ertuğrul Sağlam’ı, Bülent Uygun’u, Feldkamp’ı. Rakipleri böyle bir yıpratıcı köprüde iken onların ne yapacakları kaderlerini belirleyecek!

Bülent Girgin
03-20-2008, 13:35
Beşiktaş’ta ‘Rüştü alınır mı, Holosko’ya bu denli çok para verilir mi?’ tepkisini koyanlar acaba bugün nasıl düşünmekteler?

Runje gönderilmişken, ikinci kaleci Murat’ın futbola dönmesi için altı ay varken, yabancı kontenjanının kale dışında kullanılması zoru yaşanırken, içeriden deneyimli kaleci almanın nasıl bir sakıncası olabilirdi ki? İşte bu yüzden Rüştü de, Hakan da, Atilla da yerli yerinde alımlardı.

Rüştü’ye 1,5 milyon avro ödenecek olması tepki gördü! Rüştü’yü 12 yıl çalıştığı yerden bir gecede söküp koparmanın başka yolu yoktu. Rakam başını döndürmeli, kararı sabaha bile bıraktırılmamalıydı. O günün gereği buydu.

Hataları da oluyor ama Rüştü’nün maç kurtardığını da görmekteyiz.

Ve Holosko’ya çok para ödenmiş! Hiç işe yaramayan Burak’a ödeme yapmaktan kurtuldu kulüp, bir. Koray’ın iyileşmesi uzun sürecekti ve bunun sonunda sözleşmesi bitecekti, iki. Ve de Holosko veriminde bir adamın bonservisine 5 milyon vermek çok değildi. Zira sözleşme süresi içinde en az o paraya pazarlayabilirdiniz. Ya da adam, verimi ile bu parayı öderdi. Hızla ödüyor.

Beşiktaş, şampiyonluk yolculuğunda ‘azimle’ yürümekte. Ne yerini yitirme endişesi duyarak eziliyor, ne de kendine güvensizliğin yarattığı bir hırçınlık gösteriyor!

Özgüven, inanç, çalışma var oyununda. Ligin 24. Haftasında ele geçirilmiş liderliğin iki haftadır korunmasını sağlayan en önemli faktör bu.

Beşiktaş önündeki üç maçı kazanırsa (İBB, Fener, Sivas) şampiyonluğun en güçlü adayı durumuna o zaman geçecektir. Bu savı üç hafta önce, önündeki ‘6 maçı kazanırsa’ koşuluyla ileri sürmüştüm. Üç maçı (G.S, G.Birliği, Trabzon) kazasız aştı. Kalan sekiz maçın son beşini önemsiz saydığım için değil bu. Ligin ilk yarısında öteki şampiyonluk yarışçılarının verimlilik düzeyine bakarak ve de o dönem içinde Sivas, Fener, G.Saray’ın birbirleriyle oynayacak olmalarına bağlıyorum.

Beşiktaş azim yüklü; ama sakatlık ve cezalılık sorunları yaşıyor. Ertuğrul Sağlam orta alan açığını İ.Toraman’ı ile kapamaktaydı. İBB maçında o da olmayacak! Aylardır oynamayan S.Kurtuluş’un göreve dönmesi ile orta alanda sorun tam çözülmeyebilir. Ve de dört oyuncunun sarı kart sınırında olması da İBB maçı sonrasında oynanacak Fener ve Sivas maçlarında çok sıkıntı yaratacak.

İşte bunun için... Beşiktaş ilk üç maçı geçerse, zor tutulur!

Bülent Girgin
03-23-2008, 02:37
Beşiktaş’ta Cisse, Serdar Kurtuluş ve onların yokluğunda orta alan açığını kapayan İbrahim Toraman sakat ve cezalı idiler. Gökhan Zan, İbrahim Üzülmez, Serdar Özkan ve Nobre; Fenerbahçe ve Sivas maçları öncesinde üçer sarı kart sınırındaydılar. Beşiktaş’ın dünkü hedefinde hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi vardı, hem de şampiyonluktaki iki önemli rakip!

Teknik Direktör Ertuğrul Sağlam orta alanda giderek büyüyen adam sorununu Serdar Özkan ile çözmeye yönlendi. Üç sarılı Serdar Özkan, İbrahim Üzülmez ve Gökhan futbolun sert yorumlanması gereken görevdeydiler. Kartların yarattığı tedirginlik Beşiktaş’a orta alan ve savunmada bir yumuşaklık verdi ve bir de erken bir gol yedirdi.

Bu maç yitirilirse, oyuncunun öteki maçlara kendini saklamasının anlamı kalmazdı. Beşiktaş karşılaşmayı, ancak iyi ve verimli hücumla kazanabilirdi. Oyunu karşı alanda tutmalıydı. Ve hakem Hakan Sivriservi özen göstermeliydi. Beşiktaş ikisini de yaptı; ama Sivriservi kendisini nerede ise dövecek hareket yapan Efe’ye, sürekli faullü oynayan Adriano’ya göstermediği kartları; kendisine ısrarla sarılan Ekrem’den kurtulmak için onu refleksle iten Bobo’ya kırmızı olarak gösterdi! Burada kart en fazla sarı olabilirdi. Hatta hiç olmaz, aldatıcı davranıştan Ekrem’e sarı gerekirdi.

On kişi kalmak Beşiktaş’ın hücum ağırlıklı oynayarak savunmayı yükten uzak tutmasını zorlaştırdı. İkinci yarının başında baskı üreten ve maç boyunca topa daha çok sahip olan eksik Beşiktaş’tı. Ne var ki aldığı risk savunma sıkıntılarını da beraberinde getirdi.

Beşiktaş eksik oynadığı ve rakibinin üstüne kalabalık geldiği durumlarda topu kazanınca hızlı çıkışlar, az paslı ataklar denemiyor. Yüklenen rakibin boşalttığı alanlara çabuk top çıkarıp adam kaçırma yolunu seçmiyor. Aynı oyun ilkeleri ile oynamayı sürdürüyor.

Ertuğrul Sağlam’ın Siyah-Beyazlı takıma bunu da benimsetmesi gerekiyor. Ve yanı sıra Holosko faktörünü, kontratak için daha iyi kullanmalı.

Bülent Girgin
03-26-2008, 03:20
Türk futbol hakemliğinin dünyada ağırlığı yok! Bir - iki sivrilişin dışında dün de durum böyleydi bugün de böyle. Dün hakem olarak ağırlık koyamayanlar, bugün hakemleri yönlendiren ve yorumlayan eski hakemler olarak gene yetersiz kalmaktalar. Zira değişen bir şey yok.

İBB-BJK maçında hakem Sivriservi, Bobo’ya rakibine yumruk attığı gerekçesiyle kırmızı kart gösterdi. Bu kart bana göre yanlıştı. Çünkü Bobo kendisine ısrarla sarılan rakibine yumruk atmadı, onu itti! İkisinin değerlendirme sonuçları farklıdır. Olay, yardımcı hakeme daha açık olarak gerçekleşti. Yardımcının hiçbir hareketi olmadı bu pozisyonda. Kim bilir belki de ‘sesli’ bildirmiştir! Hiçbir hata işareti vermeden!

Pozisyonda Ekrem, kontrol etmek istediği Bobo’ya sarılıyor! Bobo refleksle ondan kurtulma itmesi yapıyor! Hakem buna ses etmiyor. Ekrem bu kez yeniden iyice sarılıyor. Hani bunu yolda yapsa, adamı ahlák zabıtası alır karakola götürür. Bobo bu kez yine göğsünden itiyor Ekrem’i! Asla yumruk atmıyor. Adam aşırı tahrik altında ve işini yapmaya çalışıyor. Hakem, Ekrem’in sarılışını dikkate almıyor, Bobo’nun ‘itmesine’ ‘yumruk atma’ yorumu getiriyor! ‘Yorumu’ diyorum zira görme açısı da tam yeterli değil!

Aynı tip sarılma ve itmeler duran top atışından önce olsa hakem ne yapar? Atışı bekletir, sarılan ve iten iki adamı ya da adamları uyarır. Ancak ikisini ya da tümünün birden uyarır. Yani olayın iki tarafı vardır.

Ekrem, Bobo’ya sarılıyor, Bobo ‘sarılmaya’ karşı ‘itme’ yapıyor ve hakem Ekrem’in yaptığına bakmayıp, Bobo’nun yaptığını değerlendiriyor! Hem de itmeyi, yumruk atma olarak ele alarak kırmızı kart gösteriyor! İster beceriksizlik sayın, ister art niyet deyin!

Ekrem de kendini yere atıyor! Göğsünden itildiği halde, yüzünü tutuyor. Tedavi ediliyor! Hemen oyuna giriyor! Burada hakemi aldatmaya yönelmekten kart görmesi gerek. Ama görmüyor, zira hakem zaten kendiliğinden aldanmış!

Bobo’nun tek hatası, oyundan çıkarken hakemi de iterek kendine yol açmaya çalışması. Ancak o an haksızlığa uğramış bir adamın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu düşünün...

İşte bu nedenle Bobo’ya Beşiktaş kulübünün hakem raporuna uyacak PFDK’ya ek olarak ceza vermemesi gerekir. Hele sarı kart sınırında dört adamı varken. Fenerbahçe ve Sivas maçları öncesinde onları tedirginliğe itmiş olurlar!

Bülent Girgin
04-15-2008, 08:47
Beşiktaş’ın hem kadro, hem seyirci, hem hakem, hem de şans sorunu var! Kadrosu amaçlarına yetecek güçte kurulmamış. Seyircisi sahasını kapattırıyor, para cezası verdiriyor... Katkı yapacağına sorun yaratıyor! Yetersiz hakemlerin hataları her şeye karşın zirveye çıkmış takımı oradan alıp aşağıya indirdi. Dünkü hakem Kamil Abitoğu’nun S.Özkan’a bir sarı kartı var, olacak gibi değil!

Ve de şansı yok Beşiktaş’ın. Ligde derdi olmayan, keyfine futbol oynayan GB Oftaş karşısına bir dolu eksikle çıktı! Cisse cezalı, Tello hastaydı. Delgado maç öncesi ‘oynayamayacak’ durumda bulundu! Ancak 60.dakikada oynayabilir görüldü! Bobo cezalıydı. S.Kurtuluş da aylar süren sakatlığı sonrası havasında değildi. Rüştü, Baki sakattılar.

Uzattım; ama Beşiktaş’ın ne kadar oynadığını, ne kadar oynayabileceğini açıklamanın yolu bu.

Toraman dörtlü savunmanın önünde görev yaptı. İyi de yaptı. Onun önünde de ‘M.Yozgatlı, S.Özkan, Aydın’ üçlüsü vardı. Özkan çok iyi niyetli ama çağdaş futbolun mantığını yakalayamadı daha. Top kullanmada önemli zamanlama hataları yapıyor. Yemeği pişirse de sofraya koymayıp çöpe döküyor! Yozgatlı sakatlığının uzun sürmesinden mi, nesi varsa bu kadar olmasından mı hiç işe yaramadı. O çıkınca takımın hücum yapısı biraz düzeldi. Aydın Rico’dan çok yararlı takıma. Ne var ki o da takım da gerçekten şanssız. Oturmuş bir onbirde Aydın yıldızlaşabilir. Ama gel de o onbiri bul!

Beşiktaş kendi kendini bozan yalancı hücumlar yaparken Oftaş savunma sıkıntısı çekmedi. Ve Beşiktaş’ı uyutup golünü buldu. Gol sonrası Delgado’nun girişi Beşiktaş’ın hücumlarını etkili hale getirdi. Peş peşe pozisyon üretti ama bu kez vuruş yetersizliği ile amacına ulaşamadı.

Evet Beşiktaş’ın hakem şansı yok. Serdar’ın ceza alanında düşürülmesini başka bir hakem penaltı ile de cezalandırırdı. Ya da bu hakem bir başka takım için çalardı. Düdüklerin tanrısı Kartal’ı sevmiyor bu yıl.

Bülent Girgin
04-17-2008, 08:46
Beşiktaş iyi transferler yapamadı. Ara transfer hamlesi bile yüzde elli fireliydi! Bu bir gerçek.

Beşiktaş taraftarı kulübüne renklerine ölesiye bağlı. Ne var ki bunu gösterme biçimi çok özensiz, sorumsuz. Severken sevdiğine zarar veriyor. Tribünde söverek sayarak, sahaya bir şeyler atarak sürekli ceza aldırıyor kulübüne! Bu da net bir gerçek!

Beşiktaş yönetimi futbol topluluğu üzerinde bir ağırlık hissettiremiyor! Bu yüzden hakem kesimi, ‘biz büyükleri kayırmıyoruz’ gösterisini Beşiktaş üzerinden yapıyor!

Beşiktaş sahip olduğu olanaklarla, tüm olumsuzluklara karşın, ligin 24. Haftasında liderliği yakaladı! 25 ve 26.haftalarda korudu yerini... Peki sonra? Birkaç hakem amca, yaptıkları seri hatalarla aldı takımı zirveden dördüncü sıraya indirdi! Hakem hatalarının olumsuz yansıması olmasaydı, Beşiktaş şu anda puan farkıyla zirvede olurdu! Bu da tartışmasız gerçek!

Ve işte şanssızlık faktörü: Beşiktaş kalan maçlarını kazanarak gene zirveye tırmanabilirdi; ama bu kez 8 adamı ceza ve sakatlık nedeniyle yoktu! Sahaya çıkardıklarının üçü de dört sarı kart cezası sınırında idiler. Bir hafta önce lig sonuncusu Kasımpaşa’nın Ankara’da yendiği Oftaş’a, Beşiktaş İstanbul’da yenildi! Bu maçta da Beşiktaş’a olumsuz yansıyan bir hakem hatası vardı!

Son maç öncesi Rüştü, Baki, İ.Kaş, Cisse, Tello, Bobo sakat ve cezalı idiler. S.Kurtuluş aylar süren sakatlıktan çıkmıştı, formsuzdu. Delgado maç öncesi ‘oynamasına engel ağrılardan’ yakınmıştı!

Beşiktaş sahaya ‘M.Yozgatlı, S.Özkan, Aydın’ orta üçlüsü ve arkalarında İ.Toraman ile çıktı. Kimi yorumcu, kadroyu görmeden sahaya bakıp dedi ki, ‘ Böyle orta saha mı olur?’

Olmazdı tabii! Ancak kimi oynatacaksınız?

Beşiktaş’taki eksiklerin ne anlama geldiğini Fenerbahçe’den yararlanarak biraz daha açalım: Beşiktaş’ın eksikleri Fener’in ideal 11’inde şu isimlere karşılıktır: G.Gönül, Edu, Deivid, Aurelio, Alex, Semih ya da Kezman... Bu oyuncuların tümünü alın Fener’den bakalım ne oluyor! Bursa ve Ankaragücü maçlarına Zico’nun tercihi ile böyle eksik çıktı Fener sahaya ve 5 puan yitirdi!

Beşiktaş’ı beğenmeyenler -ki elbette beğenilmeyecek çok yanı var- tüm bunlara karşın yaptıklarına ve zirveden dış etkilerle alındığına bakarak; pek beğendikleri takımların da Süper Ligde güçleri oranında başarılı olmadıklarını göreceklerdir.

Bülent Girgin
04-19-2008, 11:46
Bakış, görüş, önyargı, öfke, bilgi birikimi, gözlem gücü, kendine olan aşk, körü körüne taraflılık, dürüstlük, olayı toplum çıkarı yerine bireysel çıkarına göre tartma ve benzeri birçok öğenin kişilerdeki farklılıkları, yorumlarında farklı sonuçlara gitmelerine neden olur.

Söz gelimi futbolda ‘topla elin buluşması’ ele alınmakta ise bunun gerçekleşip gerçekleşmediğine yorum getirilemez. Bunu görüp görmemek tartışılır. Zira olay fiziksel bir gerçektir. Elin topa vurarak yönünü değiştirmesi gerçeğine yorum getirmeye kalkışmak, megalomaniden doğan bir saçmalık üretmektir.

Ancak; elle topun buluşmasını konu ederken ‘top mu ele geliyor el mi topa gidiyor’u tartışabilirsiniz.

Bir zamanlar kimi hakemler İstanbullu büyükleri kayıran düdükler çalardı. Bu çook eskide kaldı. TV çıktıktan ve ekranda yapılan ‘al ileri-ver geri hakem sorgulamaları’ çoğaldıktan sonra, artık hakemler bu işi yapamıyor. Gene de yapmaya kalkışanın işi bitiriliyor.

TV görüntüleri, yanı sıra, gönlünce atıp tutan sorumsuz, kendine hayran yorumcuyu da açığa çıkarıyor artık.

Hakemler gene hata yapıyorlar; ama bu, bir tarafı kayırmak amaçlı olmaktan çok, yeteneksizlik ve yetersizliklerinden kaynaklanıyor. Önyargı ile değil yalnızca insan olmanın gereği yapıyorlar hataları. Bu hatalar, kimi zaman şu kimi zaman bu takım; ya da kimi zaman büyük, kimi zaman küçük takım lehine sonuç veriyor.

Bunu dile getirmek, büyüğün yalakası olmak ya da küçükleri ezmeye kalkışmak değildir. O zaman sürekli küçüklerin yanında olmak da küçüklere yalakalık anlamına gelir. Kimi büyüklere karşı kompleksli ya da şövalyeliğe soyunmuş yorumcu da sürekli küçükten yana olmaktalar. Yani sürekli büyükten yana olduklarını varsayarak suçladıkları ile aynı tutum içindedirler!

Bakın bu yıl, altını çizelim, Beşiktaş hakem hataları ile 6 puan kazanmış! Amma gene hakem hataları ile 6 puan yitirmiş! Bu durum hesaplayana göre de değişir, onu şimdilik geçelim ve şu gerçeği görelim: Demek ki bir büyük kazandığı kadar da yitirmiş! Yani büyük kayırılmamış. Ya da büyük kadar küçük de kayırılmış! Ya da ikisi de kayırılmamış!

Tek taraflı kayırmacılığı ileri sürenler ve bunu yaparken bağırıp çağıranlar pek inandırıcı olmuyorlar. Saygı değil ilgi üretiyorlar yalnızca. Saygı üretmenin değersiz bulunduğu, ilgi yaratmanın para ettiği toplumlarda patavatsızlar da sorumsuzlar da elbette olacaktır.

Duruma bir yandan üzülürken bir yandan da seviniyorum. Artık arkaları gelmiyor. Tükenişe doğru sürüklenmekteler. İki-üç kişi kaldılar!

Bülent Girgin
04-28-2008, 08:05
Beşiktaş için Holosko’yu doğru kullanmanın önemi üzerinde durmanın gerekçesini genç oyuncunun kendisi açıkladı dün. İlk golde topu alıp hızla taşıması ve kendini gösteren arkadaşına çıkarması golü getirdi. Özellikle yüklenen takımlara karşı bu kozunu hep kullanabilmeli Ertuğrul Sağlam. Rakibin bıraktığı boş alanlarda topu rakibin toparlanmasına olanak tanımadan Holosko ile buluşturarak böyle golleri kovalamalı.

Holosko ikinci golde de önemli faktördü. Topla çabuk oynamanın değerini gösterdi. Topun ona aktarılmasındaki çabukluklar da Bursa defansının savunma boşluğunu örtmesini engelledi.

Bursaspor’un ligde sıkıntısı ve kovalayacağı hedef kalmamıştı. Tek isteği Beşiktaş gibi bir rakibi devirmekti. Belli bir taraftar kesiminin Beşiktaş’a karşı tükenmeyen kini, kimi oyuncuya öfke olarak dolmuştu sanki. Gerçi İ.Güldüren ve Egemen’in agresif halleri bu maça özgü değil. Onların doğalarında var. Oysa bu enerjilerini mantıkla kullansalar futbolları çok daha üretken olur.

Beşiktaş ikinci yarıyı çok yavaş oynamaya çalıştı. Bu tutumu Bursaspor’a özgüven verdi. Beşiktaş hem temposuz hem de savruk oynarken, Delgado’nun özensiz davranarak yaptığı top kayıpları doruğa çıktı. Beşiktaş hücumda çok etkisizleşti. Delgado hücum paslarda başarısızdı ama dün daha çok topun kazanılmasında emek harcadı.

İkinci yarıda hücumda baskın olmaya çalışan Bursaspor’du. Samet Aybaba son yarım saate çift forvete dönerek girdi. Beşiktaş’ın sakinliğine, oyunu temposuz tutma gayretine karşın Bursa maçın akışını ele geçiremedi.

Beşiktaş dün cezalıydı. Adana’ya sürgüne gönderilmişti! Ancak oradaki taraftarında öylesine bir hasret doğmuştu ve bu nedenle öylesine bir ilgi gördü ki, sanki evindeydi. Sanki İnönü’de olsa bu denli kucaklanmayacaktı. Beşiktaş taraftarının gözünde hálá büyük ya, sahada da o oranda büyük olmasına ihtiyaç var.

Nihal Aslan
04-28-2008, 10:37
lig bitti amcacım bu lafları bastan berı azmı söyledık gecmıs ola

Bülent Girgin
05-04-2008, 12:28
http://www.kartalhaber.com/thumbnail.php?gd=2&src=resims/haber/genel/13003507_1.jpg&maxw=350

Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı sona iki hafta kala sıfırlandı. İkincilik, üçüncülük şansı göreceli olarak sürmekte. Dördüncülüğü garanti!

Gerçek o ki hakem kazığı olmasa idi şimdi lider ve sonunda şampiyon da olurdu.

Bir gerçek daha var: Beşiktaş futbolcu yatırımını yerli yerinde yapsa idi, yarış içinde adam sıkıntısı da çekmez ve hakem kazıklarına karşın son üç haftaya değin taşıdığı şansını, bugün de sürdürebilirdi.

Beşiktaş’ı yönetenler acaba iki gerçeği bir arada mı ele almaktalar, yoksa yalnızca hakemli kısmını görüp, gerisine boş vererek kendilerini aklıyorlar mı?

Sinan Engin gibi ‘Başaramaz isem giderim’ diyen de var aralarında! Acaba şu aşamada kendini başarmış mı sayıyor, başaramamış mı?

Şimdi Beşiktaş’ı yönetenlerin kendi verimlerini ölçüp biçmelerinin zamanıdır. Ne Engin’den ne de Sağlam’dan içtenlikli bir özeleştiri duydum.

Ertuğrul Sağlam’ın son açıklamalarında medya ile ilgili bir bölüm de var.

Orada ‘Tabi ki biz medya mensuplarının yanlışları görmeyip, kendi meslek ilkelerini çiğnemelerini istemiyoruz ama ‘Beşiktaşlıyım’ diyen insanların, o Beşiktaşlılık sevgisiyle olaya yaklaşmasını ve bize katkı sağlamasını isterdik. Görüyorum ki, bir kısım medya, dışarıdaki insanların yönlendirmesiyle kesin olarak Beşiktaş’a çok büyük zarar verdi’ demekte.

Onun internet sitelerinde yayımlanan bu açıklamasının altında bir Beşiktaşlının görüşü yer almakta:

‘E.Sağlam Beşiktaş’a imza attığı gün ‘skora ne kadar yansıtabiliriz bilmiyorum ama 90 dakika mücadele eden, iyi futbol oynayan ve seyirciye seyir zevki verecek bir takımın sözünü veriyorum’ demişti. Toplamda 48 maçın en fazla 8’inde verdiği sözü tutabildi. Oyunu okuması sıfıra yakın, tespitleri yanlış; örneğin Beşiktaş’ın asıl sorunu geride oynayan dörtlü değil (Gordon hariç) önlerinde savunma yapan (Cisse hariç) orta saha oyuncularının olmamasıdır (tabi oynatılan sistemden kaynaklanıyor) Erdal Koç - Aydın’

Bunları yazan da bir Beşiktaşlı. Tüm içtenliği ile görüşünü dile getirmiş. Medyadaki kişi de ne denli Beşiktaşlı olursa olsun, gerçekleri seslendirmekten geri durmayacaktır. Ertuğrul da bundan rahatsız olmamalıdır.

Ve sorgulamayı sürekli kendi dışında tutmamalıdır. Kendini de toplum önünde ele alma erdemini gösterebilmelidir.

Gelişimini tamamlayabilmesi için bunları da öğrenmesi gerekmektedir.

Bülent Girgin
05-05-2008, 07:49
Bir futbolsever olarak dün hangi maçı izlemek isterdiniz? Sanıyorum ki Fenerlisi de Beşiktaşlısı da Sivas'ta olmayı dilerdi ya da TV'de Sivas-G.Saray maçını açardı.

Bir spor yazarı da bunu dilerdi. Ben de. Ama bana bu olanak yoktu. Görevim gereği A.Gücü-Beşiktaş maçını izlemeliydim. Hani sanmayın ki spor yazarlığı çook keyifli bir iştir. Görüyorsunuz, böyle zamanlar geliyor ve bunun da keyfi olmuyor!

Beşiktaş maçı kazanmalıydı. Çünkü son iki maçını alırsa, rakiplerinin yitireceği puanlara göre Şampiyonlar Ligi ya da o olmaz ise UEFA elemelerine katılma şansını yakalayabilirdi. Ve ilginçtir, Beşiktaş dün yılın çoğunluğunda olduğu gibi yine tüm kadrosunu kullanma şansına sahip değildi! Holosko cezalı, Bobo sakattı! Tam oynama fırsatı doğdu derken genç Batuhan U-17 ulusal takımında idi... Ankaragücü için kazanmasının ya da yitirmesinin getireceği ya da götüreceği bir lig sıralama değeri yoktu. Yalnızca sporun gerektirdiği kazanma hedefi vardı. İşte yalnızca böyle bir hedef dahi onları özel bir havaya sokmuştu! İstekli, tempolu, girişken ve serttiler! Hani 'vur kır parçala bu maçı kazan' sloganı var ya, tam ona yanıt verir gibiydiler. Sertlikleri sürekli hakem Göçek'ten hoşgörü aldı. Ama 43.dakikada, sanırım bir birikim ürünüydü ve S.Özkan'ın düşürülmesine penaltı demekten kaçmadı.

Beşiktaş elinden geleni yapma çabası vardı; ama rakibi kadar oyuna asılma çabası yoktu. Ya da yapabildiği bu kadardı. E hepsi bu kadar ise ligde bulunduğu sıralamadan da çok yakınmaması gerek.

Dün maçı izlerken bu takımın geleceğinin ne olabileceğini düşündüm bir yandan. Sahada gördüğümden çok fazla bir oyunun kalitesine ulaşamayacağını ve bununla da önemli işler başaramayacağı sonucuna vardım.

Dilerim yöneticiler de aynısını görmekteler ve önlemini almanın girişimlerini yapacaklar.

Bülent Girgin
05-05-2008, 07:51
bu yönetim ve teknik kadroyla biraz zor, hatta çok zor gibi birsey güzel futbol ve basarinin gelmesi !

Bülent Girgin
05-07-2008, 07:49
Moda Kartalları’nın bir önerisi var: ‘İnönü stadında son golü Seba atsın...’ Son golden muratları, stat yeniden inşa edilmek için yıkılmadan önce...

Çünkü İnönü stadı 1947’de BJK-AİK (2-3) maçı ile açılırken ilk golü, genç futbolcusu (21) Süleyman Seba atmıştı! Çok hoş bir öneri, dilerim uyarlar.

O maç bana ders gibi bir anıyı anımsatıyor. Aksakalıma bakıp o günleri yaşadığımı sanmayın, bana Hakkı Yeten anlattı.

Baba Hakkı o zaman Beşiktaş’ın yaşayan efsanesi, kaptanı. Kaşını kaldırıp bakışı, rakip oyuncu da bile saygılı bir itaat yaratıyor. Hakemlerin ona saygısı büyük. Baba Hakkı birkaç satıra sığmaz. Vefa stadında Beşiktaş’ın attığı golü yanlışlıkla saymaz hakem. Seyircinin büyük tepkisi olur. Baba Hakkı maçtan çıkarken hakeme haber gönderir, ‘Benimle çıksın maçtan, bakarsın döverler falan!’ der!

İşte böyle saygı üretmiş biri olan Baba Hakkı İnönü stadının açılış maçında gene takımının başında gururla sahaya geliyor. Ve ne yazık ki o dev futbolcu o gün iyi oynayamıyor. Tribünlerden yer yer ‘yuh!’ sesleri yükseliyor.

Seba’nın ilk golü attığı statta bir futbolcu da maçın devre arasında formasını bir daha giymemek için çıkarıp asıyor! Futbolu bırakıyor!

Uzatmayayım, sözü ona bırakayım:

‘Baktım ki seyirci artık bana güvenmiyor, inanmıyor, beni beğenmiyor ki bunu ‘yuhalayarak’ belli ettiler, ‘Benim de futbolu bırakma vaktim gelmiştir’ dedim ve uzun yıllar gururla taşıdığım formamı asıp çıktım devre arasında... ‘

Taraftara yıllarca mutluluk, gurur yaşatmış o dev adam, bir anlamda taraftarın kararı ile işten el çekiyor!

Ona sormuştum sözü buraya getirdiğinde:

Peki, onlara hiç kızmadın mı, bir tepki oluşmadı mı içinde? Size bunca şey verdim, şu yaptığınıza bakın diye düşünmedin mi? ( O zaman bu işler amatör)

Bakın dev adam nasıl yanıtlamıştı:

‘Hayır! Onlara nasıl kızarım, nasıl tepki veririm... Evet, içimde bir burukluk oldu, ama bu, artık sona yaklaşmanın burukluğuydu. Onlar bana gerçeği anımsattılar. Bana yıllarca sevgisini göstermiş, inanç beslemiş, alkışlamış, beni omuzlarında taşımış insanlar, bunları yaparak taktıkları apoletlerimi geri alıyorlardı. Evet, içimde bir burukluk oldu ama asla kızgınlık duymadım...’

Aklıma her gelişte gözlerimi doldurur bu yanıtı.

Onun bu sözlerini ve benzerlerini Hamdi Serpil Tüzün, özkaynak düzeni öğrencilerine okumuştu. O bir dersti çünkü.

Yukarıdaki kıssadan çıkaracağımız hisse, vakti geldiğinde çekilip gitmeyi bilebilmektir.

Bülent Girgin
05-07-2008, 07:50
"Yukarıdaki kıssadan çıkaracağımız hisse,vakti geldiğinde çekilip gitmeyi bilebilmektir"

nerdeeee o günler :( yok bunlar gitmezler, japon yapistiriciyla yapistirmislar kendilerini o koltuklara !

Bülent Girgin
05-19-2008, 09:40
Gelişmeler, demeçler ve davranışlar gösteriyor ki Beşiktaş yönetim kurulu yine ‘paraya sıkışmış’ ve bunun etkisi altında ‘ucuz çözümler’ aramakta. Beşiktaşlı ne çağdaşlığı ile onur duyulacak bir stat ne futbolu ile gurur duyuracak bir futbol takımı beklesin...

Okuduklarım, dinlediklerim ve bire bir konuştuklarımdan çıkardığım sonuç bu.

Bobo’yu iyi fiyatla satabilirlerse transferi yapacaklar, dileklerine uygun bir yatırımcı bulurlarsa, ‘yap işlet devret’ yoluyla stadı büyütecekler.

Görünen böyle...

Ertuğrul Sağlam’ın bu yıl en olumlu katkılarından biri elindeki kadroyu son damlasına değin kullanmaya çalışmasıydı. Bu nedenle Serdar Özkan ve İbrahim Kaş’a her fırsatta forma verdi. Hele Özkan’a! Formsuz zamanında, seçenek bulunduğu zamanda bile sahaya sürdü onu. Bu iki genç ellerinden geleni yaptılar.

Kaş, savunmanın ortasında oynadığında ve özellikle yerde çok iyi idi. İkili mücadelelerde başarılı oldu. Sakatlıklarından sonraki dönüşlerde ve sağ kenarda oynatıldığında gösterdiği verim yetersizliği ona olumsuz not verilmesine yol açtı. Ama dikkatli bakan gözler, bu gencin kendini işe verebilen ve elinden geleni yapma çabası gösteren, mesleksel kimliği oturmuş biri olduğunu gördüler.

Kaş, süper bir oyuncu değilse de özellikle Beşiktaş kulübü gibi parasal sıkıntı çeken ve Avrupa’dan kelepir oyuncular bulma arayışı içinde olan bir kulüp için elde tutulması gereken bir gençti. Ona sahip çıkamadılar ya da çıkmadılar! Beşiktaş’ta doğdu Getafe’li oldu!

Serdar Özkan da bir yıldız değil ama kulüp olanakları gereğince kadroda bulundurulması gereken bir oyuncu.

‘Batuhan disiplinsiz verin Köln’e... İ.Kaş bizimle konuşmadan gitmişse, gitsin...’ yaklaşımı, oyuncularla gerekli ve yeterli diyalogların kurulmadığını gösteriyor. Siz gereken ilgiyi gösterir, gerekli etkiyi yaparsınız, adam gene giderse gider. O zaman ‘gittiyse gitti’ dersiniz...

Beşiktaş’ta yetişmiş genç futbolcu dahi geleceğini dışarıda arama yoluna sapabiliyor. Başkan’ın sürekli yaptığı ‘birlik olma’ çağrısına karşın o birlik ne yazık ki kulüp yapısı içinde bile gözlenmiyor. Birlik olma sözle olmuyor, bazı uygulamaları gerektiriyor.

Hakemler bunun için Beşiktaş’ı çıtır çerez görüyorlar, oyuncuların en iddiasızı bile kulübüyle konuşmadan çekip gidiyor.

Kulüpte işler iyi gitmiyor!

Bülent Girgin
05-19-2008, 09:41
kulübün ismini bile satar bunlar !

Bülent Girgin
05-28-2008, 08:30
Beşiktaş Genel sekreteri Kenan Öner’in geçtiğimiz ocak ayındaki bir demecini notlarımın arasında tutmuşum... Özetle şöyle demekte:

‘Elden çıkardığımız Koray, Burak ve İbrahim Akın’a 1,2’şer milyon, Diatta’ya ise 1 milyon YTL ödüyorduk. İ.Akın’ın bonservisi için de 1,1 milyon YTL aldık. Böylece toplam kazancımız 5,7 milyon YTL oldu. Hem kulübü mali yükten kurtardık hem de Holosko gibi geleceği parlak bir oyuncu aldık.’

Süper bir iş yaptılar. Ürün vermeyenleri gönderip, verim olasılığı yüksek olanı almak çok yerindeydi. İ.Akın’ı göndermekte 2 yıl gecikmişlerdi, Burak’ta o zamanı yitirmediler. Koray sakattı, verimli olması çok gecikecekti. Diatta’yı alır almaz işe yaramayacağını anlamışlardı.

İşte günümüzün konusu bu: Adamı alır almaz işe yaramayacağını anlamak. Almadan önce anlayamamak!

Bir iş adamı dostum hep ‘Ben parayı malzemeyi alırken kazanırım’, der. Beşiktaş’ın sorunu daha malı alırken parayı kaybetmek!

Demirören döneminde 45’te 30 yanılgı ile transfer yapıldı! Adamı alırken kazanmayı bırakın, ancak, gönderirken zararın bir yerinden dönülmesi, kazanç sayılabiliyor!

Bu konuya, çok karşılaştığım ‘yeni transferler nasıl?’ sorusuna toplu yanıt vermek için girdim. Alanların verim gücüne bakarak, alınanlar için takım içinde görmeden söz söylemek zor. Bakarsınız bu kez tutar!

* * *

Sinan Engin’in ‘yaptığımız transferlerin arkasında dururuz’ sözü çok hoşuma gitti. Diatta’nın, Higuain’in, Gordon’un da arkasında durdular! Sahip çıkmak için değil, popolarına şut atmak için!

* * *

Engin’in bir ilginç açıklaması daha var. Transferlerden sonra başkana teşekkür ediyor. Bundan biraz, ‘hata olursa sonucu başkana bağlamak’ gibi gizli anlam çıkıyor. Biraz da ‘başkanın gözünden düşmemek’ amacı seziliyor. Oysa başkan da zaten göreve getirdiklerinin arkasında durur!

* * *

Serdar Bilgili 2000’de İnönü stadını büyütecekti. 2008’de Demirören’in projesi gündemde. Demirören stada bir ucundan dokundu, ama arkasını getiremiyor... Otuzlu yaşlarının sonunda ‘çağdaşlığı’ slogan yaparak işbaşına gelen iki başkan da devirdikleri Seba kadar tesis katkısı yapamadılar!Demirören’in daha fırsatı var. Bir önder, engellerden yakınarak büyümez. Onları devirerek büyür.

Bülent Girgin
06-04-2008, 20:41
Beşiktaş’ı yönetmekte olanların en önemli sabıkası transferi yerli yerinde yapamamaktır. Onu başarsalardı en azından şu geçtiğimiz sezonda kolayca şampiyon olurdu Beşiktaş.

Transferi yerli yerinde yapmak önce hangi türde, çapta adamlara gerek duyduğunuzu saptamakla başlar.

Bunu da takım oyununuzun bozuk olmasına neden olan sorunları yerli yerinde değerlendirerek belirleyebilirsiniz.

Beşiktaş şimdi, savunma adamları yığınağı yapmakta! Demek ki öncelikli eksiklerini savunmada görmekteler.

Tuna, Sivo, Seriç. Zapotocny yolda.

Gönderilenler, Gordon, İbrahim Kaş, Baki... Gökhan Zan’ın durumu tartışmalı... Yıllardır, İbrahim Üzülmez’in yerine adam aranıyor, alınıyor ve sezonu Deli İbo ağırlıklı oynuyor Kartal!

Sezon başında savunma göbeğine getirilen Diatta nerede ise oynatılmadan devre arasında gönderildi. Devre arasında yerine getirilen Gordon lig sonunda tekmeyi yedi. Adamlar bırakın Beşiktaş’ı, kendi popolarını bile savunamayıp şutu yiyorlar!

Yeni gelenleri kim ne zaman ne kadar izledi belirsiz. Yoksa gene menajer tavsiyesi mi? Geçen yıl gelip gidenlere kefil olan Ertuğrul Sağlam bu transferler yapılırken mağaza açılışı ve okul söyleşilerinde!
Avrupa başarıları ile daha çok öne çıkarılan Fenerbahçe savunmasının Ligde Beşiktaş’tan fazla gol yediğini düşünüyorum da şaşırıyorum! Zira o Fener savunmasının önünde Aurelio oynadı, Deniz, Selçuk oynadı!

Beşiktaş savunmasının beğenilmeyenleri İ.Kaş, G.Zan, İ.Toraman, İ.Üzülmez ulusal takımın içinde ve kenarında dolaşmakta birkaç yıldır!

O zaman... Geçmişte söylediğimize dönelim... Beşiktaş yalnız adam değiştirerek savunma sorunu çözümü aramamalı... Orta alan adamlarını da ele almalı ve oyun ilkelerinin yeterince saptanıp saptanmadığına, motivasyonun kazandırılıp kazandırılamadığına bakmalı. Buna göre adam seçmeli.

Sinan Engin göreve geldiğinde ‘başaramaz isem giderim’ demişti. Gitmediğine göre kendini başarılı sayıyor... Belki kendini ölçmeye henüz başlamamıştır. ‘Aldığım adamın arkasında dururum’ diyor ama yola ‘deneme-yanılma’ yöntemiyle devam ediyor. Hatalı alınan gidiyor, hatalı alan göreve devam ediyor!

Şu anda Beşiktaş takımında Tello ile Cisse aynı anda sakat ya da cezalı olsa ne olur, onun hesabını kimse yapmıyor!

Takımın orta alanı yıllardır ağlamakta, gözünün yaşını görüp de silen yok!.

Bülent Girgin
07-28-2008, 08:15
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpg

Güven Taner, oynadığı 5 hazırlık maçından sonra Beşiktaş’ı değerlendirdi


Siyah-Beyazlı takım, en ciddi sınavı olan Schalke önünde geçen sezon yaşanan eksiklerini gidermiş göründü. Holosko müthiş bir güç Bobo yıpratıcı. Uğur, Cisse’yi rahatlattı. Zapotocny ve Sivok savunmanın göbeğini doldurdu. Bu haliyle Beşiktaş, bu ligin favorisi olur


Hazırlık maçları ölçü değildir, söylemi doğruyu yansıtır; ama hem oyuncuları birbirlerine ısındırmak hem oyun anlayışını sınamak için yapıldıklarından bir yandan da teknik adamların yarınlara nasıl bakmaları gerektiğini gösterir ve bu anlamda bir ölçüdür.

Gerçek amaca göre oynandığında bizim için de bir ölçüdür. Zorlu Schalke maçı izlenimlerime göre Beşiktaş, iç rekabetin yarattığı bir dirilik içinde. İyi hücum kozları var. Hücuma hızlı çıkma ve topu karşı kaleye rakip savunma dengesini kuramadan taşıma isteği var.

Orta alanda savaşıyor. Top kaybını azaltmış. Delgado ya da son maçta onun görevine soyundurulan Serdar Özkan işlerini iyi yaptıklarında Beşiktaş, iddialı hücumlara çıkıyor. Holosko müthiş bir güç. Gezerek hücumlara katılması, savunmaya verdiği destek üst düzeyde. Bobo’nun da hücum gücü yüksek. Bire bir kaldığında yıpratıcı. Rakibi ilk bastığında topu almaz ise onu eziyor.

Orta alanda Uğur, Cisse’nin yanındaki boşluğu iyi doldurdu. Hem savaştı hem topu dengeli kullandı. İlk notu önceden beklemediğim denli yüksek. Cisse onunla daha verimli göründü.

Aydın giderek verimini artırıyor. Beşiktaş’ın yıllardır süre gelen soldaki sıkıntısını giderebilir. Burada zaten Tello da var. Ancak... Buraya az sonra döneceğim.

Zapatocny ile Sivok savunmanın göbeğini doldurdular. İlk notları çok yüksek değil; ama yarattıkları umut yoğun.

Olumlulardan girdim.

Olumsuzlara doğru döneyim:

Beşiktaş’ın ilk 11’inde 7 yabancı forma giydi! Bu 11, değişiklikler sonrası oynayan onbirden çok daha verimliydi.

Adamlar değiştikten sonra Beşiktaş giderek söndü! Savunma göbeğinde Sivok’un yerine giren Tuna, Tello’nun görevini üstlenen Seriç, ortada Ekrem sudan çıkmış balık gibiydiler. Heyecanlarına yenildiklerini varsayıp onları sert yargılamıyorum.

Bir takım sürekli ilk 11’i ile oynayamaz. O 11 çeşitli etkilerle bozulur. O zaman kadrodaki oyuncularda verim dengesinin bulunması sizi kurtarır. O denge yoksa güç yitirirsiniz. Söz gelimi Beşiktaş geçen yılki ikinci Oftaş maçına 8 eksikle çıkmış ve kaybetmişti. O maçı kazansa şampiyon bile olurdu!

Beşiktaş’ın birinci adamlarıyla ikincileri arasında çok fark var. Tuna ve Seriç birlikte savunmada oynarlar ise, takımda onulmaz yaralar açılır. Varsayın ki Tello’da bir sorun var... Sol bekte kim oynayacak? M.Sedef mi? O, bu görevin tüm sınavlarından kırık not aldı. Aydın solda olmaz ise Tello öne çıkarıldığında sol bek kim olacak? Takımın bu sorunu dev gibi durmakta.

Savunmanın göbeği için elde Sivok, Zapatocny ve Gökhan var. İkisi olmaz ise çözüm yok! Var da yok! Savunmanın sağında S.Kurtuluş’u çok ham ve hantal gördüm. Biraz daha düzeleceğine inanıyorum. Ne var ki o da tüm sezonu taşıyacak bir oyuncu değil. Ali, sağ ortada çok daha yararlı. Tuna bu işin de adamı değil. Orada da sorun var. İbrahim Kaş’ı göndermek hataydı. Kaş, en azından savunmanın göbeğinde iş yapardı. Tuna’dan da iyiydi.

Ekrem’in iyi maçlarını biliyorum. Zaman onu kazandırabilir Beşiktaş’a. Bugünkü hali ile kulübe oyuncusu olacak.

Schalke maçının düşündürdükleri bunlar. Ve sonuç: Artık dışa çıkılamayacağına göre İbolar’a gereksinim duyuyor Beşiktaş.

Yönetim acemilik edip onları sert hırpaladı. Şimdi bir çözüm üretmeleri gerekiyor.
Guven Taner

Bülent Girgin
08-04-2008, 11:37
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpg

Beşiktaş Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam diyor ki, ‘Higuain ve Diatta’ya bu yıl da sabretse idik bu oyuncuları kazanacaktık!’

Şaşırdım!

- Adamları o getirtmişti. Göndermeyip sabretse idi.

- Demek ki sözü geçmiyor!

- Onlar kalsa idi, kontenjan zorlaması ile Zapatocny ya da Sivok alınmayacak, Cisse gönderilecekti!

- Beşiktaş kulübü futbolcuyu eğitme yeri mi, onlardan verim alma yeri mi? Bu oyuncular ‘yetişmekte olan’ oyuncular mıydı, ‘yetişkin’ diye mi alındılar? Adam yetişene değin en az bir yıl geçerse bu sürede kulübün ödeyeceği paraya yazık değil mi?

Ertuğrul hoca getirttiği adamların arkasında durmak istiyor belli ki; ama buna gücü de yetmiyor. Söylediklerinin örtüsünü kaldırırsanız altından başkan ve menajere bir göndermenin çıktığını görürsünüz. Ancak transferi bu kez kendileri yapan başkan ile menajer de adam seçimini ona bırakmamakta haklılar. Zira çoğunlukla yanıldı.

Başkan ile menajer seçmeyi Ertuğrul’a bırakmamakta haklılar ama kendilerinin bu işi ne oranda isabetli yaptıkları da tartışmaya açık. Gordon son belge. Sanırım ona eklenenler olacak!

Beşiktaş’ın gündemine bir ara Azeri üyesi Mubariz Mansimov düştü! 50 milyon euro verecekti. Bununla kulübün Demirören’e olan borcu ödenecekti! Ve gizli başkan olacaktı! Üyelik yaşı tutmadığı için, Celal Kolot geçici başkan olacaktı! Böylece yönetiminden uzaklaştırıldığı Demirören’den bir çeşit rövanş alacaktı.

Tabii bu haberleri gazetelere uçuranların yalancısıyım. Büyük paralar, Demirören yönetiminden hoşnut olmayan kongre üyelerinin gönlünü okşamak için ortalığa atılıyor gibi. ‘Hadi ver’ desen, kaçacak delik arayabilirler.

Peki neden bu girişimler olmakta? Akla gelenlerden biri şu: Densiz konuşmalarıyla kulübe yakışmadığı için yöneticilerin baskısıyla Demirören tarafından yönetimden uzaklaştırılan Abdi Celal Kolot paralı birini bulmuş, doldurmuş, Beşiktaş Kulübü üzerinden kendini tatmin ediyor! Bu arada kulüp adı zedeleniyor, ona aldırmıyor! Yazık!

Beşiktaş’ın gerçek sahiplenmelere gereksinmesi var. Mansimov, Abramoviç gibi biri ise kendi işini kendi yapmalı, yalnız parası ile değil, aklını da göstererek ortaya çıkmalıdır. Kulübü kendisine teslim edecekler de kime yatırım yaptıklarının görmelidirler.

Bülent Girgin
08-24-2008, 10:53
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpg

Açık-seçik belli olan sorunlar hemen çözülürse Beşiktaş sessizce şampiyon olur

Hazırlık maçları umut dağıttı. Ama takım o performansın üzerine çıkmalı. Bu takım Türkiye’de gerçekten iyi işler yapabilir


Sinan Engin, Ertuğrul Sağlam’ın üzerinde büyük bir gölge! Sağlam yumruğunu vuramıyor çünkü koltuğunu çok seviyor!

İbolar’ın affı, defans ve orta alanda zenginliği arttırdı. Hücum hattı ise zaten çok kaliteli. Beşiktaş bu ligin favorisidir!

Schalke 04 maçından ‘Bu Kartal iş yapar’ izlenimini edinmiştik. Tümü yenilenmiş bir savunma bloğu Alman liginin önde gelen bir takımı karşısında, iyi top kesmiş, kolay pozisyon vermemiş; takım orta alanda iyi savaşmış ve çabuk top kullanmış, hücumda etkili olmuştu.

O takım ikinci yarıda adam değiştirdikçe verimden düştü. İş yapar diye umut bağladığımız 11 ilk yarıdaki idi. Sonra biri resmi dört savaşım daha verdi Beşiktaş. Hepsini de kazandı. 11 gol atıp 1 gol yediği bu maçlarda sonucu alışı iyi idi ama üzerinden 20 gün geçtikten sonra bile Schalke maçının üstüne bir futbol beceri değeri koymamıştı. ‘İş yapar’ dediğimiz Beşiktaş ne denli güven veriyorsa, onun üzerine koyamayan Beşiktaş o derece endişe yaratıyor.

Peki, ya rakipleri?

Ne var ki... Kartal’ın rakiplerini de görüyoruz. Galatasaray’dan da, Fenerbahçe’den, yeni bir oluşumun içindeki Trabzonspor’dan, geçen yılın iddialısı Sivasspor ve artık deneyimli Kayserispor’dan da Beşiktaş’tan farklı, Beşiktaş’ı aşan bir verim gücü göremedik.

Öyle ise ‘Bu Beşiktaş iş yapar’ iddiamızı sürdürebiliriz. Ama bir ekleme yaparak: ‘Süper Ligde iş yapar!’

Sinan Engin gölgesi

Hazırlık döneminde oynadığı biri resmi 8 maçın 7’sini kazanırken 18 gol atıp 5 gol yiyen Beşiktaş neden futbol gelişimini sürdüremeyip, tıkanıp kaldı? Ertuğrul Sağlam içi coşku yüklü olsa da bunu oyuncusuna gönderemeyen, görünüşü donuk bir teknik adam. Takımda iç rekabeti kursa da yaşatamıyor. Tüm oyuncularını verimli olarak hazır tutamıyor. Ve takım yönetmekte çekingen. Çünkü başında ‘Sinan Engin’ gölgesi var! Güzellikleri kendine sayan, ama yanlışları sahiplenmeyen Sinan Engin. Otorite bölünmesi yaşanıyor. Ve transferi bu kez Engin ile başkan yaptı. Geçen yıl kendi transfer hataları altında ezilen Ertuğrul, bu yıl da onlara ses çıkaramayacak olmanın altında kalacak! Zira yumruğunu vuramıyor. Çünkü koltuğunu seviyor! Demirören’in ne denli sık teknik adam değiştirdiğini biliyor. Tıkanıp kalmanın ilk nedeni bu. 2.’si ise kadronun daha fazlasına izin vermemesi olabilir. Bunu zamanla belirleyeceğiz.

Trabzon’da Ersun Yanal ekibini yeni kurdu. Ligi tanıdığı kadar takımını tanımıyor! Galatasaray’da Skibbe, Fenerbahçe’de Aragones ülkemiz düşünce yapısı karşısında yeniler. Skibbe deneyimsiz, Aragones pişmiş bir hoca. Fenerbahçe’de de, Galatasaray’da da iyi kadrolar var. Buna karşın transferi bitirmediler ve sakatları olduğu için lige tam hazır giremiyorlar.

Sağlam süper bir takım yaratmış olmasa da hazırlık dönemi sonuçlarının sağladığı özgüvenle avantajlı başlıyor. İnanç ve moral yüklü takım.

İbolar’ın katkısı önemli

Ve İbolar’ın da affı ile Beşiktaş kadrosu oldukça zenginleşti. İbolar hem kendileri ile hem diğer arkadaşlarına yaratacakları görev çeşitlemeleri ile bir zenginlik öğesi haline geldiler.

Onların affı kimilerince yadırganıyor. Kısaca oraya da girelim: Adamlar bir ayıp işlemenin utancını yaşadılar. Beşiktaş’tan gönderilmenin korkusunu tattılar. Kaptanlıkları alınarak prestij kaybına uğratıldılar. Önemli para cezası ödediler! Özür dilediler. Daha ne olsun? Doping yaptığı için 2 yıllık cezalarını çeken sporcular şu an Pekin’de boyunlarına olimpiyat madalyaları takmaktalar.

Kalede Rüştü deneyimi ile Hakan konsantrasyonunu yakaladığında ulaştığı formla Beşiktaşlı’ya endişe yaşatmayacaktır. İkisinde de zaman zaman önemli hatalar görmekteyiz. Gene de göreceğiz. Tıpkı diğer kalecilerde göreceğimiz gibi... Hatasız kaleci olmaz.

Takım savunması gelişiyor

Beşiktaş yıllardır savunma yapma sıkıntısı çekmekte. Bunu özellikle vurguluyorum. Savunma adamı sıkıntısı ile savunmayı başaramamanın sıkıntısı kıl payı da olsa farklı. Bu yıl geri dörtlüye silme yenilik getirildi. Ancak Seriç ile Tuna’nın çok öne çıkamayacaklarını sanıyorum. Gene de bu bölgenin zenginliği olacaklar.

İboların affı orta alandaki zenginliği de yarattı. Tello’dan, Zapatocny ve Sivok’tan; maçına göre S.Kurtuluş’tan yararlanmak olanağı doğacak. Söz gelimi Cisse’nin, Uğur’un sakat ya da cezalı olmaları durumunda açığı kapatılabilecek. Orta alanın sürprizi Ekrem olur...

Kartal’ın orta alan sorunu çözüldüğünde, savunmasında olduğu gibi hücumda da sıkıntısı kalmaz. İyi beslenen hücum adamları gol sıkıntısı yaşatmazlar Beşiktaş’a. Uğur’un Cisse ile uyumu umut verici. Savunmanın soluna Üzülmez (belki de Seriç) ile çözüm üretilmeli ve Tello mutlaka sol önde, orta alanda oynamalı. Zira savunmayı bildiği gibi, hücum gücü de yaratıyor. İyi uzak şutları var. Aydın ile girecekleri rekabet ikisini de formda tutar.

Hücum en etkili bölge

Sağlam, hücumda tek adamlı oyun uygulattığında, ‘tek adamını’ iyi seçmelidir. Bobo o işte zorlanıyor ve kayboluyor. Peş peşe olmamak üzere o işin en iyisi Nobre. Holosko öndeki adamın arkasında, bulduğu her boşluğa kaçan adam olarak görev yapmalı. Ve Sağlam, Batuhan’ı yönetmeyi başarmalı, onu artık daha çok göreve sürmeli. Çift forvette, Bobo-Holosko-Nobre’den ikisi her zaman olur.

Bobo, Nobre, Holosko ve Delgado konsantre olduklarında bir takımı uçuracak nitelikte güçlü hücum adamları. Sağlam takımına ortada iyi savaşmayı ve top çıkarma çabukluğunu kazandırırsa; kararlarında tedirgin olmaz, oyun temposunu garanti arayışı ile yavaşlatmayıp artırırsa; oyun ilkeleri oturmuş Kartal’ın takım savunması gelişir ve bu forvetlerle zirvede uçar.

Beşiktaş da favori

Bu üstün verimin alınabilmesi için teknik direktör-menajer gizli çekişmesinin de çözümlenmesi, Teknik direktörün sık adam kovan başkan korkusunu atması kararlarını tedirginlik içinde değil, özgüvenle alması da olmazsa olmaz bir koşul. Sorunsuz bir Beşiktaş’ın, G.Saray-F.Bahçe yarışı içinde geçeceği ileri sürülen Süper Lig’de sessizce ipi göğüsleyeceğine inanıyorum.

Savunmanın sağ tarafı da sol tarafı da ağır yaralı!

BEŞİKTAŞ onca savunma adamı yığınağı yaptı ama halen savunmanın sağı ve solu için öne çıkan bir oyuncusu yok! Sağda ne Serdar Kurtuluş ne Ali Tandoğan ne İbrahim Toraman tam o işin adamı. Ancak yoklukta iş yapmaktalar. Serdar Kurtuluş ağır kalıyor, Ali Tandoğan ile İbrahim Toraman o oyun karakterinin adamları değiller. Toraman savunma göbeğinde, Ali sağ kenarda hücuma yönelik başarılı olan oyuncular. Sola alınan Seriç de o yere zenginlik, güven katacak değer bir oyuncu değil. Onun açığını kapamak için Tello’nun kullanılması, artık savunmadan çok orta alan ve hücum işlerinde başarılı bu adamı takımdan eksiltiyor! Teknik Direktör Ertuğrul Sağlam’ın başı bence en çok buralarda ağrıyacak.

Özkan ve Delgado topu hep çabuk oynamalılar

BEŞİKTAŞ’TA birbirinin benzeri iki oyuncu var. Serdar Özkan ve Kaptan Matias Delgado. Özkan topu gerektiği zamanda ayağından çıkartmayıp bekleterek; Delgado çabuk oynama isteğine gerekli ustalığı katamayarak çok top kayıpları yapıyorlar. İkisi de bu nedenle rast geldiğinde olağanüstü güzel ve yerli yerinde toplar veriyorlar, ancak rast gelmediğinde, ki bu daha çok olmakta, top kaybetmekteler. Arjantinli futbolcu Delgado top çıkarırken daha özenli olmalı, Özkan da toptan çabuk ayrılmalı. Özellikle Özkan buna özen göstermeli. Çabuk ve yerli yerinde toplar verebildiğinde bence Matias Delgado’yu sollayacaktır. Çünkü o daha çok yönlü bir oyuncu.

Bülent Girgin
08-25-2008, 08:39
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven TANER

Antalya’da iki gerçeği gördük dün gece. Biri ‘ötekilerin’ nasıl dişli oldukları; öteki de Beşiktaş’taki takım megalomanisi. Açayım: ‘Ötekiler’ dört büyüklerin dışındaki takımlar. Tüm parasal zorlamalara karşın olabildiğince iyi kurulan takımlar var. Takır takır mücadele ediyorlar. Özgüvenleri de, becerileri de yerinde.

Antep nasıl Fener’e diklenip yendi ise Antalya da Beşiktaş’a diklendi.

Beşiktaş kendini öylesine büyük görmeye kaptırmış ki, Antalya karşısında nerede ise hiç savunma yapmayacaktı. Sanki terlemeden bu işi çözümleyecekti! İki gol yediler, ikisinde de topa vuran adamlar bomboştu! Kamyon yükü ile savunma oyuncusu aldılar takıma savunma yaptıramıyorlar! Beşiktaş hücuma çıkmayı başardı, ama geri dönemedi. Antalya ikisini birden başardı. İyi ve çabuk kapandı.

Sağlam, sol kanada Aydın’ın yerine S.Özkan’ı alarak, orta alandan Uğur’u çıkarıp, ileriye Nobre’yi ekleyerek 2-0’ın altından kalkmaya çabaladı. Aradığı baskı kurdu. Ama Antalya ölümüne kapanınca bir kör dövüşü başladı. Ev sahibinin savunma yaparken şans yanındaydı. Hücum için fırsat da yakaladı. Gökhan’ın hatasında bir gol daha yapabilirdi. Gökhan kendine aşırı güveni ve sakatlanma bilinçaltı ile bazen onulmaz yaralar açacak hatalara imza atıyor. Dikkat etmeli.

Bu arada kaş çatarak otorite gösteren hakem Gezer, Antalyaspor’a üç dakikada baraj kurduramadı. İkinci yarı Beşiktaş’ın hücum sınavı vardı. Baskıyı kurdu ve maçı kurtaracak verime yükseldi. Antalya kapanmayıp oyunu dengeli götürmeye çabalasa Beşiktaş savunmasını delebilirdi.

Sağlam’ın savunma kurgusunu gözden geçirmesi, bazı futbolcularını ciddi biçimde uyarması, Holosko ve Tello’yu verimli olacakları yerde oynatması gerek. Yoksa öncelikle kendi ipini çekmiş olacak.

Bülent Girgin
08-29-2008, 07:50
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Bir takım rakibinden iyi olduğuna inanıyorsa onu hemen gösterir. En azından bir dener, geçek mi diye. Ve eğer kendine güveniyorsa, o üstünlüğünü kullanıp, rakibine dişini geçirir. Onun cesaretini kırar. Sonra daha kolay teslim alır.

Beşiktaş hem kendine güveniyor hem de o güvene kaynak olan güzellikleri göstermiyor! Bunu başaramayınca da bırakın cesaretini kırmayı, rakibi yüreklendiriyor. Rakip kendisinin iyi bir takım olduğuna inanmaya başlıyor.

Beşiktaş savunmasında, zili çalanın hırlı mı hırsız mı olduğunu araştırmadan kapıyı açanlar gibi. Dünkü savunmayı iddialı bir takım yakalasa, kaleyi golle doldururdu. Sağlam her maça ayrı adamlarla çıkıyor. Bir savunma yapısı oturtmak için doğru karar verip devamlı bir blok oluşturmalı.

Hücumda şu ya da bu biçimde kazandığını çöpe atan hovardalar gibi. Pozisyonların hakkını verse idi ilk yarı rahat 3-1 olurdu. Brijeg’in bir atağında top direğin dibine vurup dışarı gitti. İlk golde Uğur’un topu kazanması, pozisyona girmesi ve vuruşu nefisti. Onun hücuma katılışları Beşiktaş’ın gizli zenginliği.

Beşiktaş’ta takım oyunu değeri yoktu dün. Antalya maçının sonlarındaki arayış hiç yoktu. Bireysel hatalar da çoktu. Delgado’nun bir hilesi var: Kaptırdı gibi görünmesin diye topa uzun vurup rakibe atıyor! Dün bunu birkaç kez yaptı. S.Özkan bir iyi olsa iki kötü oynuyor. Top kullanma becerisi çok sınırlı. Golü onun dünkü notunu yükseltmez. S.Kurtuluş hálá çok hantal. Onu zorluk derecesi düşük maçlarda pişirmek gerek. Ancak... Beşiktaş’a kolay gelen maç yok ki!

Bobo da duruma göre zorluyor kendini. Cisse de öyle. Devre arasında bir zılgıt yemiş olabilirler. İkinci yarıda tümünde bir zorlama, oyun oynama isteği vardı. Ve bunun karşılığında ara birden açılıverdi.

O zaman ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor. Beşiktaş’ı maçtan önce bir güzel azarlayacak, kimilerinin kulaklarını çekeceksin!

Bülent Girgin
09-12-2008, 08:09
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Bayılıyoruz kendimizi kandırmaya. Futbol fakiri Ermenistan’a karşı futbol değeri taşımayan oyunla kazanınca, ‘İyi oynamasak da kazanmayı öğrendik’ gibi bir ‘değerli özellik’ icat ettik! Kazanmayı bildiğimizi dünyaya duyurduğumuz günün ertesinde sahamızda un ufak edeceğimizi sandığımız Belçika’ya karşı beraberliği zor kurtardık. Hani biliyorduk kazanmayı?

Yetersiz oyunların nedenini araştırıp tartışacağımıza, buna boş verip maçı kazanmış olmanın arkasına saklanmaya kalkışmak gördük ki hiçbir şey kazandırmıyor. Hüsranı yaşarken hırçınlaşıp, hedef saptırma arayışına girişiyoruz.

Fatih Terim aslında oyun kalitesi yetersizliğimizin farkında. Ama düzeltemiyor ve de bunu söyleyemiyor. Hele sonuçlar da iyi olunca, koyuver gitsin... Gerginliği biraz da bundan.

Eksikleri gidermenin yolu, onların varlığını kabul etmekten geçer.

Gerçeği görmeyi ve söylemeyi bilmeliyiz.

Milli maç öncesinde Beşiktaşlı Delgado ile birlikte idim.

Kaptanlığını sordum, hiç şişinmedi. ‘Önemli bir şey değil, beni değiştirmez’ dedi.

‘Arjantin milli takımında mı Türkiye milli takımında mı oynamak istersin’, dedim. ‘Arjantin’ diye yapıştırdı. ‘Sizin milli takımda oynamak şereftir’ gibi yapay okşamalara girmedi!

‘Beşiktaş şampiyon olur mu’, dedim, ‘evet’ diye gazı vermedi, ‘bugünden söylenemez’ dedi.

‘Trabzon maçını alır mısınız’, dedim, ‘çok zor maç’ dedi! Hatta onun arkasından gelen maçların zorluğunu da işaretledi.

‘Çok pas hatası yapıyorsun, bu senden mi, yoksa arkadaşlarının senin kadar hızlı düşünmeyişinden mi kaynaklanıyor’, dedim, ‘Ne yazık ki benden’ dedi, hatayı kendinde gösterdi, kimseye fatura göndermedi.

Beşiktaş’ın futboluna yüz üzerinden not vermesini istedim, gerçekten sapmadı ‘60-70’ dedi.

Hiçbir yanıtta uçmadı, hiçbir yanıtta birilerine hoş görünme amacı gütmedi. Düşündüğünü söyledi...

Ona çok teşekkür ettim. Düşündüğü gibi konuştuğu için. Bu teşekkür gerekçemi de yadırgadı, ‘neden düşündüğüm gibi konuşmayayım ki...’ dedi.

Delgado söyleşimin ayrıntılarını Beşiktaş dergisinin Ekim sayısında bulacaksınız.

Bir zamanlar, ‘bırak seni başkaları alkışlasın, övsün’ derdik. Şimdilerde bu tam tersine döndü. Kimse kimseyi alkışlamıyor, herkes hak etmemiş olsa da kendi kendini alkışlıyor.

Bizim gibisi yok.

Bülent Girgin
09-15-2008, 07:35
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-B.jpgGüven TANER

Kazanan, üçüncü haftada maç kaybetmeyen tek takım olacaktı ligde. Üç haftada Fenerbahçe’yi 6, G.Saray’ı 4, sahadaki rakibini 3 puan sollamış olacaktı.

Bu durum onları çok germemişti. Kendilerine duydukları güveni zarar görecek biçimde kullanmadılar. Beşiktaş maçın egemen görüntü veren ilk tarafı oldu. Orta alanda iyi savaşması, savunmayı önde kurması daha atak görünmesine yol açtı. Ama ileride gerektiği çabuklukta ve çoklukta olamadılar. Trabzon sonra dengeyi kurdu.

Trabzon savunması, Beşiktaş üstüne çabuk gelmeyişinden de yararlanarak daha güven duyuran bir mücadele sergiledi. Beşiktaş savunması üzerine çabuk gelindiği zaman bocaladı. İlk yarıda iki takım da sahanın aynı kenarını zorlayarak oynadı. Beşiktaş solundan, Trabzon sağından hücumları zorladı. Yanal, sanatçı Yattara’nın yokluğunda oradaki görevi tam tersine özellikteki ağır işçi Serkan’a vermişti. Bunda daha çok Beşiktaş’ı oradan çıkarmamak amacı sezildi. Takımların ilk yarıda öne çıkan yanları, top rakiplerinde iken iyi oyun kurmaya izin vermemekti.

İkinci yarı başında Trabzonspor ağırlığını koyunca, Sağlam, Aydın’ın yerine Ekrem’i koydu. Onu sağda, S.Özkan’ı solda görevlendirdi. Beşiktaş’ın toparlanması için orta alana iyi zamanlama ile gidip gelen ikinci bir forvete gereksinmesi vardı. Pasif kalan Delgado’nun yerine Holosko kadroda olmadığına göre Nobre konabilirdi. Nobre girdi ama Bobo’nun yerine ve oyun yapısı değişmedi. O tür hamleyi Serkan’ın Barış ile değiştirerek Yanal yaptı. Beşiktaş artan tempodan rahatsız oldu ama karşı çözüm üretemedi.

Ligdeki zorluk derecesi yüksek ilk maçlarında Trabzon, Beşiktaş’a göre daha öne çıkan takım oldu. Beşiktaş’ın peş peşe gelecek zorlu maçlarda daha dirençli ve becerikli olması gerekiyor. Yoksa başı derde girebilir.

Bülent Girgin
09-28-2008, 12:44
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Beşiktaş geçen haftaki Gaziantepspor maçında hücum yetersizlikleri ve ciddiyetsizliği göstermişti. Bunu fırtınadaki kusur olarak işaretlemiştik. Bir hafta içindeki üçüncü zorlu maçını oynamaktaydı. Maçı on kişi kaşısında 3-0’a taşıyınca, tüm sorunlar çok öne çıkarılmadı. Dün akşam bu yılki 4 maçta kendi adamıyla hiç gol atamamış İBB karşısında çok erken gelen bir raslantı golü ile öne geçti Beşiktaş. Bu bir yandan kendisine önemli avantajdı, yanı sıra hiç maç kazanamamış rakibi için de ağır bir darbe idi. İBB bir endişenin, karamsarlığın içine sürüklenebilirdi. Evet ama Beşiktaş eline geçen avantajı kullansa idi.

Oysa eveleyen geveleyen amaçsız görünen bir oyunla mücadele etti. Gol atma becerisi göstermemiş bir rakibe karşı tek önde libero ile oynanması, hücumu üç adama çıkaracak bir dizilişe yönelmek, kağıt üzerinde çok doğruydu. Ne var ki amaca uygun oyun başarısı gösterilemedi. Ne hücum organizasyonları becerilebildi, ne savunmada güvenli bir duruş vardı! Savunmada ilk kez geçen yılı anımsatan görüntüler oluştu. İlk yarıda ortanın sağında görev yapan Ekrem kulübeye transfer olmadığını gösterme çabasındaydı, ama iyi bir sınav vermedi. Çünkü kendini göstermek için yalnızca hücuma ağırlık verdi. Cisse giderek Beşiktaş’ın sorunu olacak. Temposu çok düşük kalıyor.

Beşiktaş kaşına kaşına duran toptan golü yedi. Hemen sonra karşılığını verdi ama orada kaleci M.Ali ile Nobre topa aynı anda hamle yaptılar ve aynı anda dokundular. Pozisyonda Nobre olmasa hakem golü verebilirdi. Nobre önyargısı ile ilk yarıda çekilmeye penaltı dememişti hakem. Hadi bunları silelim, 83.dakikada tertemiz golü iptal etmesi olacak şey değildi. Beşiktaş dün zaten Belediyeye karşı zorlandı, hakemi yenecek hali hiç yoktu.

Beşiktaş’ın iddialı olabilmesi için bu tür maçları yitirmemesi gerekiyor.

Bülent Girgin
10-10-2008, 09:39
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Yöneticinin iyisi, sürpriz bir zor durumla karşılaştığında, aldığı pozisyondan belli olur. O anda kendisi paniklemez, panikten doğacak hataları da giderecek duruşu gösterir. Önlemler alır. Açık vererek paniği körüklemez.

Kharkiv bozgunu sonrasındaki panik bir kez daha göstermiştir ki Beşiktaş’ta sorun, yalnızca futbolcu kapasitesi, teknik adam hataları gibi suyun üstünde görünen eksiklerden kaynaklanmamaktadır. Yanı sıra, yönetim yetersizliklerinden de doğmaktadır.

Başkan, stattan çıkıp soluğu takımı en son şampiyon yapan eski teknik direktörün yanında aldı! Ki eğer ölçüt aldığı, yönetilen takımın durumu ise o gittiği Lucescu, Ukrayna Ligi’nde Sağlam’dan daha kötü durumdaydı!

Yanı sıra ikinci başkan ve kimi yöneticilerin aşağılayıcı söylem ve tavırları oldu!

Bunlar Ertuğrul’u, ‘Adam gibi geldim, adam gibi çalıştım, adam gibi gidiyorum’ vurgusu yapmaya itti. Sanırım onunla futbol dünyamızda ‘adam gibi olma’ kavramı değer kazanacak!

Başkan, Lucescu’dan ‘olmaz’ yanıtını aldıktan sonra, bir yıl önce toplum karşısında söylediği sözleri yaladı. Demirören 2007 aralık ayında Lig TV’de, ‘Ben olduğum sürece Mustafa Denizli ve Samet Aybaba bu takımda olamazlar’ demişti çünkü!

Başkan görevi bırakana değin Aybaba’ya da iş verirse hiç şaşırmayın!

Başkan’ın sıkı sıkıya sarıldığı takımın menajeri Sinan Engin, hálá saha kenarında hindi gibi kabarıp hakeme gövde gösterisi yapan bir kabadayı görünümünde! Gövde gösterisinin ‘gövdeyi göstererek’ yapılmadığını bile bilmemekte! O görevdeki bir adam, kişiliğiyle, davranışlarıyla, çevresinde yarattığı saygıyla, güvenle, oluşturduğu lobilerle akıl kullanarak işini yapar! ‘Dayılanmak’ çağdışıdır!

Beşiktaş, Sağlam’ı gönderip yerine başkasını koymakla değişmeyecektir. Çünkü sorunu doğrudan ve tek başına teknik adamdan kaynaklanmıyor, yönetim mantığından da kaynaklanıyor.

Hani ya muhalefet?

Ve ‘Yönetim gitsin, yenileri gelsin’ diye düşündüğünüzde de bir umut ışığı görmüyorsunuz! Neden mi? Çünkü kulübü omuzlamaya hazır adaylar çıkmıyor ortaya! Beşiktaş’ı düşünmek, sevmek, bunun için toplantılar yapmak başka, bu dev kulübü ayakta tutmaya soyunmak başka şeydir. Çoğu ‘önde gelen!’ bırakın göreve soyunmayı, ‘aman üstüme kalmasın’ tedirginliği içinde.

Ayşegül Alparslan
10-10-2008, 09:47
iyiki söyledin valla biz bilmiyorduk

Bülent Girgin
10-15-2008, 08:40
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Sağlam, içinde kopan fırtınaları dışa yansıtmaz. İddiası içindedir! Denizli dışarıya gösterir. İçinde yaprak kıpırdamasa bile dışında fırtına estirebilir.

İşe böyle başladı.

Beşiktaş’ın şu sıra bu gazlara gereksinmesi var. Ancak yarın, iddianın içinin doldurulması, lafın boşlukta kalmaması gerekiyor.

Gerçi sözün yerine getirilmemesinin değer taşımadığı bir ülkede bunun önemi yoktur. Bakın Beşiktaş’ın Başkanı, ‘Ben olduğum sürece kapıdan giremez’ dediği adamı, rica minnet kendisi soktu kulübe!

Denizli de ‘sezona başlamış takım almam’ derdi, şipşak, bir telefon konuşmasında işi kaptı! Demirören’deki ikna gücü müthiş!

Denizli sanki tazminatını peşin almış gibi bir fotoğraf veriyor. Hadi konunun bu tarafını çok eşelemeyelim.

Denizli gelmeli miydi? Ona bakalım.

Evet.

Denizli, Sağlam ile yaşanmaya başlanan futbol düşüşünü durdurmak için sığınılacak tek limandı. Takımı tanıyordu ve topluluğu da hemen etkileyip bir umut aşılayacak kariyere sahipti. Ertuğrul’u köşeye sıkıştırışı sevimsiz olsa da Denizli’yi seçmek Başkan’ın doğru bir kararıdır.

Şunu da ıskalamamalıyız: Beşiktaş da Denizli için sığınılacak bir limandı. Onca geçmişine karşın, toplumun ilgisinden kopmuş, adını ancak yorumculukla andırır olmuştu.

Denizli Beşiktaş’ı, Beşiktaş Denizli’yi rahatlattı bu gelişme ile. Ancak ikisinin de rahatlığının sürebilmesi için Mustafa hocanın, yorumlarındaki kadar yaratıcı olması gerekiyor. Futbolu irdelerken bilmek ve düşünmek yeter; oynatırken yetmez.

Denizli güven yaratabilmek için öncelikle G.Birliği, Sivas, Kayseri maçlarını kazanmalı, bir yandan da Ertuğrul Sağlam’dan daha iyi futbol oynatmalı takıma.

Bunu başarabilir. Zira Ertuğrul ile aralarında bir ‘bakış farkı’ var.

Sağlam ne denli tedirgin, garantiyi savunmada arayan bir hoca ise; Denizli o denli savunma eksikliklerini hücumla örtmeyi isteyen bir anlayışa sahip. İran’daki son yıllarında değişti mi, uzun yıllardır büyük takım çalıştırmamaktan ötürü bir tedirginlik yaşar mı onu bilemem.

Beşiktaş’ın daha iyi maçlar çıkarması, futbolu daha hızlı yorumlaması gerekiyordu. Eğer takım, ayrılan hocanın bakış açısı yüzünden ağır kalıyor idiyse, çok çabuk hızlanacaktır.

Yoksa...

Demirören seneye, ‘kulübe sokmam’ dediklerinden Samet Aybaba’ya dönebilir!

Onun için bir hocanın yanından karşısına; karşısından yanına geçmek, bir telefon konuşmalık zaman alıyor!

Bülent Girgin
10-20-2008, 07:43
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Ertuğrul Sağlam Beşiktaş’ı tutuyor, ancak kuyruğu sıkıştığında salıyor, riske sokuyordu. Temposuzluk, topu ayakta oyalama, hücuma çıkmadaki yavaşlık, onun Beşiktaş’ını ağırkanlı yapıyordu. Holosko’yu da en üst verimini alacak biçimde kullanmıyordu...

Futbola yakın herkes gibi o günlerin yorumcusu Mustafa Denizli de görüyordu bu yetersizlikleri. Gelir gelmez, hele çalışacak zaman da bulunca tüm bunları tersine çevirmişti. Beşiktaş oyuna tempolu girişti. Hücumda çoğalmayı, topu hücuma az pasla, çabuk taşımayı, rakibin boş bıraktığı alanlara adam kaçırmayı ve oralara top atmayı, Holosko’yu bu alanlarda koşturmayı denedi. Bunların ürünü 15 dakikada üç gol oldu!

Üçlü savunma, önlerinde bir orta alan oyuncusu, ikili forvet... Evet böylesini de konuşabiliriz; ama önemli olan onların işlerini nasıl ve ne oranda başarı ile yapabildikleri. Savunmada üçlü idi Beşiktaş, fakat topu kazandıktan sonra... Kenarları iyi kontrol etmeyi unutmadılar. Rakip üzerine gelirken savunma beşli, altılı olmayı başardı. Denizli’nin Beşiktaş’ındaki erken göze çarpan ilk farklılık, takımın oyunun akışına göre gereken yerde çoğalmayı başarmasıydı.

13.dakikada üçüncü gol de gelince G.Birliği’nin çökmemesi, tersine, daha diri mücadeleye girişmesi Beşiktaş’ın başlangıç hızını kesti. Hücuma çıkışlar cılızlaştı. Hücuma top çıkarmalar azaldı. Bunda Delgado’nun kötü pas yüzdesini artırması, Holosko ve Tello’nun erken yorulmasının rolü büyüktü. Bu nedenle G.Birliği oyuna egemen oldu ve pozisyonlar üretti.

Denizli iki adam değiştirerek durgunluğu gidermeye çalıştı ama takıma maç başındaki hızı ve beceriyi kazandıramadı. Bu da gösteriyor ki Beşiktaş kadrosu Denizli’nin istedikleri ‘hemen’ yapamayacak.

Önce güçlenmesi gerekiyor. Özellikle Tello ve Holosko gibi kilit adamlar eski fizik güçlerini bulmalılar. Dünkü oyun düzeninin başarı olabilmesi için futbolu tempolu yorumlamak şart.

Bülent Girgin
10-28-2008, 08:50
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Sivasspor oturmuş bir takım. İlkeleri yerleşmiş, ne yapacağı belli. 4-4-1-1’i öylesine katı uyguluyorlar ki, onları izlerken zaman zaman aklıma demire dizilmiş langırt takımı bile geldi.

Dörtlü savunma çakılı, dörtlü orta alan çakılı! Topu kazandıklarında ya Mehmet Yıldız’a şişiriyorlar ki ana tema bu; ya da rakibi önde yakaladılarsa birkaç kişi çıkıyorlar. Asıl güç Mehmet. Sırtına iki de adam oturt gene oynayacak sanki. Müthiş güçlü. Onunla bire bir kapıştın mı, omuz omuza yaslandın mı hiç şansın kalmıyor! Durdurmak için hızını, çabukluğunu kullanacaksın ve sezgilerin güçlü olacak. O ilk baskınını yaptığında yanındaki Zapo çok hafif kaldı ve çaktı golü Mehmet.

Sivas ile oynayan, maçı almak istiyorsa apaçık belli sistemini delecek yollar bulacak. Bulamıyorsa, ağlamayacak.

Beşiktaş golü yedikten sonra Mehmet’i Toraman ile kontrole yöneldi. Bobo ve Nobre ile sabit rakip savunmanın aralarına kaçmayı, kenarlardan top atmayı denedi. Bunları yaparken kontra yememeye özen gösterdi. Acemice yediği gole, ustaca bir organizasyonla yanıt verdi. Ne var ki bunun ardından ürettiği pozisyonları, karambolları golle süsleyemedi.

Tello dün farklı görevleri yürüttü. Orta alanın her görevine soyundu. Hücuma katıldı. Delgado da öyle. Sivok da öyle. Görev değişe değişe, gezerek oynadı.

Daha ilk yarı oyunuyla söylenebilirdi ki Beşiktaş Sivas’a karşı da renkli, taraftarına endişe vermeyen bir oyun biçimi kazanmıştı. Bunca gezmenin takımı yorup yormaması önemliydi.

İkinci yarıda temposunu yitirdi Beşiktaş. Sanırım bunu bekleyen Bülent Uygun 65’te Balili’yi de alarak hücumu zenginleştirdi. Denizli de aynı amaçla, S.Özkan ve Holosko’yu sahaya sürdü. Oyun yeniden tempo ve heyecan kazandı.

Sivas bildiğimiz gibi, Beşiktaş kendini yenilemenin, güzelleştirmenin yolunda önemli adımlar atıyor. Hedefe daha epeyce mesafe var.

Bülent Girgin
10-31-2008, 09:07
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Kupa’ya bakarken, ligin verilerinden yararlanırsak, ilk karşımıza çıkacak ölçü değeri, hiç maç yitirmemiş bir takımla, hiç maç kazanmamış bir takımın maçı oynadığı olur. O zaman hiç maç yitirmemiş tarafın hocasının rotasyona başvurup, az maç oynamış adamlarını sahaya sürmesinden doğal bir tutum olamaz. Bu durumda bile iki taraf arasında denge oluşmaması, maç kaybetmemiş tarafın ağır basması gerekir.

Yani Beşiktaş’ın.

Evet ama öyle olmadı. Mücadele Beşiktaş’ın baskısı altında geçse de Beşiktaş ağır basmadı. Çünkü takım, bir yandan yeni hocanın yeni oyun ilkelerine uyum için oynamaktaydı, bir yandan da daha o oyun ilkelerini oturtmamışken bir de birkaç kişilik değişikliğe uğramıştı.

Ve de formsuzlar vardı!

Bunun için bastırdı Beşiktaş; ama ağır basmadı! Bu yıl formadan uzak kalan Ali Tandoğan, Uğur, Ekrem forma bulmuştu. Ali ile Uğur döküldüler. Son maçların en formsuz hücumcuları Holosko ve Bobo ikisi birden sahadaydı. ‘Top kullanma mantığını’ henüz yakalamamış bir futbolcu olan Serdar savruk savruk koşuşturdu.

Denizli bunları görüp, mutlaka kazanılması gereken maçı alabilmek için Ali ile Uğur’un yerlerine Cisse ile Tello’yu alarak ikinci yarıya başladı.

Beşiktaş bununla da hücumda etkili organizasyon zenginliği hemen yakalayamadı. Sıkı kapanan Antalya’nın açılması sağlayacak hileler bulamadı. Rakibin açıldığı ender zamanlarda yapabildiği ender hızlı hücumlarda da her fırsatta fiyatı artırılan Bobo gol yapamadı. Cisse’nin ince golü istenen morali ve etkiyi getirdi.Holosko’nun golü, ondan beklenen özellik ve güzellikte idi. Tello’nun gol vuruşu mükemmeldi.

Denizli’nin başında şimdi iki dert bir arada var. Hem yeni oyun ilkelerini yerleştirecek, hem formsuz adamlarını kazanacak. Ve bunları lig ile Kupa’nın iyice kızıştığı bir zamanda yapacak. Ne kadar çabuk başarırsa o kadar hızlı yol alır Beşiktaş.

Bülent Girgin
11-17-2008, 09:04
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Beşiktaş, iddialı takım kaynayan zirvede barınabilmek için yalnızca Bursa maçını değil, sonraki dik yokuşta karşılaşacağı takımları da yenmek zorunda. Maçları bu gerçeğe göre oynamak durumunda. Bursa’da bunun farkındaydı.

Kazanmaya oynadığı hemen belli oldu. Kazanmaya oynamak, hücuma ağırlık vermek gibi anlaşılıyor kimi zaman. Oysa oyunun iki yönüne de tam önem vermek olarak algılanmalı. Denizli, Beşiktaş’ı bu gerçeği bilen bir takım olarak sürdü sahaya. Beşiktaş hücuma kalabalık çıktı, geri dönüşleri dengeli yaptı. Ancak hücum organizasyonlarında çabuk değildi. İlk yarıda tek çabuk atağında yüzde yüzlük pozisyon yarattı; ama Nobre topu iyi kullanamadı. Buna karşılık Bursa’ya bir net pozisyon verdi.

Bursaspor da yaklaşık aynı anlayışla oynadı maçı. Savunmada sağlam kaldı, hücumu unutmadı, ama onlar da beceri yetersizliği yaşadı.

Denizli maçı almak için tüm kozlarını oynadı. 25 dakika kala forvetini değiştirdi. Yeni giren Bobo ve S.Özkan da verimi artıramadı. Özkan takımın en iyi organizasyonunda fantezi bir vuruşa kalkışıp golü kaçırdı. Belki de iki puan orada gitti. 17 köşe vuruşu kazandı Beşiktaş. Buradan bir avantaj üretemedi. Kenarlardan etkisizdi, göbekten etkisiz... Delgado zaman zaman çok iyi işlere imza atabilen bir oyuncu. Ne var ki gerekli olduğu zamanlarda dünkü gibi hiç öne çıkamıyor. Onu bir şey beklediğiniz için sahada tutuyorsunuz; ama avunucunu yalıyorsunuz. Tadı çok az çıkan meyve, Keçiboynuzu gibi.

11.haftada şu gerçek önümüze çıkıyor: Beşiktaş zorlu maçlarda hedefe gidecek futbolu oynamıyor. Sivas beraberliği, Kayseri yenilgisinden sonra Bursa beraberliği. Ve zorlu maçlardan bir de Trabzon beraberliği var. Bunlarda 12 puanın 9’u kayboldu! Şampiyonluğu arayan bir takım için hiç de iç açıcı olmayan bir tablo bu.

Bülent Girgin
11-24-2008, 07:36
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Trabzonspor, Ankaraspor, Sivasspor, Galatasaray, Fenerbahçe ve Kayseri beraberliklerle ikişer puandan olunca, maçı kazanmak, Beşiktaş’a son beş maçta yitirdiği 7 puandan doğan açığını kapatarak, yeniden zirveye yapışmasını sağlayacaktı. Her maçın önemi vardı; ama bunun ki böyle bir önemdi.

Kazanmalıydı.

Peki kolay mıydı? Eskişehir, ilginç ve zor bir rakipti. Son beş maçında Bursa’yı, Galatasaray’ı yenmiş, Fenerle berabere kalmış, Ankaraspor ve Ankaragücü’ne yenilmişti. Bunları yaparken gol atmadığı bir maç vardı, yemediği tek maç yoktu! 9 atıp 10 yemişti! Beşiktaş hücumu da savunmayı da çok iyi uygulayabilmeliydi bu maçta. Denizli bunun için oyunun iki yönünü de iyi oynayacağını umduğu dizilişle çıktı saha...

Ve takım sahada tüm ciddiyeti ile işine sarıldı. Delgado bu kez çalışkan, savaşçı ve üretkendi. Ekrem sağda havasını bulmuştu. Takım iyi hücum etti, ama bir sorun vardı. Eskişehir kalecisi İvesa 2.05’lik boyuyla ve önündeki savunma 1.90’lık boy ortalamasıyla, havaya atılmış balığı yakalayan martılar gibi yüksek topları topladılar. Buna karşın 30.dakikada direkt kornerden gelen top kaleye girdi. Fakat yardımcı hakemin aklı buna yatmadı! Az sonra Sivok yandan gelen topu yere doğru vurarak İvesa’yı avladı. Beşiktaş havadan zorlanıyordu ya, yere inerek aralara top atmak da kolay iş değildi, zira rakip savunma kalabalık kapanıyordu. 48’de Nobre iyi niyetle İvesa’nın savurduğu tekmeden kaçmasa hakem de penaltı vermekten kaçamazdı. Eskişehir savunma kalabalığını çözdüğünde Beşiktaş yere inme olanağı buldu ama bu kez de temposu düştüğü için etkili olamadı. Bu dönemde Holosko’nun kendine geldiği gösterdiği sahneler oluştu.

Beşiktaş dün yalnızca üç puan kazandı. Maçın öteki gerçeği takımın, zirvedeki rakiplerinin yitirdiği kadar daha puan kazanmış olması değil, maç kazanacak bir takım kimliği gösterebilmesiydi.

Bülent Girgin
04-27-2009, 07:41
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Beşiktaş şampiyonluk yakalamak, Eskişehir düşme korkusu yaşamamak için zorunluydu kazanmaya. İkisinde de oyuncu eksikleri vardı. Beşiktaş’ın bunu aşma şansı daha yüksekti. Kadrosu daha genişti.

Mustafa Denizli, sarı kart cezası sınırında olan beş adamından ikisini sahaya sürmüş, ötekileri kulübede tutmuştu. Bobo da oradaydı. Sanırım amacı Fenerbahçe maçının öncesinde kadroyu ekonomik kullanmaktı. Erken bulacakları golle rakibi tedirginliğe ve açık oyuna itebilirlerdi. Bunun çabasını harcadılar. Ne var ki ilk yarı boyunca altı kez gol getirecek şut olanağı bulmalarına karşın, golü üretemediler.

Ev sahibi Eskişehir’in hocası Çalımbay hemen her hocanın yaptığını uyguladı. Savunmayı kalabalık tutup, iyi zamanlama ile açılarak, kazanmaya mecbur hisseden Beşiktaş’ı avlayacaktı. Bu ilkelerle oynadıkları ilk yarıda rakiplerinden çok daha az şut olanağı bulmaları doğaldı. Anderson’un vuruşunda Rüştü çok başarılıydı.

Denizli’nin kurduğu ilk onbir dinamik ve çabuktu. Topa daha çok sahip oldu. Ancak beceri yüzdesi düşüktü. İki kenardaki S.Özkan ile Tello yetersiz kaldı.

Mustafa Denizli ikinci yarıya Sivok ile Özkan’ın yerine Bobo ile İ.Üzülmez’i alıp savunmada ve hücumdaki yapıyı ve oyun planını değiştirdi. Bu değişim önce Eskişehir’in daha iyi hücum etmesini sağladı! Ama giderek Beşiktaş’ın oyun kalitesini artırıp kazanmasını sağlayan sonucu üretti.

Beşiktaş’ı dün önce ayakta tutan sonra öne çıkaran adamlardan biri öncelikle ve elbette Fabian Ernst idi. Ona epeydir verimine hasret kalınan Delgado eklendi! Çalışkan ve araştırıcı olması yüzünden bu kanıdayım.

Ve... Yusuf... İkinci golü hazırlayışı nedeniyle onu maçın süsü ve en usta adamı oldu. Holosko’ya attırdığı golü hazırlayışı futbol tadı sevenlere tam bir şölendi..

Bülent Girgin
05-10-2009, 13:24
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Kendisiyle yarışıyor

Şampiyonluk aranan yollarda yürümek kolay değil. Hani bilgi yarışmasında verilen kısa sürede bildiğiniz yanıtı da söyleyemezsiniz ya, işte öyle. Beşiktaş şampiyonluğa koşma heyecanının verdiği gerginlikle kasılıp kalıyor gibi geliyor bana. Bu nedenle ‘kendisi’ olamıyor. Yapabileceği kadarını yapamıyor.

Tempolu, yırtıcı bir oyunu yok. Hızlı hücumları olmuyor. Açılmış rakibi avlamayı tasarlamıyor! Hızlı düşünerek, hızlı koşarak, az pasla yapılmış ataklarını görmüyoruz. Golünü atana değin Ankaraspor kalesine giden tek vuruşu olmadı! Golün doğuşunda, çabukluk, hız ve vuruş becerisi vardı.

Yusuf’lu takım hücum ederken yaratıcı oluyor. İlk yarıda attığı bir şut direkten döndü. Bobo’ya gollük nefis bir pas attı. Ancak Yusuf, hücumdaki bu katkısını top rakibe geçtiğinde takım savunmasına olumlu katılamayarak bir bedel olarak ödetiyor.

Beşiktaş ikinci yarı bu eksikliklerinden kurtulmanın çabasını gösterir gibi oldu. Ankaraspor’un gol bulmak için açılmaya başlamasını değerlendirerek çabuk ataklar yaptı, ama ava giderken avlandı! Bir eksiği de buydu. Hücumda top kaptırdığında savunmayı başlatamadı rakibine atağa çıkacak geniş alanlar verdi.

Beraberlik golünden sonra gösterdiği çaba Beşiktaş’ın en önemli yanıydı. Sanırım ancak bu noktaya gelindiğinde üzerindeki baskıyı atabildi. Ve yapamadıklarını yapmaya başladı.

Beşiktaş, yandaşlarının yüreklerini ağızlarına getiren bir yarış çıkarmakta. Bunun yukarıda saydıklarımızdan başka nedenleri de var. Başlıcası birçok önemli adamının formsuz olması. Bir teknik adamın buna kısa zamanda çözüm üretmesi kolay değil. Futbolcu üzerindeki heyecanın yarattığı baskıyı kırabilmeli. Kıramazlar ise öncelikle kendi canları yanacak.

Bülent Girgin
05-18-2009, 08:36
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Uygun adım

Beşiktaş ilk üçte, Ankaragücü düşme bölgesi üzerindeki üçlüde en yüksek yeri elde etmenin hedefi ile girişti maça. Hedeflere varmanın çıkar yolu kazanmaktı. İki takımın hocası da bunu amaçlayan oyun anlayışı ile kurmuştu planlarını.

Ankaragücü rakibinin şampiyonluk kovalamasına bakarak, teslimiyetçi bir tutum içine girecek sıradanlığa düşmedi. Hikmet Karaman tam tersine ‘kazanmanın’ programını yapmıştı. Savunmayı unutmadan iyi hücum eden bir takımdı A.Gücü. İyi alan daraltarak, çıkan rakibe ikinci bölgede baskı uygulayarak, hücumda çoğalmayı başararak oynadılar. Hele maça başlarken gol yedikten sonra...

Beşiktaş çetin ceviz, özgüveni güçlü rakibine karşı ilk dakika sonunda bulduğu golün de müthiş avantajını kullanmasına karşın maçın akışını yönetemedi. Hücuma çıkışlarda yediği baskıya karşı iyi top kullanamadı. Yüklenmiş rakibinin bıraktığı boş alanlara top çıkarıp oralara adam kaçıramadı. Tello bunu başarmak için çok çabaladı, ancak Yusuf ona gerekli desteği veremedi. Beşiktaş onunla ilk yarıyı eksik oynadı. Buna karşın ilk yarıda iki gol daha bulabilirdi.

Karaman, iş görmeyen Nigris’in yerine Jaba’yı alarak başladı ikinci yarıya. Denizli iş üretmeyen Yusuf’u 65’e değin bekledi. Beşiktaş’ın oyunu kontrole alabilmesi için tempo yükseltmesi gerekti. Ne var ki hafta arası yıpratıcı bir Kupa finali oynamış olması bunu engelledi. Karaman hücum oyuncusu artırırken, Denizli savaşçı adamları artırmayı seçti.

Beşiktaş bu maçta önemli eksikleri ortayla çıktı. Fizik gücünü iyi sayılmasına karşın bir haftada oynadığı üçüncü maçında bunun sıkıntısı çekti. Ayrıca açılan rakibine karşı, geniş alanları kullanarak atak yapmak için çabuk top çıkarmayı başaramadı. Ve takım böyle kritik maçlarda gerginlik yaşamaktan kendini sıyıramıyor. Tüm eksiklerine karşın içinde bu ligi alabilecek güç var.

Bülent Girgin
05-31-2009, 14:33
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Şampiyon olacaklardı. Az rastlananı başaracak, yılı çift kupa ile kapatacaklardı...

Sınırsız ün ve de ekstra büyük para kazanacaklardı.

Tarihe geçeceklerdi...

Devler Ligi’ne doğrudan katılmış olacaklardı.

Akla bir anda gelivermeyen daha neler neler ellerine geçecekti...

Ya yitirirlerse?

Mutluluğu kıl payı kaçırıp, hüznü yaşayacaklardı.

33 maçta harcanan emek, sağlanan umut bir maçı yitirmekle çöpe gidecekti.

Beşiktaş gergindi.

Denizlispor’un zorlu bir rakibi yenme keyfinden öte bir kazancı olmayacaktı. Rahattı.

Ve de iddialıydı üstelik. Hele kimi oyuncular! Şener’in duaları, bellere sarılacak kadar maça asılışı Beşiktaş’ın işini iyice zorlaştırdı.

Deneyimli hoca Mustafa Denizli, kıl payı lige tutunmuş Denizlispor’u çok ciddiye alarak oyun planı hazırlamıştı. Erken yenen golün büyük zararını görebilirlerdi.

Savunmayı özenli yapmalı, heyecanı yenene değin kazaya uğramamalıydı takım. Bu anlayışı önceki Galatasaray maçında da taşıyorlardı, ancak gereğini yerine getirememişlerdi. Bu kez savunma paniği yaşamadılar, hücuma çıkabildiler. Ne var ki hücum kozu Tello’nun sakatlığı nedeniyle yetersiz kaldı. Yusuf cezalıydı. Hücum organizasyonlarını yeterince yapamadılar.

İlk yarıyı önde kapamak ve arada Sivas’ın yenik durumda olduğunu öğrenmek büyük avantajdı. İkinci yarıyı daha kontrollü oynadılar. Toraman’ın gol vuruşu, tüm golcüleri kıskandıracak güzellikteydi. Bundan sonra yüklenen rakibi avlamak gerekti, zorlamadılar.

Bu maçın futbolunu irdelemek ne denli gerekli kestiremiyorum. Çünkü sonuç büyük önem ve anlam taşıyor.

Beşiktaş bir süre altılı, sonra beşli, dörtlü ve son maça değin üçlü süren çok zorlu bir yarışın galibi oldu. En zor ligin şampiyonu oldu Beşiktaş...

Helál olsun...

Kutlu olsun...

Bülent Girgin
06-21-2009, 15:59
http://www.stargazete.com/dosya/yazar/20-A.jpgGüven Taner

Transfer bir yarış değildir

Beşiktaşlılar ‘Halimiz nice olacak, kimseyi alamıyoruz’ diye endişe üzerine endişe üretiyorlar!

Aziz Yıldırım, kulübünün paralarını hovardaca savurarak, Kayserispor’un başını döndürüp; Yıldırım Demirören’in elinden oyuncu Mehmet Topuz’u kaptı. 10 milyonu aşacak bir maliyetle! O parayı verebilse Topuz’u Kayseri’den Ataryemezspor da alabilirdi!

Aziz Yıldırım geçen yıl yaptığı transfer hatalarından ötürü kaybettirdiği şampiyonluğun üstünü örtmenin peşinde koşuyor.

Kimi Fenerbahçeli’nin gözünü de boyamış durumda.

Fenerbahçe Kupa’dan, Süper Lig’den sonra basketbolda da yitirdi, ama olsun, 10 milyon avroya Topuz’u aldı! En büyük Fener başka büyük yok!

Çifte şampiyon Beşiktaş’ın havasını 15 gün içinde bitirmiş oldular!

Böyle şey olur mu?

Transfer daha bitmedi.

Bir transfer tek adam üzerine kurulmaz. Teknik adam ‘seçenekli’ listesini yöneticilere verir, yöneticiler biri olmaz ise ötekini almanın yolunda yürür. Şu sıralar halen o yolda yürüyor çifte şampiyon Beşiktaş.

Önemli olan sezon açılışına nasıl varacağınızdır.

Transfer akışı, ligin akışı gibi bir yarış değildir. O yarışa hazırlanma dönemidir.

Beşiktaş’ın sorunu Topuz’u kaybetmek değildir. Asıl sorun, yerli yerinde transfer yapmayı bilip bilememektedir.

HURMA’NIN MİKROPLARI

Kayserispor menajeri Süleyman Hurma, ‘Pis bir havuzda yüzerseniz, mikrop kapmamanız olanaksız’ gibi müthiş bir söz üretti!

Söyleyişine göre, pis havuza giren temiz adam oluyor Hurma...

Ve de ‘kapmamanız olanaksız’ dediğine göre, o mikrop almış!

Onun lafından bu anlam da ürer...

Kimileri aşılıdır, havuzda yaşasalar mikroplanmazlar!

Bunca zamanda durumu öğrenip o da aşılanmalıydı!

Aslında ‘Havuz neden kirli?’ onu sorgulamak gerek.

Herkes temiz giriyorsa, su neden mikroplandı? Bunu bulmak gerek.

EFES’E SAYGISIZLIK

Efes Pilsen, 2-0 arkadan gelip, Fenerbahçe’yi peş peşe 4 maçta yenerek basketbolda şampiyon oldu. Adamlar alın terlerinin büyük ödülü kupalarını alamadan fanatik Fenerliler’in şu şişeli ve tekmeli tacizine uğradılar. Basketbolcular saldıranlara vursa, sinek gibi ta tavana yapışırlardı.

Utanılması gereken bir cılız törencikle Efes’in Kupası’nı veren TBL, Efes’ten bu çirkinliğin özrünü dilemelidir.

Samet Sevim
06-21-2009, 16:03
Aziz Yıldırım geçen yıl yaptığı transfer hatalarından ötürü kaybettirdiği şampiyonluğun üstünü örtmenin peşinde koşuyor.

Kimi Fenerbahçeli’nin gözünü de boyamış durumda.

Yine Aynı Hataları Yapıyorlar , elimizden Futbolcu almak için Transfer yapmaya hatta Beşiktaş'lı olduğunu söylemesine rtağmen ( Ben Beşiktaş'lı Adama Fener Formasını Giydiririm ) Diyebilmek adına Kulübün Paralarını Har vurup Harman Savuruyor ..


Ne Diyelim ..

Beter Olsunlar İnşallah ..

Uğur Şimşek
06-21-2009, 19:18
hurma başlı başına pislik bi insan mikropun teki zaten. bakalım bu sene bombamız ne olcak azizeye mesajımızı nasıl vericez

Bülent Girgin
07-22-2009, 12:32
http://91.93.103.35/yazar/20-A.jpgGüven TANER

Vedat Okyar felsefesi

Öyle üzgünüm ki... Onları anlatacak gücü bile bulamıyorum.

Önce Orhan 51’inde sürpriz yaptı.

Vedat içimize kuşkuyu düşürmüştü zaten.

Ortak yanları vardı:

Güzel insanlardı onlar.

Toplumun içine öfke dolduranların oluşturduğu tahribatı gidermek için yaratılmışlardı sanki.

Güzeli düşünür, güzeli kullanır, güzeli yaşatmaya çabalarlardı... Vedat sloganlar bulurdu kendine...

‘Çay ister misin?’ diye soranı, ‘Ben alkolsüz şey içmem’ biçiminde yanıtlardı! Bu söylemi, içkiye olan tutkusu kadar, çok içmesine karşı kendine yaptığı öz eleştiriyi barındırırdı.

Yıllar önce, adımı duymaz olmuştum ondan: ‘Güzel insan’ der dururdu. Beni değil kendini niteliyordu aslında. Ona ‘Vedat’ demeyi kaldırdım. Adını ‘Güzel Adam’ koydum.

Güzel adamdı.

Beni bi gıdım kırmadı... Onu hiç kırmadım. Onu incitmemek için başucuna ağlamaya gitmedim.

Diken olmazdı fikrinde.

Hep gül düşünür, Gülistan’da yaşar, yaşatmayı amaçlardı.

Gergin, sevimsiz, uygunsuz, sıkıntılı, acılı, kavgalı ortamlardan nasıl hızla kaybolduğunu anlayamazdım!

Futbolculuğunda ona bir maçta tek yıldız vermiştim. Konu edip gaza getirmeye çalıştıklarında, ‘Herkesin bir kanaati var’ demiş! Düşünceye gösterdiği saygı ve güven arkadaşlığımızı güçlendirmişti.

Yıllardır yazmaktaydı. Gazete kokluyor, gazeteci gözlüyordu. Ancak gazetecilik üzerine tek ahkám kesmedi!

Yorumculuğunu bile Beşiktaş’ın dışına taşırmamaya özen gösterir, ‘başka konu ele almam’ tavrı koyardı.

Bildiği kadarını, görebildiği, duyabildiği, değerlendirebildiği kadarını özel bir tat katarak yazdı.

Ona gazetecilik sorulduğunda ‘Gidin gazetecilere sorun’ demesi, bir yandan mesleksel derinliğe duyduğu saygıyı bir yandan alçak gönüllülük erdemini belgelerdi.

Bildiğinin, inancının ardında kendi üslubuyla sağlam durdu...

Sevdikleri ile sevdiği şeyleri yaparak sevdiği gibi yaşadı.

İçindeki tükenmez sevgiyi bu beslerdi.

Can yoldaşı Asuman’ı başka yere koyardı.

‘O olmasa yanmıştım...’ dediğini çok duydum.

Gözü arkada kaldı ise bir tek ondadır.

O hüznü sevmez, ondan kaçardı.

Acıyı insana layık görmezdi.

Felsefesi buydu.

Gene ona uydu, acılar dünyasından çıkıp gidiverdi.

Bahadır Kasım
07-22-2009, 18:37
artık yazıpta ağlatmayın. mekanın cennet olsun.

Bülent Girgin
08-18-2009, 11:33
http://91.93.103.35/yazar/20-A.jpgGüven TANER

Holosko tercihi

Seyircisiz maçların tadı yok, ama seyircisizliğin kimi zaman bir yararı olmakta: Saygı duruşu yapılırken ‘saygısızca’ sesler çıkaran densizler, ‘saygı göstermenin’ tadını kaçıramıyorlar.

İlk hafta beraberliğinden sonra Beşiktaş’ın daha diri, daha çalışkan ve üretken olması gerekirdi. Bunu aralıklı olarak kısa sürelerde hissettirdi. Özellikle ilk yarıda üstünlüğünü kabul ettirdiği bir belirgin dönem olmadı.

Bunu geçin, Antalyaspor’u tedirginliğe iten bir beceri değeri de gösteremedi. Hücumda çoğalmayı başarmasına karşın, buradan geri dönüşlerde çabuk çıkan rakibini kontrol etmekte zorlandı. İlk yarıda hiç pozisyon vermedi, iki parlama anında iki gol pozisyonu organize etti. Biri gerçekten nefisti, ama golle süslenmedi. Beşiktaş’ın savunmadan oyun kurmak gibi bir isteği var: Bu kötü bir şey değil. Ancak uygulama aksıyor. Hakan Sivok ya da Ferrari’yi topu verdiğinde onlar atacakları yere karar verene değin rakip bastırıyor ve topu geri Hakan’a geri atıyorlar... Ve Hakan topu telaşla ileri vuruyor!

İlk iki lig maçı gösterdi ki, Beşiktaş’ın oturmuş bir ‘takım oyunu’ yok! Takım bu eksikliğin tedirginliği içinde. Yapabileceği kadarını yapamıyor. Mustafa Denizli Holosko-Bobo ikilisinde tercihini Bobo’dan yana kullanıyor, ama oyunun akışında hep Holosko akla geliyor.

Dün 65. dakikada yaptığı oyuncu değişikliklerindte bile Bobo’ya kıyamadı. Holosko’yu sahaya sürebilmek için ikili değişikliğe gitti. Maçın akışında hücum etkinliğini getiren Holosko’nun takıma katılması oldu. Ayrıca hakkını yemeyelim, Uğur’un orta alanda Fink’ten daha dinamik görev yapması da etkili oyunda pay sahibiydi.

Hakem İlker Meral, 31.dakikada topu hedef alan Yalçın’ın kafayı İbrahim Üzülmez’e vurmasını penaltı olarak değerlendirmedi! Serbest atışı engelleyen Antalyasporluyu cezalandırmadı! Avantaj uygulamasına aldırmadı. Seri faul yapan oyuncuyu cezalandırmadı!

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 21:03
Moral ve umut veren oyun

Bu bir akıl maçıydı her şeyden önce. Beşiktaş futbolun hemen her verisi ile kendisini aşan rakibinin bu özelliğini unutmadan oynamalıydı. Kazanmak çok şeydi. Moraldi, puandı, paraydı, ilerisi için büyük kredi almaktı. Gruptan çıkmak için önemliydi. Ancak yitirmek her şeyin bittiği anlamına gelmeyecekti. Çünkü ikincilik de gruptan çıkmaya yetecekti.
Beşiktaş bunun için umutsuz değildi maça başlarken. Zaten umudunu yitiren her şeyini yitirir. Umudunu yaşatacak kontrollü bir oyunu seçti. M.United da aynı kontrollü oyundan yanaydı. Ancak topu kazandığında ya da Beşiktaş’ta bir hata yakalamanın pususuna yattı.

Beşiktaş’ın 4-2-3-1 uygulaması böyle güçlü rakiplerle boğuşurken kanatları savunmakta zorluk yaratıyor. Dün de rakibin iki hücum ustası Valencia sağdan, Nani soldan İ.Üzülmez ve İ.Kaş’ı bunalttı. Savunmada zorlanan bu adamlar hücuma pek az çıkabildiler. Nobre önde iyi bastı. Bugünkü formuyla Nihat’ın Nobre’nin görevinde yarar sağlaması olanaksız. S.Özkan çalıştı, ama o ne yapacağının kararını veremediğinden üretken olamadı. Holosko, hücuma çıkan rakipleri kovalamaktan kendisi hırpalayıcı bir hücum özelliği gösteremedi.

İkinci yarıda M.United’ın özellikle yavaş oynamadığı, daha ileri bir hız vitesi olmadığı ortaya çıktı. Denizli bunu görüp 59’da koşan ama dağınık Serdar’ı çıkarıp koşamayan, ama topu kullanabilen Yusuf’u, on dakika sonra da Tabata’nın yerine Tello’yu aldı. Daha iyi hücum etmek, maçı almak istedi! Bu gelişme hücumda topu tutabilmeye katkı sağladı, ama yanı sıra orta alandaki savaşım gücünü kırdı. M.United’ın daha çabuk hücumlara başlamasına neden oldu. Adamlar azıcık çabuklaşarak gollerini buldular.

Beşiktaş dün akşam moral kırıklığını aşmasına yardımcı olacak bir verimdeydi. Bu oyunu ile süper ligde kendine gelecektir.

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 21:04
Beşiktaş’ı yönetmek


Ligde yitirdiği puanların çokluğuna bakarak Mustafa Denizli’yi toplum önünde yeren kimi Beşiktaş yöneticileri, M.United maçındaki olgun oyunun ardından, hocalarını öven bir tutum içine girdiler!

Bu git-gel ‘durumdan anlam çıkarmakta’ zorlandıklarını gösteriyor. Transfer sürecini de böyle geçirdiler.

Bir topluluğun büyüklüğü işleri kötü gittiği zamanda da ayakta durmayı bilmekle pekişir.

Elde edilen sonuçların iyi olmaması, iç tartışmaları yaratmalıdır. Ancak bunda amaç, hataların saptanması ve giderilmesi olur. Amaç “Sen yaptın, o yaptı, ben yapmadım” kavgası ile suçlu bulup, onu hırpalamak değildir. Amaç, neyin neden olduğunu irdelerken çözüm üretmektir.

Bunu yakalayamayanlar yöneticilik yapıyorsa, bir kulüpteki sorunların çözümüne oradan başlamak gerekir.

Adam kimsenin şans tanımadığı bir sürece girildikten sonra, önündeki 5 takımı geçip şampiyon oldu! O yarışı vurması beklenenlerden F.Bahçe’yi Türkiye

Kupası finalinde 4 golle yenerek Kupa’yı da aldı.
Alkışladılar! Ama belli ki kimileri içten içe çıldırmış!

Lige bir yandan, ‘şaibesiz’ apoleti taktılar, yarısı 6’lı, dörtte üçü 5’li, son haftaya değin üçlü koşulan tüm liglerin en zorlu şampiyonluk yarışını kazanan Beşiktaş’ın başarısına ‘sıradanlık’ sıfatı verdiler!

Efendim, “G.Saray ile Fener iyi olsalarmış!”

Düpedüz alın terine saygısızlık! Ve de düpedüz hazımsızlık!

Şimdiki saldırıların, sistemli biçimde alt oymaların sinsi nedeni budur... Söz gelimi M. Topuz’a transfer sezonu başında ödenen 10,5 milyon avro tartışılmıyor da Tabata’ya transfer sonunda biçilen 8 milyon değerin altında bir şeyler aranıyor!

Örtülü amaç, biraz Denizli’nin çokça Beşiktaş’ın altını oymak!

Uyanıp da bunlara karşı bir tavır, bir duruş saptaması gereken Beşiktaş yöneticilerinin kimileri, durumu sökemiyor, bir tokat da içten vurmaya kalkıyor!

Onlara da yazıklar olsun!

Denizli’nin hatalarını sevaplarını incelemek başka; bunu yapma kisvesi altında Beşiktaş’ı hırpalamak başkadır. Beşiktaş’ı yönetenler aradaki farkı yakalayamazsa ayıp etmiş olur!

Duruma aldırmayıp, bireysel çıkar peşinde koşarlarsa sıfatları o gün medyada yer bulur, ama Beşiktaş tarihine asla giremez!

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 21:05
İşte bu kötü

Çifte Kupalı bir şampiyon bir de transfer katkısı yaptıktan sonra 5 maçta bir kez kazanır, 3 atar 4 yerse... Şampiyonlar Ligi’ne yenilerek başlarsa... Altıncı lig maçında yükü ağır demektir. Karşısında hem Kayserispor hem de işte bu ağırlık vardı Beşiktaş’ın.
Altında ezilebilirdi. Bu zorluktan bir itiş gücü kazanabilirdi. Profesyonelliğine bağlıydı bu.

Mustafa Denizli yeni onbir denemesi ile Beşiktaş’ı sahaya çıkardı. 8 yeni transferin üçü sahada, üçü kulübede, ikisi tribündeydi!

Beşiktaş maçı çok istiyordu, ama ya Kayseri? O da istiyordu ve bu isteğini yerine getirecek kırık bir güveni vardı. Kırık diyorum, çünkü daha maçın başında zaman geçirmeye, sinir bozma uzmanı sevimsiz Cangele ile Beşiktaş’ı çileden çıkarmaya girişti. Ne yazık ki maçın polis hakemi ne hakemliği ne polisliği ile bunları yorumlayabildi!

Beşiktaş’ın tek ön liberolu, çift forvetli oyunu, Tello ve Tabata ile oyun kurmaya çalışması, istediğini almanın gereklerini yerine getirmesine yetmedi. Hücum organizasyonları kıttı, bunu kenarlardan başarabildiği zamanlarda da topu ceza alanına değil, kaleci Süleymanou’nun ellerine attılar. Tempoları yoktu, yaratıcılıkları yoktu, bireysel zorlamalar yoktu. İkinci yarı başladığında bu yokların üzerine bir de orta alan tükenişi eklenince Kayseri göstere göstere gole gidip öne geçti. 54.dakikada Denizli, Tabata ile Serdar’ı oyundan alıp Fink ve Nihat’ı çözüm için sahaya sürdü.

M.United karşısında futbolunda bir olgunlaşma gösteren Beşiktaş dün üstüne koymamış, gerilemişti. İşte bu kötüydü. Bu noktada artık futbolunun çapının düşüklüğü kadar, büyük paralara mal olan futbolcuların verimsizliklerinin tartışılması gerekiyor. Oynatılmadıklarında burulan ve üstü örtülü hesap sorma tavrı gösteren oyuncular, oynatıldıklarında tel tel dökülmelerinin hesabını vermelidirler.

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 21:06
Denizli mi, başkası mı?

Ertuğrul Sağlam geçen yıl bu vakitler Beşiktaş 6 maçta 14 puanda iken istifa ettirildi. Ki takım ligdeki iyi görüntülü durumunun tersine kötü oynuyor, gelecek için endişe yaratıyordu.

Bugün de durum oyun açısından o günlerdeki gibi... Hatta bu kez hem oyun, hem sonuçlar kötü. Altıncı haftada şampiyonluk iddiasından el çekildi!

Ama... Şu sıra başarısız olan Beşiktaş, aynı hoca ile daha üç ay önce çifte kupa aldı!

Önce bu çelişkili görüntü iyi irdelenmeli... Sonra Denizli’nin ayrılıp ayrılmaması ele alınmalı!

Denizli geçen yıl göreve geldikten iki hafta sonra Beşiktaş tıpkı bu günlerdeki gibi tepe üstü dikilmiş, 10 maçta 16 puan yitirmişti, anımsayın. Bu durum önceki pısırık oyunun uzantısıydı. Ardından toparlanıp, yarısında iken altıncısı olduğu bir yarışı kazandı!

Bunu G.Saray ve F.Bahçe’nin kötü yarışmasına bağlayanlar var! Pes! Peki, o sırada Sivas’ı ve Trabzon’u neden yok sayıyorlar? İsimleri bırakın, sizinle koşan birileri varsa, o yarış zorludur... Ne yani bu yılki şampiyon, yalnızca Beşiktaş iyi durumda olmadığı için mi şampiyon olacak?

Yarışçılar koşuyu, ötekiler kötü olduğu için değil; o ötekilerden iyi koştuğu için kazanır. Kazanmak için o yarışın iyisi olmak gerekir.

Beşiktaş’ın bu yıl geri kalışı, şampiyonluk olgusunun iyi pazarlanamayışı ve transferin yeterli planlanamayışındandır.

Şimdilerde durumu beğenmeyen kimi yönetici o zamanlar ağustos böceği örneği eğlencelerde hava basıyordu!

Bugün Denizli giderse ya da gönderilirse, yarın Beşiktaş düzelmez... Ya da Beşiktaş yarın düzelirse bu, Denizli gittiği için olmaz.

Beşiktaş düzelecekse Denizli ile de düzelir.

Ancak... “Denizli Beşiktaş’ın önünde koşmaya istekli mi, kendinde bunun özgüvenini buluyor mu, bulmuyor mu?” sorusunun gerçek yanıtı önemlidir.

Denizli’nin iki etki öğesi vardır, gözleri ve sözleri... İkisi de ‘tereddüt’ taşıyor şimdilerde... İkircikli bakıyor! Kararsız konuşuyor!

Önce o toparlamalı... Geçen yıl çifte kupaya götüren çalışmasının itici gücü olan inancı, azmi, özgüveni bu yıl taşıyor mu, taşımıyor mu onu göstermeli.

Sonra sorun çözülür.

Ben hâlâ Denizli’nin, en azından ‘Denizli adına’ karşı duyacağı sorumluluk ile durumu kurtaracağını umuyorum.

Ertürk Yıldırım
09-25-2009, 21:06
Futbolumuzun değerleri

UEFA’nın ‘en önemli hakemler’ listesinde ikinci sırada olan İsviçreli Busacca, ülkesinde yönettiği kupa maçında sinirlenip çileden çıkınca taraftara elinin orta parmağını gösterdi. Bu hareket bizdeki ‘kol göstermenin’ eş değeridir. Terbiyesizlik etmektir!

Önce yaptığının farkında olmadığını söyleyen Busacca, fotoğrafı gösterilince “anlık insani bir tepkidir, özür diliyorum” dedi. Busacca’ya İsviçre Federasyonu 3 maç ceza verdi!

Bunun eşdeğerini biliyorsunuz Fenerli Emre milli forma ile yaptı! Ne özür diledi, ne ceza aldı ne de kendisini yönetenlerce ayıplandı! O da ayıplamayanlar da kazanmaya devam ediyor, ayıplayanlar tu kaka!

Önce işte bu ahlak yapı çarpıklığını düzeltmeliyiz.

Milli takım hocasının maaşını iki katına çıkarmaktan daha önemli bir yatırımdır bu.

* * *

Bu ülkenin kuralları Nouma’yı gol sonrası elini şortunun önüne sokma hareketini ‘terbiyesizce’ bularak 6 ay cezalandırdı. Beşiktaş ceza miktarından doğan hakkını kullanarak adamı kovdu. Ve şimdi o terbiyesi kıt diye kovulan kişi, örnek adam kimliği verilerek reklamlarda kullanılıyor!

Ahlak değeri burada da ayaklar altında!

Ama kimin umurunda?!

* * *

Daum “6’da 6 gören var mı?” diyerek Fenerliler’e gönderme yaptı? Fenerbahçe’deki başarılı görüntüleri yalnızca kendisinin yarattığını sanıyor! O kadro birazcık özen gösteren herkesle bizim ligde o sonuçları alır...

“Boğaz, rakı, benim ikinci vatanım” söylemleri, ulusal marş mırıldanmaları, bayraklı tişörtler... Ancak çıkarına azıcık dokununca “Siz hiç 6’da 6 gördünüz mü?”

Siz hiç, kokainden yargılanırken ülkesinde dışlandığı zaman bile kendisine sahip çıkıp vergisiz büyük paralar ödeyen bir ülkenin insanlarına böylesine saygısızlık eden birini gördünüz mü?

* * *

Nihat, hatır için Beşiktaş’a geldiğini, gelmekten ötürü pişman olduğunu söylemiş. Ona da şaşırdım. İspanya’da işinin bittiği zaman 3 yılda 8,5 milyon avro garanti para ödeyecek (ayrıca 4.25 milyon avro bonservis bedeli ödeyen) bir yuva bulmuş ve bunları söylüyor! Ona düşen, zorlukların altına elini koymak iken yaptığı düpedüz saygısızlık.

İş ahlakı bu denli mi yerlere düştü!

Dilerim söylememiştir.

Ertürk Yıldırım
10-04-2009, 17:37
Önce Denizli

Beşiktaşlı futbolcunun biri diyor ki, “Bizi 6 maçta 12 puan geçmiş takımla aramızdaki fark yalnızca puan!”

Futbol değerleriyle karşılaştırıp, duruma bakınca, kendisini geride saymıyor.

Yeterli bir güce sahip olduğuna inanmak, onu kullanamadıkları için rakiplerinden geri kalındığını söylemektir bu. Bir özgüven ifadesidir. Beşiktaşlı bir başka futbolcu diyor ki, “Moralimiz bozuk!” Bu da takımdaşının tersini düşünmektir.

Rakiplerini kendilerinden üstün gördüğünü, kendi güçlerinin yetersiz kaldığına inandığını ortaya koymaktır. Bir özgüvensizlik belirtisidir.

Bunlar milyonlarla liraya ‘iş yapan’ adamlar. Olaya duygusal bakmamalılar. Duygularını bir yana koymalılar, onlardan arınmalılar ve ödevlerini yerine getirmenin savaşımını vermeliler.

Duygu egemen takımdan, mantık egemen takıma dönmeliler. Böyle bakmak doğal. Ama onlar da insan! Gene de dönemiyorlarsa? Bu becerileri kıtsa? En azından önemli bir kısmı bunu beceremiyorsa ne olacak? İşte o zaman onlara ödevlerini veren kişi ‘etkinliğini’ hissettirmelidir. Mustafa Denizli elindeki çifte şampiyonun ‘takımca’ güven kazanmasını sağlamalıdır.

Ya o da moral olarak çökmüş ise?

Bu kez Başkanın ‘etkinliği’ devreye girmelidir. O da hocayı moralsizlik çukurundan çekip almalıdır. İkinci başkan gibi pes edip paniklememelidir.

Evet, önce Denizli düzelmeli. Yüzündeki o tedirgin bakış gitmeli, ona şanını veren ‘güvenli yüz’ geri gelmeli.

Onun da bugün kazanmaya ihtiyacı var. CSKA galibiyeti çok şey. En azından hocanın özgüvenini geri verecek. İnancı kırılmış futbolculara güven kazandıracak.

Ve Beşiktaş’ın önüne bir ‘hedef’ koyacak.

Beşiktaş şu an hedef kaçırma şoku içinde. Oysa boşlukta değil. Lig şampiyonluğu kaçtıysa, üçüncülüğü kovalanacak. Kupa kovalanacak. Devler Ligi’nde ikinci sıra, üçüncü sıra kovalanacak...

Eğer siz en büyük hedef şampiyonluk için umutsuzluğa kapılınca tüm hedeflere koşmaktan koptuğunuzu sanırsanız işte o zaman bitmişsiniz demektir.

Beşiktaş henüz bitmedi.

Görevdekilerden bitti sayan ya da bitti sanan varsa, onlar gider birileri gelir.

O birileri var.

Ertürk Yıldırım
10-04-2009, 17:38
Bir darbe daha

Beşiktaş’ın geçen yıl şampiyonluğa giderken sahip olduğu direşken futbol kimliğini, özgüvenini aradığı bir maçtı. O arayışı CSKA Moskova da yapmaktaydı. Ve ikisi için de grubun en önemli maçıydı bu. İkisi de grubu en azından üçüncü bitirerek UEFA Avrupa Ligi’ne katılma şansını birbirlerini geçerek yakalayabilirlerdi.
CSKA aradığı moralin enerjisini 7.dakikada attığı, bir kaleci için kurtarılması zor golle buldu.

Beşiktaş’ın bunu kırması yarım saat sürdü. Birinci ve ikinci bölgesinde yediği baskının sonunda ikinci bir gol yememesi önemliydi. Zira Beşiktaş ilk 12 dakikada CSKA’nın 6 şut atmasına izin vermişti. İşleri ters giden Beşiktaş bir de gol yiyince uzun süre orta alan savaşımında başarı olamadı. Burayı çabuk geçip hücum organizasyonu yapamadı. Ağır savunma arasına adam kaçıramadı. Hatta çekingen bir havaya bürünüp ileriyi zorlamak yerine Rüştü ile oynamayı yeğledi!

Devre sonuna doğru kurduğu dengede oyunu daha çok üçüncü bölgede tutmayı başardı. Bu sırada Holosko’nun yerine giren Yusuf’un oyun karakteri koşan rakiplerini hırpalamaya yetmedi. Hücumda biraz toparlanma olmuştu, ama geri dönüşler önemliydi. CSKA’nın genç ve hızlı adamları en kestirme yoldan hızla Beşiktaş kalesine inebiliyorlardı. Beşiktaş bunu bilerek savunma yaptı, ama hücumda organizasyonlarında çabuklaşamadı. 57.dakikada en iyi pozisyonunu Nihat vuramadığı için harcadı. Hızlı atak özelliğini, şut becerisini Beşiktaş’tan beklerken, baskı altında diyebileceğimiz CSKA gösterdi. Ve Krasiç bireysel özellikleriyle Beşiktaş’ın tüm savunma özelliklerini kırarak ev sahibinin ikinci golünü attı.

Denizli’nin hiçbir oyuncu hamlesi takımı hızlandırmadı, verimi artırmadı. Beşiktaş hızlanıp çabuklaşmadıkça içine yuvarlandığı durumdan kendini sıyıramayacak. Denizli’nin önce bunu yakalayıp çözümü bu yönde araması gerekiyor.

Ertürk Yıldırım
10-04-2009, 17:39
Beşiktaş’a formül

Futbolcunun ‘koşanı’ makbuldür. Oyuncu, ‘koşuyor’ ya da ‘koşmuyor’ olması ile de övülür ya da yerilir.
Koşma istemekten amaç, yalnızca ona kazandırılmış topu iyi kullanmakla kalmaması, topun kazanılması aşamasında da kendini oyuna vermesi, görevdeşlik göstermesi istemektir.

Kimisi koşmayı kuru alır, maç akışında uzun mesafe kat etmek gibi algılar. Evet, istenen şey uzun koşmayı gerektirir. Ancak, en uzun mesafeyi koşmadan da maçta taşın altına elini koymak, doğru zamanda doğru yerde bulunmak, doğru hareketi yapmak olasıdır.

Bir oyuncu bunu yapmaz ise top kendilerinde değilken rakip takıma hareket kolaylığı sağlar. Ve bu yolla takımına zarar verir. Arkadaşlarının emeğini boşa harcatır.

Günümüzün uluslar arası alanda iyi sayılan futbolcuları adeta sanatsal değer taşıyan bireysel hareketleri bile oyunun her anına varlığını koyarak yapıyor.

Bizim yerli ve yabancı oyuncularımızın çoğu ‘durarak oynamak’ diye tanımladığımız biçimde oynar, ağırlıklı olarak topun yalnızca kullanılma aşamasında ortaya çıkarlar. Futbolu bırakıp yorumcu olduklarında bile bu tarzı savunurlar! Doğrusu bu sanırlar!

Bir vakitler kendileri ne ise iyi odur!

Bir de Alex gibi oyuncuları beğenememek vardır. Adamın isabetli biçimde toptan ayrılma çabukluğunun, topun kazanılma aşamasında verdiği tembel görüntünün önüne geçtiğini yakalayamazlar.

Günümüzün futbolu ‘çabuk oynamak’ temeline dayanıyor. Beceri yetmiyor, onu çabuk göstermek gerekiyor.

Beşiktaş ligdeki tek galibiyetini Antalya karşısında alırken, düzelmek için ne yapması gerektiğinin örneğini de oluşturmuştu: İkinci gol öncesinde top Beşiktaş kalesinden çıkıp Antalya kalesine girene değin on kez Beşiktaşlılar tarafından oynandı ve 19 saniye içinde gol oldu! Burada hız, çabukluk, iyi yerde top isteme, tek topu iyi yapma, ileri oynama, rakibin kendini organize etmesine izin vermeme gibi bir doğrular zinciri vardı.

Beşiktaş’ın ligde mutlu olabilmesi, Şampiyonlar Liginin bundan sonrasında yoluna devamı sağlayacak sonuçlar üretebilmesi için öncelikle ‘çabuklaşması’ gerekiyor.

Tüm çalışmalarını bu amaca göre ayarlamalı. Hangi dizilişle, kiminle oynarsa oynasın, ama önce çabuk oynasın.

Hepsi bu.

Ertürk Yıldırım
10-04-2009, 17:39
Olumlu bir kıpırtı

İlk saniyelerde iddialı bir Yusuf atağı... Topu boş kale önünde boş bekleyen Nobre’ye çıkarıyor, Nobre vuruyor, yan direğe gidiyor top! Hani doğa ötesi açıklamalara inansam, ‘büyü var’ falan diyeceğim. Oluşum hızına bakarak bu pozisyona ‘beceriksizlik’ demek yakışmaz. 4.dakikada Fink vuruyor, kaleci parmağının ucu ile çıkarıyor. Az sonra Serdar karşı karşıya, dışarıya atıyor. İşte bu beceriksizlik!
Beş dakikada üç olabilecek maç, olmuyor! Sıkıntılar içinde kıvranan Beşiktaş için olumsuz bir etken. Biri gol olsa, rakip ya çökecek ya iyice çözülecek, sen yakaladığın moralle güçleneceksin... Gol atma zorluğu yönünde Beşiktaş’tan farkı olmayan Denizli’ye tam tersine olumlu etki yaptı bu durum. Sahayı geniş kullanıp, tek top oynayarak Beşiktaş’ı zorladı. Avantajı, Beşiktaş’ın çok adamla yüklenirken geri dönüş sorunu yaşadığı zamanlarda, çabuk çıkarken boş alanlar bulabilmekti. Beşiktaş ileri geri koşmayı çok adamla yapmaya çalıştığı için, Denizli her alanı iyi kontrol edebilmek için ilk yarıda çok koştular. Koşu rakamları birbirlerine yakındı, ama şut ve pozisyonlarda Beşiktaş çok önde idi. Beşiktaş 5’i çerçeveye 12 şut attı ilk yarıda. Denizli’de bu sayılar 5’e 1 idi! Beşiktaş’ın sahada kendini arayışı sırasında kimi seyircinin sürekli yönetimi istifaya çağırması ilginçti!

M.Denizli ikinci yarıya iki kenarda etkisiz kalan Yusuf ile Serdar’ın yerlerine Nihat ve Bobo’yu koyarak başladı. Beşiktaş bu yarıya başlarken yarattığı fırsatı gole çevirebildi. Hemen ardından Rüştü bir gol kurtardı. Bunlar aranan morale önemli katkıydı. Ancak Denizlispor da maçı istiyor, kendine güveniyordu. N.Sağlam da oyuncu hamlelerini yaptı. Bu Beşiktaş’ın oyuna egemen olmasını önledi.

Beşiktaş kendini bulmanın çabası içindeydi. Nobre’nin, Tabata’nın, Fink’in olumlu görüntü vermeleri de artı bir değerdi. Onlar böyle kalmalı, Nihat ve Bobo, Üzülmez de onlara eklenmeli.

Ertürk Yıldırım
10-13-2009, 15:56
F.Bahçe’ye alkış
Yaklaşık 2 ay önce 2008-2009 futbol sezonunu çifte kupa ile tamamlayan Beşiktaş Kulübü’nde yaşanan olumsuz olayın, bu camianın ötesinde tüm spor ailesi içinde değerlendirilmesini, sebeplerinin araştırılıp onlarca yıldır yapılan yanlışlıklara artık son verilmesini istemenin sosyal bir sorumluluk olduğunu düşünüyoruz...
Yukarıya bir bölümünü aldığım Fenerbahçe açıklamasını çerçeveletip asacağım. Attığı bu önemli adım için Fener’e saygılarımı sunuyorum. Toplumsal sorunların üzerine topluca gitmek, birinin başına geleni uzaktan izleme basitliğinden sıyrılmak, çözümü ‘ailecek’ aramak gerek.

Bugüne değin bırakın ailecek ele almayı, ‘birkaç kendini bilmez’ edebiyatı ile durumu geveleyip kulüpler kendi sorunlarına bile tam sahip çıkamadılar. Sorunumuz ‘kulüpsel’ ya da ‘topluluksal’ değil, toplumsaldır. Sorumluluk ve saygı kavramlarını taşımayan, yalnızca çıkarları doğrultusunda başkalarını yargılayıp, hakarete varan söylem ve davranışlarla toplumsal değerleri çiğneyenlere karşı topluca tavır alınmalı. Bir yandan dolaylı eğitim yatırımları yapılırken bir yandan da densizlere hadleri bildirilmeli.

TFF de artık ‘uluslar arası alıntılardan’ uzaklaşmalı, kendi toplum yapımıza uyan ceza düzenlemeleri geliştirmeli.

Tribünde bir kaç adam bozuntusu hır çıkarıyor, sövüyor, kırıyor, döküyor, evine gidip karınlarını kaşıyor, TFF kulübe ceza kesiyor! Adamlar da kulüp sevgisi yok ki bu ceza onları etkilesin! Onlar yalnızca kendilerini seviyor. Mutlu edilmedikleri zaman saldırıyorlar. Toplumsal değerlerin farkında değiller! Bunlar cezayı gerektirir. Eee sövdükleri kulübü yönetenler! Sövülen, sövenlerin işlediği suçun cezasını ödeyecek! Sisteme bakın! Cezayı suçu işleyen çekmeli.

Gerçekten gönülden bağlı olanlar sevgilinin içine düştüğü zor duruma da sahip çıkar. İç hesaplaşma, hep birlikte zorlukları yendikten sonra ve demokratik ortamda bir saygı çerçevesinde yapılır.

Maçı kazandın “canımsın”, kaybettin “canın çıksın” diyenler yalnızca çıkarcılardır. Beşiktaş’ı ve tüm kulüpleri yönetenler çapulcu mantığına pabuç bırakmamalıdır

Ayşegül Alparslan
10-14-2009, 11:55
boş konuşma biz hiç bir zaman maç kazandın canımsın kaybettin canın çıksın demedik aslada böyle söyleyenlerden olmadık ayrıca bizim derdimizde sevgiliyle değil herkes biliyor asıl derdimizin, tepkimizin neye ve kime olduğunu hem çapulcuda sana benzer

Yılmaz Özgüller
10-14-2009, 22:09
yönetimlere menfaatleri için maymunluk yapan yorumcular yazar bozuntusu yalakalar herzamanki gibi topu taraftara attılar ulan beşiktaş taraftarı gibi destek verenmi cesaretleri yokki yönetimler başarısızdır diyecek taraftara satılmış diyorlar asıl satılmış olan bunlar beşiktaş sayesinde ekmek yiyip beşiktaşı karıştıran basının Allah belasını versin,taraftar kadar çarşı kadar başınıza taş düşsün

Ertürk Yıldırım
10-15-2009, 08:38
Everest’ten inememek
Fatih Terim’in tarzı, ‘imparatoru korumak için imparatorluğu korumak!’

Önce imparator, sonra imparatorluk!

Fiorentina, Milan, ikinci G.Saray dönemi sonrasını anımsayın. Bir unutturma sürecine giriyor. Toplumun onu irdelemesini, yaşadığı olumsuzlukların içinde onu incelemesini bile önlüyor. Kendini sorgulatma yok!

Ve toplum onun yönettiği ‘imparatorluğun durumunu’ unutunca o topluma ‘imparatoru’ anımsatmaya başlıyor.

O öylesine imparatordan yana ki, imparatorluğuna ‘hesap vermek’ bile kitabında yok! “Hesap verecek değiliz!” söylemi bundan. Onun, ‘Benim yaptığım her şey doğrudur, her şey benim doğrularıma uymalıdır’ yaklaşımını da bu doğuruyor. Terim’i kemiren, kimi kesime sevimsiz gösteren yapısı bu! İmparatora kendisine bile dokundurtmuyor!

Ulusal takımımızın içine düştüğü sıkıntıyı yaratan bireysel neden bu oldu!

Ağırlıklı ilkesel neden ise soruna odaklanıp gerçekçi tanıyı koyamamaktı. Sanırım onu da aştık.

TFF Başkanı Mahmut Özgener “Milli takımımızın dünya düzeyinde önemli başarılar elde ettiğini ama ‘başarıda istikrarı’ yakalayamadığını, bunun çözülmesi gerektiğini” söyledi.

Bir sorunu çözebilmek için önce onun varlığını kabullenmek ve onu iyi didiklemek, nasıl çözüleceğini doğru saptamak gerekir.

‘Başarı tanımı’ da gerçeklere göre oluşturulmalıdır. Söz gelimi:

Everest’e tırmanan kişi başarıya ulaşmış mıdır? Acele yanıt, “evet” olur. Evet, zirveye çıkmak önemli bir zorluğu yenmektir, başarıyı gösterir. Zira amaç odur. Ne var ki o başarıyı ayakta tutacak, onu insanlığa bir becerinin, azmin örneği olarak sunacak, onun değerini tamamlayacak olgu, Everest’ten sağ salim aşağıya inmekle tamamlanır.

Everest’e çıktı ve inerken öldü!

İşte bu durum başarılı tırmanışın üzerinden ‘örnek olma, çok değerli iş yapma’ değerini alıverir.

Dünya, Avrupa Şampiyonalarında üçüncülük elde etmemiz, Everest’e tırmanmadır; ardından yeni şampiyonaların gruplarından elenmemiz, inişte ölmektir!

Şimdi sorunumuz doğru saptanmıştır.

Çözüm yönteminin ve bu süreci kimin en iyi biçimde yöneteceğinin de doğru belirlenmesi gerekiyor.

Yaşananlar Özgener Federasyonu’nu da olgunlaştırdı gibi görünmekte.

Sorunlar ne ‘ben büyüğüm’ demekle, ne görevdekilerin paralarını iki katına çıkarmakla çözülüyor. Mantık ve ulusal çıkarı korumayı bilebilmekle çözülüyor.

Ertürk Yıldırım
10-15-2009, 08:40
DOSTLUK MAÇI

Ulusal takım dört gün önce Belçika karşısında, Dünya Kupası’na katılma şansının sıfıra düşmesinin olumsuz etkisi altında ezilerek mücadele etmiş, favorisi olduğu maçı 2-0 kaybetmişti!
O gün maçı izlerken takımı hoş gören de vardı, görmeyen de. Görmeyen vardı, çünkü milli maç oynayan futbolcunun tek itici gücü olur, o da sırtındaki formadır. Bir milli maç hiçbir etki altında kalmadan oynanır. Amaç onu kazanmaktır. Milli forma içinde moral yitirilmez, coşulur. Milli forma içinde şu kişi ya da bu kişi için değil, ulus için oynanır. Oyuncunun sorumluluğu o sırada en iyi verimle işini yapmaktır. Bunu becerebildiğimiz zaman, başarılarımızdan sonra dibe vurmayacağız, yeni başarılara koşacağız. Grupta hiçbir iddiası kalmamış Belçika’nın 8 eksiğine karşın bize karşı gösterdiği iştahlı oyun, tezime çarpıcı bir örnektir.

Bursa’daki mücadelede futbolcularımızın verim gücü bu açıdan önem taşıyordu. Sahadaki takım Türkiye milli takımı olmanın özgüvenini ve kazanma iştahını ne denli taşıyordu hep buna baktım.

Varabilecekleri hedefi kaçırmışlığın pişmanlığıyla içleri buruktu, ama bu kez ‘ezik’ görüntüde değildiler. Grupta tek galibiyetini, bizim yenemediğimiz Belçika’ya karşı alan Ermenistan’ın sakin ve iddiasız futbolunun da yardımı ile maça egemen oldu takımımız. Tek kale oynayıp 2 golle öne geçti. Ancak 32’de on kişi kalınca o egemen görüntümüz bitti. Eksik olmanın canlılığına yükselemedik. Ermenistan dengeyi kurdu.

2.yarıda önde olmanın avantajıyla tempo artırmadan, beceri üstünlüğümüze güvenerek, kontrollü hücum ettik ve savunma risk almadan oynadık. On kişi kaldıktan sonra sağ geriye çekilen Hamit’in yeniden orta alana çıkması hücumlarımızın artmasını sağladı. On kişiyle korunan galibiyet eleme grubundaki iflasın tesellisi oldu.

Ertürk Yıldırım
10-16-2009, 13:53
Umutla Denizli’nin yüzüne bakıyorum

Dünya Kupası eleme grubu hüsranla bitti. Yeni ulusal maçlara epey var. Fatih Hoca’nın basın toplantısı gündemi çok etkilemez artık.
Onu çoğu kez takdir ederim, ama şu sıralar olduğu gibi kızdığım da olur. Çünkü o, başarabileceğini gösterdiği şeyleri başaramadı! Çok zorluğu yense de, kibrini (gurur, şişinme, afra tafra) yenemedi. Hatta onu en büyük rakibi olarak kendisi besliyor.

Gündem hızlı değişiyor.

Galatasaray’ın peş peşe Trabzonspor ve Fenerbahçe maçları, bunların arasındaki Şampiyonlar ve Avrupa Ligi maçları milli takımı ve Terim’i devreden çıkarır.

Beşiktaşlının beklentisi, zirveye değilse de lig ikinciliği için umut artırabilmek...

Ama... Önce Kasımpaşa var! Galatasaray’ı ilk yarıda olsun hırpalayan bir Kasımpaşa... Şu sıralar üstüne koymuş olabilir.

Arkası daha zorlu.

Bir ayda, dördü Süper Lig (Eskişehir (D), A.Gücü, Trabzon (D),F.Bahçe) üçü Şampiyonlar Liginde (Wolfsburg (D), Wolfsburg, M.United (D) yedi zorlu maç oynayacak.

Bu maratonun sonucu Beşiktaş’ın, Denizli’nin ve Ocak’ta seçim yarışına girecek başkan adaylarının kaderlerini etkileyecek.

Kader belirlemesinde önemli rol oynayacak bir başka kesim de taraftar!

Beşiktaş taraftarı takımı ile bütünleşmeli ve yapıcı eleştirilere yönelmeli. Söverek sayarak, toparlanmaya çalışan bir takımın futbolcusunu, teknik adamını, yöneticisini hırpalamamalı. Bunu yaptığında işler daha kötüye gider, düzelme gecikir.

Beşiktaş’ı yönetenler tribünle barış için çözüm geliştirmek zorundalar. Başkanın “İnönü’de tek güç siyah-beyazdır” çıkışı, söylem olarak etkili görüntü veriyor, ancak lafın içinde ne var bilmiyoruz. Gerilim çözüm üretmez! Tribünleri olumlu harekete çevirmenin birinci yolu onlara mutluluk verecek sonuçlar elde etmektir.

Bu yöneticinin, hocanın, futbolcunun görevidir. Ne var ki Tribünün de görevi vardır. Zor zamanda el uzatmak!

Ancak el uzatmak yerine dil uzatarak ortalığı daha da karıştıranları gördük!

Beşiktaş’ın sahip olduğu gücün tümünü kullanabilmeyi başararak ayağa kalkacağına inanıyorum.

O gücün kullanılıp kullanılamayacağının göstergesi olarak da Denizli’nin yüzünü görüyorum. O bir düzelirse, arkası gelir.

Ertürk Yıldırım
10-18-2009, 09:42
Nerede bu ruh?

Nihat’ın ‘bir gole’, Beşiktaş’ın ‘erken bir gole’ ihtiyacı vardı. Beşiktaş o golü Nihat’ın ayağından 8. dakikada kazandı!
Kaybedeceği şeyi olmadığını düşünmekten cesaret alan takımların inancını kırmanın en etkin yolu, erken gol bulmaktır. Golü yediklerinde gene yitirecekleri bir şey kalmadığını düşünerek bu kez oyunun hücum yönüne ağırlık vermeye başlarlar ve bu maçın favorisi takıma avantaj olur.

Ancak!.. Beşiktaş erken golü bulduktan sonra ligin dibinden kurtulmak isteyen rakibini baskı altına alamadı! Çünkü Yılmaz Vural Kasımpaşa’yı epey toparlamıştı. Kasımpaşa yediği gole baş kaldırdı, ama öyle acemice rakibine alan bırakarak, savunmayı unutarak değil. Savaşarak ve organize olarak. Ayrıca Beşiktaş da erken öne geçmenin avantajını kullanmayı becerebilen bir kimlikte de görünmedi. Hücuma çıkışlarını çabuk yapamadı, topu yavaş taşırken Kasımpaşa’nın yerleşmesine izin verdi. Hücumda çok top kayıpları yaptı. Kasımpaşa rakibinin hücum cılızlığını iyi değerlendirip, iyi savaşarak orta alanda baskın oynadı ve ilk yarının hücum üstünlüğünü elinde tuttu. Beşiktaş zaman zaman savunma yapmakta zorlandı. Top yitirmeden başardığı çabuk atağının ürünü olarak ikinci golüne kavuştu. Bu organizasyonda Tabata’nın gol pası ve Bobo’nun vuruşu Beşiktaşlıların hasretle bekledikleri güzelliklerdi.

Beşiktaş’ın futbolu sakin oynaması, Kasımpaşa’nın tam tersine hırçın yapısı Kasımpaşa’yı ikinci yarının da baskın tarafı yaptı. Oysa bir oyun böyle akarken baskı altındaki taraf uzun paslarla az adamla çıkar, durumu kendine avantaj yapar. Beşiktaş bu basit işlerde bile zorlandı ve bir de hakem tokadı yedi. Orta hakem Hüseyin Göçek 88’inci dakikada utanması gereken bir penaltı çaldı ve Matteo Ferrari’ye kırmızı kartıyla Beşiktaş gelecek maçlar için bile doğramış oldu.

Ertürk Yıldırım
10-21-2009, 18:13
Bugün başlangıç günü mü?

Bugün Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi maçı var. Yarın F.Bahçe ve G.Saray Avrupa Ligi maçlarını oynayacaklar.

Dün bu maçlarla ilgili haberleri ikinci, hatta üçüncü planda ele almıştı gazeteler!

Öne geçen konu Fenerbahçe-Galatasaray derbisiydi.

Alıcısı olan mal üretilir...

Gerçek o ki haftanın sonundaki maç, ortasındaki maçlardan daha heyecan verici...

Hadi Beşiktaş’ın futbol cılızlığına bakıp Şampiyonlar Ligi maçını arka plana atabiliriz...

Peki, Avrupa Ligi’nin finalini oynamaya aday iki takımımızın Bükreşlilerle yapacakları maçları neden önemsemedik?

Sanırım onları ‘nasıl olsa kazanırız’ diye gördük! ‘Öz’den çok ‘söze’ bağlanır olduk şu sıralar... Önceki moda “FB 10’da 10 yapar mı?” idi! O soru bana yöneltildiğinde yanıtım, “yapabilir, ancak önce 9’da 9 yapmalı” idi.

Şimdi de aynı heyecan hafta sonundaki derbiyi, hafta ortasındaki Avrupa maçlarının önüne koydu?

Soru tek: Kim kazanır?

Dün yer gök bu sorunun yanıtlarıyla doluydu...Kimse, “Beşiktaş, Wolfsburg maçını kazanabilir mi?” diye soru açmıyor!

Sanki herkes sonucu bilir gibi!

Bırakın Şampiyonlar Ligi maçını, oradan yorgun argın gelip bir gün sonra Eskişehir’de sahaya çıkacaklar. O maç için bile şimdiden ‘yenik’ görüyorlar Karakartal’ı!

Ve de Eskişehir’de üç devamlı oynayan adamı Sivok-Ferrari ve Ernst olmayacak!

Şampiyon bir takım, ligin sonundaki rakiplerini yenerken bile ecel terleri dökerse, 9 haftada 12 puan yitirirse, kim ona güvenir? Nesine güvenir?

Beşiktaş takımı ‘yok takım’ değil. İçinde en azından Süper Ligi taşıyacak güç var. Hatta onu bir an önce devreye sokabilirse, ŞL grubunda ikinci ya da üçüncü olma şansını yakalayabilir.

Bunun için önce Denizli’nin, takıma coşku veren söylemleri ve bakışlarının canlanmasını bekliyordum. O bunları esirgemeyeceğine göre, sanırım oyuncular eziklik duygusundan kendilerini kurtaramıyorlar.

Ne var ki profesyonellerin bunu hızla başarmaları gerekir. İçinde bulundukları sıkıntılı durumdan kendileri kendilerini çıkarır ancak.

Bugün bunun başlangıç günü olabilir.

Ertürk Yıldırım
10-25-2009, 09:20
Uyanışa doğru

Manchester United CSKA’yı da yendikten sonra belli oldu ki gruptaki birincilik onun. Ve de Beşiktaş’a matematiksel olarak yol açık. Wolfsburg’u yener ya da berabere kalırsa, evinde oynayacağı sonraki maçlardaki kazançları grup ikinciliğini, en azından üçüncülüğünü getirir.
Böyle bir olasılık bile bir takımı havaya sokar.

Beşiktaş maça başlarken olmasa da sonradan bu havaya girdi.

Rakibin büyük hücum gücü vardı. Alman liginde geçen yıl (28+26) 54 gol atmış Grafite-Dzeko ikilisi, ligin asist kralı Misimoviç ile bütünleşerek gene etkili bir hücum gücü oluşturdular. Kenardan da geliyorlardı, göbekten de. Beşiktaş onlarla baş etmeyi başardı. İki adamı da sürekli aynı kişiyle olmasa da yakın kontrole aldı. Ancak üstüne koymak, hücum etmek gerekiyordu. Wolfsburg ne denli hızla ve az pasla hücuma çıkıyorsa Beşiktaş o denli tersini yapıyordu! Hücuma başlatma çabukluğu yoktu ve hızla ileri çıkamıyordu. Bunu ilk yarının ortalarından sonra başarmaya başladı. Gol getirebilecek fırsatlar buldu, şutlar attı. 48.dakikada Costa, Nihat’ı indirdi, ama Rosetti penaltı yorumu yapmadı! Beşiktaş Wolfsburg’un baskısını giderek köreltti ve oyunu dengeledi, ama rakibinin hücumlarında savunmasında kontrol etmekte zorlandığı alanlar bıraktı, hücumda yeterince becerikli top kullanmadı.

Beşiktaş’ın kendini arayışı gibi görünen maçtan çıkan mesaj şuydu: Beşiktaş’ı toparlayacak en önemli etken kimi futbolcunun kendi normallerine kavuşması, yani form tutmasıdır. Tello’nun katkısı, Nihat’ın kıpırdanışı, Bobo’nun durgunluğundan sıyrılmaya çalışması bile maçta denge kurup zaman zaman baskın olmayı sağladı. Tam kendilerine gelseler ve artık işlerine ciddiyetle sarılsalar, artık yorgun olmasalar, artık moralsiz olmasalar Beşiktaş’ın da sıkıntıları bitecek. Hem onlar, hem takım kazanacak, taraftar mutlu olacak...

Ertürk Yıldırım
10-25-2009, 09:20
Evet, tribünleri temizleyelim

Sığ bakarsanız, tribünlere, yani velinimete saygısızlık gibi görünen bu gerçek, derinlemesine indiğinizde futbolumuzun öncelikli gereksinmelerinden biridir.

İddiayı yanlış anlatmamak için ilk yapılacak, temizliğin neyi kapsadığını neyi anlattığını iyi tanımlamak gerekir.

Tribüne gelen, futbola ya da sahada oynayan takımlardan birine tutkun kişi, bu aşkının doyumuna; sahadaki olayı destekleyerek, daha iyi olmaya iterek, sahadakilerle karşılıklı keyif haline getirerek ulaşmalı...

Sahadaki güzellik ne denli artar ise kendinin de o denli mutlu olacağını bilmeli. Sahadan kendisine yansıyan tadın temel üreticisinin ‘spor’ olduğunu unutmamalı.

Spor’un insana gönderdiği mesajın ‘Kazanmanın coşkusunu, yitirmenin acısını taşımayı öğrenmek’ olduğunu bilmeli. Bununla bir yandan eğlendiğini, yorgunluğunu attığını, gerginliğini giderdiğini bir yandan da olgunlaştığını bilmeli.

Gerginliğini atacak kimi tepkileri de yapmalı tribünden. Ancak bu, başkalarını gerecek ve saygıdan taşar biçimde olmamalı... Tepki bile olgun üslup taşımalı.

Kimsenin kimseye sövmeye, saygısızlık etmeye, hakarete, saldırmaya, vurmaya hakkı olmadığını unutmamalı.

Tribündeki seslenişlerin, onları tatmin ederken gönüldeş öteki izleyicileri rahatsız edecek doza ulaşmamasına özen göstermeli. Kimse sürekli bağırtılardan rahatsız olmaya gelmiyor tribünlere... Tribünde bağırmanın bir ölçüsü bir saygı içeriği olmalı. Eğlendirmeli, gerginlik yaratmamalı.

Sinsice ticari amaç gütmemeli...

Bağırmayı satmamalı kimse!

Geleceğe hazırlanan yeni gençliğe kötü örnek olunmamalı. Eğer tribünde bunlar varsa, mutlaka temizlenmeli...

Demirören kimi zaman sözlerinin arkasında durmayı unutan bir başkan...

Söz gelimi, geçen yıl bana bu yıl için “çocuklu tribünü” ayırtacağının sözünü vermişti. Ki ufacık futbol ya da Beşiktaş hayranı insanlar oradaki terörden korkmasınlar... Unuttu!

Demirören, eğer içeriği yukarıdakilerle dolu ise ki bu olduğunu sanıyorum, şu temizleme sözünü tutabilmeli... Ahlak öğelerini savunan, kötü örneklerin kökünü kazıyacak tribün temizliği yalnız Beşiktaş’ın değil, tüm ülkenin büyük ihtiyacıdır.

Ertürk Yıldırım
10-25-2009, 09:23
Güldüren gol
İki lig galibiyeti ve bir Şampiyonlar Ligi beraberliği Beşiktaş’ın moralini düzeltmeye yeterdi. Ama bu maçta da sürekli oynayan üç adamı cezalıydı. Takım ilk kez böyle bir geri dörtlü ve orta alan göbeği ile savunma yapacaktı. Koşulların zorlamasıyla sağ kenarda oynatılan İ.Kaş dün asıl yerindeydi... Onun alınmasına karşı çıkanlar dün nedenini çözmüşlerdir sanırım. İ.Toraman geçen yıldan bu yana ilk kez eski görevinde olacaktı. Uğur tam maç oynamaya hasretti. Bunca yenilik Beşiktaş takımının dengesini bozabilirdi. Evet ama Beşiktaş’ın zaten iyi işleyen bir futbol yapısı yoktu. Ayrıca Eskişehir’in da çeşitli nedenlerle çok eksiği vardı. İki takımın ligdeki durumları gibi maçtaki sorunları da birbirine çok yakındı.
Bu benzerlikler üretim benzerliği de oluşturdu iki takım için. Beşiktaş da Eskişehir de hücum etmekte, pozisyona girmekte zorlanmadı. Ancak gol üretmeleri kendilerinin beceri göstermelerinden çok, rakiplerinin hatasını beklemeye kaldı! Kimi zaman ikisi de birbirleri için kolay rakip oldu, ama ikisi de o kolaylığı değerlendirme zorluğu çektiler!

Beşiktaş’ta Tello’dan Tabata’dan Nihat’tan ara sıra özel ve güzel hareketler bekleniyor, ancak onlar kendileri olmakta dün de çok zorlandılar! Oysa maç, kendilerini göstermeye uygundu.

Denizli’nin, Tabata’yı çıkarıp Erhan’ı sağ beke alması, Ekrem, Üzülmez ve Tello’nun görev yerlerini değiştirmesi Beşiktaş’ın oyun kapasitesini arttırmadı. İkinci yarıda vites yükselten taraf Eskişehir oldu. Biraz asılan gole kavuşabilirdi. Denizli, verimsiz Bobo’yu alıp Nobre’yi sahaya sürerek yeni bir arayışa girdi. Hücum üstünlüğünü ele geçirdi. Pozisyon da üretti...

Ve golü ancak rakip savunmanın zincirleme hatasıyla buldu.

Bu gol Beşiktaş’a onulmaz bir hastalığı gideren mucize bir ilaç gibi geldi.

Ertürk Yıldırım
10-29-2009, 11:51
Ekrem gibi olsalar, 8’de 8’i bulurlar!

Biri hükmen, dört Süper Lig maçını üst üste kazandı... Beşiktaş bir aydır yenilmiyor! Fenerbahçe 8’de 8’e ulaştığında bu az görülen durum, “10’da 10 olur mu?” sorusunu gündem yapmıştı... İster misiniz benzer bir soru 4’te 4 yapan Beşiktaş için açılsın?

“Beşiktaş 8’de 8 yapar mı?”

Bakalım:

İlk 4 maçı A.Gücü, Trabzon(d), Fenerbahçe ve Sivas(d) ile... Beşiktaş bu zorlu rakiplerini yenebilir mi? Yenebilir! Ancak, Bobo’nun, Nihat’ın, Tabata’nın, Tello’nun birer Toraman, Kaş ve ille de Ekrem olmayı bilmesi gerek...

Açayım:

İbrahim Toraman yaklaşık 5 ay sonra savunma göbeğindeki görevine döndü. Nerede ise hiç birlikte oynamadığı bir ortağı vardı. Adaşı İbrahim Kaş... Toraman aylar, Kaş iki yıl sonra savunma göbeğinde yer aldı. Hem de orada on maçtır başarı ile oynamakta olan ikilinin yerine... Bir kaç idmanla... İkisi de umulanın üstünde verimli oldular. Hele yerde çok çabuk ve savaşçıydılar. Kaş’ın kadroya katılışına bir türlü akıl erdiremeyen ufuksuzlar artık anlamışlardır gerekçesini... Onun varlığı Sivok’u gerektiğinde orta alanda kullanma zenginliğini de sağlayacak Beşiktaş’a...

Toraman ve Kaş’ın böyle zamanda savunma sorunu yaşanmasını önleyişi gibi Ekrem’in de zor zamanlara önemli katkısı olmakta. Sağda, solda, orta alanda verilen her görevi ‘gerektiğince’ yerine getirmenin çabasını harcamayı biliyor...

Eskişehirspor’a attığı gol, ona rakip tarafından sunulmuş ‘beleş’ bir gol değil! Ekrem, o golün doğacağını, hatta erkek mi kız mı olacağını ‘ana rahmine düşmeden’ gördü! Çünkü daha top ileri vurulurken koşusunu başlattı. Doğum olayına karışıp el koydu, golün hem babası hem ebesi oldu. Hatta doğmadan adını belirleyip, gözlerine güldü, yanak aldı, gelişini kutladı, nüfus cüzdanını çıkarttı!

O, rakip savunmanın üzerinde baskıyı kurmasa idi, savunmadaki üç, hatta kaleci ile dört rakibi hata yapmaz, yapsalar da durumu toparlayacak olanak bulurlardı.

Beşiktaş’ın lige ağırlığını koyuşu Ekrem’lerin İbrahimlerin çoğalması ile olasıdır.

Tello, Bobo, Nihat, Tabata az mı hücum gücüdür? Birlikte ayağa kalkıp, birer Ekrem verimine ulaşsalar Beşiktaş ligin akışına yumruğunu vurur, Beşiktaşlının yüzünü güldürür! Kim bilir 8’de 8 bile yapar!

Ertürk Yıldırım
10-30-2009, 10:26
Fikri olmak ve İnsanı görmek

Tribündeki densizin maç başlamadan attığı madeni para, ısınmakta olan yardımcı hakem Tarık Ongun’un başını değil de top toplayıcı çocuğun kafasını yarsa idi!

Bu denli gündem olur muydu?

Ne gündemi, haberimiz olmazdı!

O olayı herhangi bir insana zarar verdiğinde de gündem yaptığımız zaman bizim hakemimiz de yardımcısının kafasını yardıklarında maçı başlatmaz!

Bir yandan da o densiz bulunur, yaptığına pişman edilir! Şimdi o onursuz utanmaz karnını kaşırken kulübü F.Bahçe ceza çekecek!

Günümüzün yorumcusu eski hakemler, atılan madde, asıl atılış amacına uygun biçimde bir futbolcuya gelseydi, bu denli ateşli tepki vermezlerdi.

Yaptıkları, biz spor yazarlarının, bir kulüp başkanı meslektaşımızı tartakladığı zaman dozu daha yüksek tepki verişimize benziyor.

Sorunumuz, ‘fikri savunmayı’ bilememekte. Taşın atılmasına, isabet edenin kimliğine ya da yarattığı olaya göre değer biçiliyor!

Oysa öncelikli değer ‘Tribünden bir insana bir şey atmanın yanlış olduğu fikrine’ sahip olmakta. Hakem bu bilinci taşıdığında toplumu ve dolayısıyla onu oluşturan bireyi (kim olursa olsun) koruyarak sorunu çözer.

Hakem Bünyamin Gezer, Tarık Ongun “Ben iyiyim” dediği için maçı oynatırken durumu fiziksel ele aldı; ahlaksal, düşünsel, toplumsal boyutunu kaçırdı ve yardımcısının başına gelene tepki vermemiş oldu!

Olayın insansal anlamını yakalayamadı. Belki yakaladı, bir düşüncesi oluştu, ama o düşüncesi de özgür değildi! Bir şeylerin, belki korkuların belki önyargıların belki ufuksuzluğun baskısı altındaydı!

Oysa yapacağı, yardımcısına “Sen bedensel olarak iyisin, ama olayın yapısı çirkin” demesi durumu toplumsal değerlendirmesi ve kararını buna göre vermesi gerekirdi.

Bir şey daha var:

Hakemin değerlendirmesine bırakılmış, her zaman başa gelmeyen olaylara karşı herkesten en yerinde ve çoğunlukça ‘doğru’ sayılan kararlar beklenemez.

Kuralları düzenleyenlerin yeni olaylardan esinlenerek yol gösterici ipuçlarını hakemlerin önüne yazılı koymaları gerekir. Ki hakem onun üzerinden yürüyerek kararını versin.

Hakemler şimdi bunu bekliyor.

Bir fikri, görüşü kürsüden söylemek başkadır, onu kâğıda döküp rehber olarak hakemin önüne yazılı koymak başka.

Ertürk Yıldırım
11-02-2009, 08:12
Tek tek sekerek

Beşiktaş’ın gol yeme sorunu yoktu, ama atamama sorunu vardı. Lige yumruğunu vurabilmesi için elindeki hücum adamlarının verimlerini artırmaları, yanı sıra takımın toplu hücumu başarması gerekiyordu. Ve çok kayıplı Beşiktaş, mutlaka kazanmalıydı. Bu maçın üstüne sonraki Trabzon ve Fenerbahçe maçlarının kazanıldığını düşünün...
Ankaragücü tekin takım değildi. Galatasaray’ı hırpalamıştı. Üstelik dopingliydi! Evet dopingliydi! Yarış başladıktan sonra takıma yarı yarıya takviye yapma olanağı bulmuştu! Bu doping değil de nedir?

Beşiktaş hücum bilincini yakalamıştı dün. Savunmada olduğunda pozisyon vermezken, 6,10 ve 15.dakikalarda pozisyonlar üretti, 16.dakikada golü buldu. İsmail’in Beşiktaş’a geldiğinden bu yana en iyi oyununu oynarken gol de bulması olgunlaşma yolunda ona önemli katkı yapacaktır. Ancak hâlâ hücumda tedirgin davranıyor ve topu çabuk kullanmayı başaramıyor.

Beşiktaş’ın eksiği, golü bulduktan sonra hücuma ağırlık vermekten vazgeçmesiydi. Bu değişim yalnızca onu istememekten değil, bir yandan da Ankaragücü’nün tempo artırması ve Beşiktaş’ın özellikle iki adamının, Yusuf ile Tello’nun tempo içinde yıpranmalarıydı. Ayrıca Nihat hâlâ Nihat’ı arıyordu!

İkinci yarıda Ankaragücü mücadelenin sertlik dozunu iyice artırınca Beşiktaş hücum etkinliğini yitirdi. Hatta sert presi yiyince savunmada bile zorlandı, pozisyon verdi.

Beşiktaş’ta dün ilk üçte birlik bölümde hücum sorununu çözebileceğinin işaretlerini gördük. Ancak geri kalan kısımda da çözümün kolay kolay gerçekleşemeyeceğinin işaretleri vardı! Ve şu kesindi ki huzura erişilebilmesi için önce bireysel düzelmeler şarttı. Form tutması gereken adam sayısı da epeyce: Bobo, Nobre, Nihat, Tello, Yusuf, Tabata...

Ertürk Yıldırım
11-07-2009, 09:44
Ne bekledik ki?

Şampiyonlar Ligi’nde yürüme umudunun diri tutulması için mutlaka kazanılması gereken bir maçtı. Rakip gol adamlarıyla, hücum becerisiyle öne çıkan bir ekipti. Büyük sıkıntısı gol atmak olan Beşiktaş bu kez takım savunmasında da sıkıntıya düşmüştü.
Öncelikle gol yememesi gereken maçta orta alanındaki en önemli gücü Ernst ve takım savunmasına katkısı üst düzeyde İ.Toraman’ı hastalığa ve sakatlığa kurban verip oynatamadı. Ayrıca Rüştü de sakattı ve Hakan kaledeydi. Hakan epeydir görev yapmamanın hamlığını taşıyordu. İlk on dakikada iki korku yaşattı, ardından golü yedi! Beşiktaş kazanmaya mecbur çıktığı maçta oyun olarak yetersiz kaldığı gibi skor olarak da çok erken geri düştü.

Wolfsburg hücum gücünü sergiledi, ama Beşiktaş ne hücum becerisi ne orta alan direnci gösterebildi. Bunlar en iyi yaptığı şeyi, savunmayı da başarılı gerçekleştirmesini engelledi.

İlk dişe dokunur hücumu 34.dakikada yaptı ve onu da Serdar Özkan kötü vuruşla harcadı. İlk yarının son on dakikasında ileri çıkabilen, ancak önde organize olamayan bir Beşiktaş vardı. Çünkü çabuk oynayamıyorlardı. Kontrol etme hünerini gösteremeyince topu çabuk ve yerli yerinde kullanamadılar.

Tabata bu maçta da sivrilemedi! Hücum patlaması yapacak gibi duran Serdar eline geçen bu yeni şansı da değerlendiremedi. Futbol oynamayı hâlâ topla oyalanmak sanıyor. Onun yerini alan Tello da geçmişte alkışlanan Tello’yu hâlâ aratıyor. Beşiktaş’ın ikinci yarıda ileride daha çok görünmesinin nedeni rakibinin oyunu böyle kabul etmesindendi.

Formsuzluklarını bir türlü atamayan ve bulduğu oynama şansını iyi kullanamayan adamların bu denli çok olduğu bir takım kendini şampiyon olduğu ligde kabul ettiremiyorken; futbolun daha üst düzeyde oynandığı Şampiyonlar Ligi’nde nasıl kabul ettirir? Bunu beklemiş olmak da sanırım bizim hatamız.

Ertürk Yıldırım
11-07-2009, 09:45
Mustafa Denizli nereden bakmalı?
Başarılı görülerek fiyatı ikiye katlanan golcü Nobre... Avrupa’dan birkaç kulübün ‘gol sorununu çözmek amacıyla’ transfer etme çabası harcadığı Bobo... Gol yollarını açmada büyük usta olduğu varsayılarak alınan Tabata... Aynı amaçla işbaşı yaptırılan top cambazı Yusuf... Şampiyonluk koşusunda önemli üretimlere imza atmış Tello... Şu sıralar sakat olsa da Holosko! Umut yatırımı Batuhan...

Oturmuş, güvenilir bir takım savunması... Orta alanda savunmaya olduğu kadar, hücuma önemli katkı veren adamlar... Özellikle Ernst!

Ve Beşiktaş bu malzemeye karşın gol atamıyor!

“Bunlar da malzeme mi?” ya da “Aşçıda iş yok!” demek akla gelebilir. Peki, ama bu malzeme ve kullanan aşçı bugün yapamadıklarını dün yapabilerek geçen yılı çifte şampiyon bitirmedi mi?

“Rakipleri kötüydü de ondan” savına saygı duymuyorum. Beşiktaş geçen yılın koşullarında 4 şampiyonluk rakibinden daha iyisini yaptığı için şampiyonlukları kaptı.

İşte püf nokta:

İki rakibi geçen yılki verimlerinin üstüne çıkacak yatırımlara yönelirken, Beşiktaş bunu başaramadı! Yatırımlar ve çalışmalar ile verim gücünü artıramadı!

Yönetim kurulu transfer sürecini yönetemedi, teknik adam elindeki futbolcudan verim sağamıyor!

Yanı sıra kimi futbolcunun kendini verime zorlamayışı da var.

Şampiyonluk olgusunu bu denli kullanamayana az rastlanır. Wolfsburg da şampiyonu olduğu ligde şimdi Beşiktaş gibi aşağılarda. Ancak bir oyun karakteri ve verim standardı var.

Beşiktaş’ta verimi düşüren bir neden de yöneticinin futbolcuyu değerlendirme beceriksizliği. Söz gelimi, bir adam biraz kendini sıkıp form tutsa, parasını ikiye katlıyorlar! Oyuncu şımartmanın bireysel verimi bile zor artırdığını, takım veriminde gerileme sağladığını göremiyorlar!

Teknik adam belli bir dizilişi oyuncuya benimsetti, ancak ‘o yapı içinde nasıl verime ulaşılır’, onu hâlâ oturtamadı!

Oyuncu, dizilişi biliyor da ortak uygulamayı net sökemiyor! Topla ya da topsuz kendince bir ‘sistem’ üretmeye çalışıyor sanki! Takımın ‘ortak oyun bilinci’ yok! Kimse üstüne bireysel yaratıcılık koyacağı bir takımsal ana yapı özümsememiş!

Adam, takımın oyununu çözmemenin sersemlemesi ile oynama tedirginliğine düşüyor! Oyundaki güvensizliğini bu yüzden yenemiyor. Formsuzluklarının uzun sürmesinin bir nedeni de bu.

Mustafa Denizli duruma biraz da buradan bakmalı.

Ertürk Yıldırım
11-08-2009, 10:51
İnanılmaz Hakan İnanılmaz puanlar

Şampiyon Beşiktaş ne olduğunu anlamadan ilk 6 haftada liderin 12 puan gerisine düşüverdi! Girdiği şoktan çıkmak için iyi futbol oynaması ve iyi sonuçlar elde etmesi gerekti. İlki olmadan ikincisi gerçekleşti. Beş haftada 15 puan topladı!
Trabzon’u ve gelecek maçta Fenerbahçe’yi yenmesi onu ligin şampiyonluk iddiasının içine atardı... Tersi de vardı. Beşiktaş iki maçını da yitirirse bu kez zirvenin 13 puan gerisine düşerdi ki hayalleri bile biterdi!

Böyle bir durumda olan takım, umudun içini doldurmanın ya da tükenip gitmemenin çabasını harcamaz mı?

Beşiktaş harcayamadı!

Önce zannettik ki kontrollü oynayacak, büyük amacını riske atmayacaktı. Ama hayır, kontrol falan değildi yapılan. Sanki bitkindiler, inançsız, güvensiz, tükeniktiler. Ayakları gitmiyordu! Yaptıkları koşular amaçsız, gereken hızda olmayan boş koşulardı! İçlerinde bir tek, hafta içinde hasta olan Ernst’in özrü vardı. Ötekilerin son maçı dört gün öncesinde kalmıştı. Beşiktaş ilk yarıda çerçeveye gitmeyen tek şut attı! Trabzon’un üç gol pozisyonu 8 şutu vardı! Kaleci Hakan 5 dakika arayla 2 golü çıkardı!

Denizli 2. yarıya verimleri sıfır Uğur ve Tabata’nın yerine İ.Kaş ile Yusuf’u alınca sürünen Beşiktaş ayağa kalktı. Savunması da hücumu da Trabzon ile dengelendi. Ernst’in çerçeveye gönderdiği ilk Beşiktaş şutu gol getirdi! Maçın soluksuzluğunu bu gol ortadan kaldırdı. Tempo ve heyecan tırmanarak arttı. Aynı oyun kalitesi biraz yüksek tempoda sergilendi. Beşiktaş ikinci yarıda bulanık suda balık avlamayı bırakıp berrak suda görünen balığa olta atmaya başladı ama artan tempo içinde savunma sıkıntıları aynı oranda sürdü. Bu süreçte en büyük şansı ilk yarıdakinden daha çok pozisyonda gol izni vermeyen kalecisi Hakan’dı. Şaka maka, altıda 6 yaptı Beşiktaş!

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:16
Beşiktaş, Fener’i bir yenerse!
Ligin ilk 6 maçında 18 puanın 12’sini yitiren Beşiktaş “Böyle oynarsa hiçbir şey başaramaz” derken, ikinci 6 maçın 18 puanını da kazandı! Bunun açılımı ‘altıda altı’dır.

Durum 4’de 4 iken “8’de 8 olur mu?” diye sormuştum!

Soruyu gene ele alalım:

Beşiktaş 8’de 8 yapar mı?

8 maçı ölçü almamın nedeni yılın süperlerinden sayılan Fenerbahçe’nin ilk 8 maçında tam puan toplamasıdır.

“Beşiktaş böyle kötü oynarsa hiç bir takımı yenemez” tezi benim de katıldığım güçlü bir tezdir. Trabzonspor maçı öncesinde de yürürlükteydi…

Söylendiği gibi, kötü oynadı, ama yendi!

Tersi olsa da çok benzeri Wolfsburg maçı öncesinde de vardı iddianın:

“İlk maçtaki gibi başarılı oynarsa Wolfsburg’u bu kez İstanbul’da yener” diyen gırlaydı! İyi oynayamadı, yitirdi! Hem de 3’lük oldu!

Peki, Fenerbahçe maçında kazanacak verimde oynar ise Beşiktaş? Ki olası… Ki Fenerbahçe’nin de kötü oyunlarını biliyoruz.

O zaman?

Beşiktaş Fener’i yenebilir İnönü’de…

14.haftaya girerken Fenerbahçe 31 puanda kalırken BJK 27 puana yükselir. İlk yarı sonunda zirve yarışında bir at başı durumu çıkabilir.

Ki unutmayın, Beşiktaş kötü oyunu ile 12 puan geriden gelip kendine bir “olasılık’ yaratabildi ise… Devre arasında bu kez yerli yerinde eklemeler yaparak, ligin ikinci yarısını daha güçlü ve üretken koşabilir!

Beşiktaş’ın Fenerbahçe maçı şampiyonluk yarışında var olup olamama maçıdır.

Maçtan üç sonuç da çıkar… Ve bunlara göre Beşiktaş’ın ‘iddia adaylıkları’ değişir.

Şampiyonluğa oynayabilir, Şampiyonlar Ligi’ne ya da Avrupa Ligi’ne katılmaya oynayabilir.

Peki, nasıl yener?

Önce kendine güvensizliğini yenmelidir.

Yanı sıra taraftarının yaptığı olumsuz baskıyı alt etmelidir. Bunu başarması için, taraftarın sağduyu göstermesi şarttır.

Güvensizliği kırmanın yolunda iki değişim zorunludur.

Biri futbolcudaki değişimdir. Bobo, Nobre, Nihat, Holosko, Tello, Tabata… Hücum adamları formlarına kavuşmalıdır.

Öteki de Teknik adamdaki değişimdir: Takımın ve verimsiz oyuncu çoğunluğunun form kazanmasının yolu Denizli’nin takıma sahaya çıkarken vereceği yol haritasını değiştirmesinden geçiyor. Böyle bir değişimin temel ilkesi de önde oynayan oyuncuların hücum ve savunma konumuna geçişte hız kazanmaları ve takımca tempo yükseltmek olmalıdır.

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:17
Yalnız küfür mü? Sigara da var!
Bir kısım Beşiktaş taraftarı Başkan Yıldırım Demirören’e söverken ayıp etti, terbiyesizlik etti. Ama yanı sıra ahlakı savunanların yıllardır başaramadıklarını başararak iyi bir sonuç üretti!

Ulusun spordaki şiddeti önleme görevi verdiği birinci derecedeki sorumlular harekete geçip, İçişleri Bakanlığı’nda tam 2 saat toplandılar.

Öncelikle çok güçlü bir ‘komisyon’ kuruldu.

Bu komisyon mevcut “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunun” daha etkili hale getirilmesi için çalışmalar yapacak. Bu çalışmalara ilke olacak esaslar toplantıda saptandı. Hepsi yerli yerinde.

Dilerim mevcut yasa hızla güçlendirilir. Ve dilerim yeni yasa UYGULANIR!

Bu arada, yürürlükteki yasanın bir ucundan uygulamaya sokulduğunun örneklerini duymaya başladık. Tribündeki edepsizlere cezalar kesilmekte.

Onların yaptıkları densizliklerin cezasını kulüpler ödememeli. Bu ülkede tribün terörünü önlemenin ilk adımı, cezayı suçu işleyene kesmektir.

Tribünleri çağdaş yapılara kavuşturur, oralara yıllar önce yerleştirilen kameraları işletir ve izler isek, sahaya bir şey atanı, küfür edeni, SİGARA İÇENİ, oraya eğlenmeye, dinlenmeye gelenleri rahatsız edenleri hemen o an cezalandırırsak… Düzelme çok hızla gerçekleşir.

Az önce SİGARA İÇMEYİ de vurguladım. Yasaya göre tribünde sigara içmek yasak. Çünkü zararı yalnızca içene değil, tüm çevresindekilere. Bir kişinin keyfi bin kişiyi rahatsız ediyor, hasta ediyor. İçenlerin kimisi bunun farkında değil, yalnız kendi keyfini ele alıyor, başkalarının haklarını umursamıyor! Böyle bencil olanlar avucunun içinde tutarak içmeyi sürdürüyor. Tribünleri izleyen kameralar onları da saptamalı. Toplum sağlığının bozulmasına aldırmayan saygısız cezasını çekmeli.

Densizler, topluma saygı göstererek yaşamayı bilmiyorsa, toplum onlara bunu öğretmeli.

Tribünden insanların çekilişi, maçların sıklığına, ekonomik sıkıntılara, takımların formsuzluğuna bağlı değil yalnızca. Yanı sıra içinde sigara dumanı ve iğrenç sigara kokusunun da bulunduğu tribün terörüne ve abuk sabuk tribün bağırtılarına bağlı. İnsanlar dinlenip gevşemeye gittikleri yerden yorulup, rahatsız olup, korkular içinde gergin dönüyorlar! Ve bir daha maça gitmenin tedirginliğine düşüyorlar…

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:17
“Sigarayı içerim, Sergen’i gömerim”

Sigara yaptı gene yapacağını. Yaşamımın bir döneminde beni yatağa düşüren o pislik, şimdi de meslek yaşamımda nerede ise hiç duymadığım kadar küfrü, bir arada duymama neden oldu!

Tribünde düzeltilmesi gereken sorunları işleyen “Yalnız küfür mü, sigara da var”, başlıklı yazı çoğu okuru çok mutlu etti ama bir kısmına da epey rahatsızlık verdi.

“Bu takım ya alkolle seyredilir ya sigarayla” diyerek olaya şakacı bakan da vardı, sigara içmediği halde “tribünde sigara içilmesine izin verilmeli” diyen de!

Ama aynen şunu yazan da:

“Kimse kusura bakmasın ben senede alnımın teriyle kazandığım parayla 1500 TL’ye kombine alıp maça giriyorum. BEDAVAYA maç seyretmiyorum. İçicem sigaramı. Haklarıma tecavüz etmeyin”

Bana söylenen kötü sözleri sindirebilirim de toplumsal yara açan bu bencil bakışa tepkisiz kalamam. Adam, yanındaki insanı rahatsız ve hasta etmeyi kendine hak sanıyor!

İnsanın, “parasını nasıl olsa veriyorsun, git o koltuğa bir de sıç” diyesi geliyor!

Bunu yapması bile sigaradan az zarar verir çevresine.

Toplum içinde sigara içmeyi bireysel bir eylem sayıyor kimileri hâlâ! Sigaranın toplum sağlığına zarar verdiği için yasaklandığını bilemiyor.

1500 liraya edindiği hakkın sınırını bile kavrayamamış!

Bunu anlayamayanlara başka şeyleri nasıl anlatacaksınız?

SERGEN’İ ÇİZMEYE GÖMMEK!

Mustafa Denizli, Beşiktaş A2 takımını çalıştıran Sergen için “Sert eleştiriler yapıyormuş. Çizmeyi aşarsa çizmeye gömerim” demiş.

Bu da sert bir eleştiri!

Ancak…

Sergen’in teknik adamlık kimliğini alabilmesi için bir A2 takımında iki yıl çalışması zorunluydu. Beşiktaş ona bu olanağı verdi, o da az paraya bu işi yapıyor.

Kıyak karşılıklı!

Sergen’e görev verilirken ekmeğini kazandığı yorumculuk işine devam edeceği, açık sözlü olduğu, konuşurken kendini tutamayıp çizmeyi aşabileceği hep biliniyordu.

Zaten dürüst bir yorumcu düşündüğünü söyler. Çıkarına göre kıvırmaz.

Ya Sergen eyyamcı olacak – ki kimi yorumcu daha çok kazandıran teknik adamlığı kovaladığı için bunu yapıyor! – ya Denizli hoca durumu idare edecek…

Denizli bir düzeltme de yaptı. “Çizmeye gömerim” dememiş, “çizmeye koyarım” demiş. Anlamda azıcık fark var ama sonuçta yok! Ha gömmüş ha koymuş!

İkisi de acıtır.

Bu işin çözümü ya yorumcu ya teknik adam olmaktadır!

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:18
Derbide ne olacak?

Beşiktaş son 6 maçında 18 puan topladı… Bundan çok, nasıl topladığına önem verilmekte. Peki, nereden bakalım? Oyun değerine aldırmayıp kazanmış olmasına mı? Kötü oyunla her zaman kazanamayacağına mı? Yoksa bu kez de ‘iyi oynayabileceğine’ mi? Yaygın bir bakış açısı vardır: “İyi oynamıyor ama kazanmayı biliyor!”
Bir çelişki içerir bu bakış. ‘İyi oynamamak’ ile ‘kazanmayı bilmek’ kavramları çatışıyor burada! Çünkü ‘kazanmayı bilmek de’ iyi bir şey yapmaktır! Değil midir?

“Derbide ne olacak?” sorusuna yanıt bulmak bu nedenle zordur. Yoksa sezon başından bu yana ligimizin standardında ‘iyi oynadığı’ varsayılan Fenerbahçe’nin, kötü oynadığında birleşilen Beşiktaş’ı yeneceğini söyleyiverirdik. Temel kazanım ölçütünün puan olduğu lig gerçeğinde ‘iyi oynamak’ ikinci planda ele alınması gereken bir olgu. Göze hoşluk ve güven vermese de o maçı bir biçimde oynayarak puanlara ulaşmaktır temel amaç! Fenerbahçe’nin kötü oynadığı, kıl payı kazandığı maçlar yok mu? Var… Öyleyse her sonuç olur bu maçta. Eğer bu yıl Fenerbahçe’nin ortalama futbol değeri Beşiktaş’tan üstte ise, Beşiktaş’ın bunu aşabilmesinin ön koşulu futbolu çok hızlı yorumlamasıdır. Fenerbahçe’yi aşan, çaresiz bırakan takımlar, bunu öncelikle tempolu oyunla başardılar.

Elbette ‘yalnızca hızlı koşmak’ değil muradımız; herkesin taşın altına elini sokup, ne yaptığını bilerek, sürekli çalışmasıdır. Beşiktaş hem koşabilir hem bir planın iyi uygulayıcısı olabilir mi? Bu da olabilir. Onun da tek koşulu, formsuz hücum adamlarının ‘kendileri olarak’ oynayabilmeleridir. Kalede kim olacak? Sivok oynayacak mı? Bu soruların yanıtları da Beşiktaş’ı ve maçın sonucunu etkileyecektir. Ve… Kimileri hâlâ “Beşiktaş’ın ne oynadığını anlamıyorum” demeyi sürdürüyor. Bununla Beşiktaş’ın ‘anlaşılmaz’ oynadığını vurgulamaya çalışırlarken kendilerinin de ‘anlama sıkıntısı çektiklerini’ açıklamış olmaktalar!

Aslında kavranılması zor bir sistem Denizli’nin sistemi! Sorun sanırım biraz da burada. Oyuncuların çoğunun da sistemi kavrayamamanın boşluğuna düştükleri için başarılı olamadıkları akla geliyor. Öyle ise Beşiktaş’a maçı kazandıracak özelliklerden biri de Denizli’nin yarın ‘anlaşılır’ bir sistemle oynayarak, Fenerbahçeli oyuncuları ve Daum şaşırtmasıdır!

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:19
Hoş geldin Beşiktaş

Beşiktaş ligin ilk 6 haftasında Fenerbahçe’den 12 puan fark yiyince hedeften kopmanın karamsarlığına kapılmıştı. Ancak ikinci 6 haftada rakibine 5 puan fark atabildi ve aralarındaki açıklık 7 puana indi. Bu maçı kazanması farkı 4’e düşürecek, Beşiktaş’ı şampiyonluk yarışına yeniden sokacaktı.
Beşiktaş ya arayı 4’e indirmek amacıyla kamçılanacak ya da fark 10 puana çıkarsa endişesi ile tedirgin oynayacaktı.

Kamçılanmış ve güvenini kazanmıştı. Takımca taşın altına el sokarak oyuna giriştiler. Gene, kimilerinin hâlâ anlamadığı sistemle oynadılar. Ama takım sistemin farkındaydı bu kez. Fenerbahçe’nin yumuşak karnı tempoya gelememekti. Beşiktaş düdükle birlikte tempo koydu. Tek pasla, dikine oynayarak Fener kalesine hızla indi. İşte burada, ‘az gol atmasının asıl nedeni’ ortaya çıktı. Gol için gerekli son hareket ve vuruşlarda beceriksizdi. Ernst’in, Yusuf’un, Bobo’nun, Serdar’ın, oyunun iki yönünü oynamaya kendilerini yetirebildiği durumlarda Beşiktaş hücumlarını iyi yaptı. Özellikle solda Ekrem-Üzülmez ikilisinin hızlı rakipleri Gökhan ve Mehmet’e karşı hücumları başarılıydı. Beşiktaş hücum çıkışlarında top kayıplarına başlayınca Fenerbahçe maça ortak oldu ve ünlü ayaklarının varlığını hissettirdi.

Beşiktaş ikinci yarıya da ilkindeki gibi tempolu ve güvenli başladı. Ve bu kez ürettiği pozisyonlarda bırakın acemilik etmeyi, ustaca vuruş gösterisi yaparak, Fink ve Bobo ile iki nefis gol buldu. Bundan sonraki Fenerbahçe baskısı Beşiktaş’ın oyunu savunma ağırlıklı kabullenmesinden kaynaklandı. Daum’un Semih’i de alarak çift forvet oyunuyla gol arayışına girişmesi Beşiktaş’ı zorladı, ama Kazım’ın atılması bu zorluğu kırmasına yardım etti.

Dün akşamki Beşiktaş, artık moral durgunluğunu iyice atmış Beşiktaş’tı. Adına yakışır bir takım gibiydi artık. Lige futbolu ile dönüş yapmıştı.

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:19
Denizli’nin korkacağı takım

Topla az oyalanma… Tek pasa önem verme…

Boş alana gitme…

İyi gol vuruşu…

Tüm takımın kendini işe vermesi…

Özgüvenli olmak…

Hücum adamlarının kendi normal verimlerine yükselmeleri…

Beşiktaş’a Fenerbahçe maçında üstünlük kazandıran bireysel ana değerler bunlardı.

Takımsal değer ise, Fenerbahçe’nin yüksek tempolu oyunda ‘ustalık’ gösteremediğini ve Alex kontrol edildiğinde yaratıcılık yanının köreldiğini iyi bilerek oyunu planlayıp, uygulamaktı.

Son çeyreği 10 kişi oynayan Fenerbahçe %58, Beşiktaş%42 oranında topa sahip olmuşlar! Topla daha az ‘oynamak’ kimi maçta bir takım için olumsuz bir veridir. Ancak Beşiktaş, topu çabuk kullanarak ve takım savunmasını iyi yaparak topa az sahip olmanın olumsuzluğunu olumluya çevirip maçın akışına önemli bir süre egemen olma hünerini gösterdi.

Beşiktaş Fenerbahçe’yi iyi bir oyunla yenerken çok önemli bir atılım yaptı. Ancak bu, ligdeki hamlenin amacına ulaştığı anlamına gelmez. Başladığını anlatır. Arkası getirilmez ise, maçın kazanılması anlamını hızla yitirir.

Mustafa Denizli “Ben hiçbir takımdan korkmam” diyor ya, korkacağı bir takım var: Tuhaf bir grafik çizen Beşiktaş!

KİLİT TAKIM BURSA

Galatasaray Beşiktaş’ı(3-0); Fenerbahçe Galatasaray’ı (3-1), Beşiktaş Fenerbahçe’yi (3-0) yendi! Üç büyüklerin aralarında girdi-çıktı puan farkı sıfır!

Bursa ve Kayseri’ye sunulmuş bir fırsat bu.

Kayseri Beşiktaş’ı (1-0) yendi, Fener ile (1-1) berabere kaldı, G.Saray (1-4) ve Trabzon’a (1-2) yenildi! Bursa ile kapışacak. Üç büyüklerden 9 puanın 4’ünü almış… Kötü sayılmazsa da yetersiz!

Bursa Fener’e (0-1) yenildi, Trabzon ile (1-1) berabere kaldı, G.Saray, Kayseri(D), (Ankara 3-0/h), Beşiktaş(D) ile oynayacak! Bursa bugüne değin fırsatı tam değerlendirmiş görünmüyor, ama ‘kilit takım olma’ özelliğini koruyor. Üç maçını kazandığını düşünün…

Olur mu?

Beşiktaş’ın, ilk 6 haftada hiç kayıpsız yarışan Fenerbahçe ve Galatasaray’dan 12’şer puan fark yemesi, ancak son 7 haftada Fener’e 8, G.Saray’a 10 puan fark atması, ‘Kimse cebindekine güvenmesin, geri kaldım diye dövünmesin’ dersini çoktan verdi ligimize.

Her an her şey olabilir.

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:20
Savunmamı yaparım keyfime bakarım

CSKA’nın Wolfsburg’u yenmesi Beşiktaş’ın Avrupa Ligi şansını dağın ardına kaçırmıştı. Beşiktaş hem M.United’ı hem de CSKA’yı yenmeliydi ve Wolfsburg da son maçta M.United’ı devirmeliydi. O zaman Beşiktaş ile CSKA 7’şer puanda olurlar ve ikili averajda daha iyi olursa BJK grup 3.olurdu.
Wolfsburg, CSKA ve Beşiktaş 7’şer puanla grubu tamamladıkları durumda ise bu üçlünün aralarındaki puanlarla yapılacak sıralamada Almanlar ikinci Ruslar üçüncü olurlardı.

Özeti şu ki Beşiktaş dün akşam oynadığı ve haftaya oynayacağı maçı kazansa da sonuncu olabilirdi, M.United iki maçı da yitirse yoluna devam ederdi. İşte bu gerçek iki takıma da rahatlık sağladı. Ferguson takımı gençlerle sahaya sürdü, Denizli hiç endişe duymadan…

Beşiktaş’ın iki sınav verdiği bir maç oldu. Birincisi, takım savunmasının artık kimliğini kazandığıydı. Süper ligde de Şampiyonlar liginde de aynı kimlik vardı. Sınavdan geçen ikinci özellik de takımca kazanılmış özgüvendi. Beşiktaş Fener’e karşı ne denli güvenle oynamışsa, M.United’a karşı da öyle oynadı.

Ancak bir şey hâlâ eksikti: O da savunmadan hücuma geçerken gösterilmesi gereken çabukluk. Rakip savunma düzenini kurmadan hücum etme… Geride kalan lig ortalamasına göre fena sayılmazdılar, ancak olması gerekene göre yetersizdiler.

İngiliz takımında çoktu, ama Beşiktaş’ın da bir ‘yetişmekte olan’ futbolcusu vardı. Genç İsmail’in verim düzeyi çok yüksek değildi, ancak özgüveni, kendini oyuna verişi, çalışkanlığı gelecekte çok yararlı olacağının belgeleriydi. Bobo’nun ile Tello’nun kendi normallerine yükselmesi önemli kazanımlardı. Denizli’nin elinde artık Tabata’yı formda kalmaya itecek Tello gibi bir zenginlik var. Cezalı Sivok’un yerine aynı başarıyla oynayan Toraman’ın sakatlanması sonrası İbrahim Kaş transferinin ne denli gerekli olduğunu bir kere daha gördük.

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:20
Daum kurban keserse

Fenerbahçe ile Galatasaray 6’da 6 yaptıklarında Daum ile Rijkaard’ın ne büyük hoca oldukları anlatılıyordu… 12 puan geride kalan Denizli’nin hocalık yeterliği dibe vurdurulmuştu!

Beşiktaş son 7 haftada Fener’e 8, G.Saray’a 10 puan fark attığında Denizli saldırıları durduruldu. Şimdi iki yüce yabancının cüce yanları didikleniyor!

“Daum’a 3.2 milyon avro artı prim verilir mi?” diye soruldu.

Bence hiçbir hocanın yaptığı iş o paralar etmez.

Ne var ki futbol ekonomisi, rakamları oralarda oluşturmuş bir kere!

Daum, her fırsatta Türk bayrağı sallamasına, ulusal marşımız söylenirken ağzını oynatmasına, “Boğaz, rakı, balık gibisi yok” demesine, ‘Türkiye’yi ikinci vatanı göstermesine’ ve sözleriyle başkan okşamasına, bugün bir de kurban kesmeyi eklerse var ya… Seneye en az bir milyon fazla eder!

***

Dün bir dostum aradı, maçı izleyememiş, sordu:

“Beşiktaş nasıl oynadı?”

“Old Trafford’da M.United’ı yendi, özeti bu.”

“Haa anladım”, dedi.

Ne anladı, sormadım.

Maçtan kalacak onun anladığıdır.

***

Tribündeki küfür temizliğinin yanına sigara temizliğinin de eklenmesi gerektiğini yazdığımda çok tepki iletisi almıştım. Birinde “Ben para verip giriyorum sigaramı içerim, hakkımı yedirmem” diyordu… Bu çürük mantığın da üzerine gittim. İki gün sonra o kişiden bir ileti daha geldi. “İki gündür sigara içmiyorum” diyordu!

Çok sevindim.

Beşiktaş’ın Fener ve M.United galibiyetleri ona yaptığı bu iyi işin ödülü oldu sanırım. Dilerim üstlerine bir keyif sigarası yakmamıştır!

***

Colin Kazım’ın sırtından Fener formasını aldığınızda karşınızda ‘şirin, delişmen, kimsenin iplemediği, asi ruhlu, dünyayı henüz kavrayamamış sıradan bir mahalle çocuğu’ kalır. O zaman bir yerlere “ 8JK yazsa” mahallesinde bile ses getirmez.

Kimse onu Colin Kazım olarak önemsemiyor, Fenerbahçeli Kazım diye önemsiyor. Fenerbahçe kişiliğini böyle abuk sabuk tavırlarla değil, ağırbaşlılıkla taşımalıdır.

Dışarıda rakiple alay et, sahada hakeme söv… Tanrı vergisini böylesine kötüye kullanmak, akıl alır gibi değil!

Ve hâlâ akıllanmadı…

Ceza aldığı için Fenerbahçeliler’den özür diledi de, aklınca dalga geçtiği Beşiktaş’tan dilemedi!

Ertürk Yıldırım
11-30-2009, 12:21
1-0’ı koruma yöntemi

Önde koşan Fenerbahçe ile Galatasaray’ın çokça puan yitirmeye başlamaları, Bursaspor’u, Kayserispor’u zirveye yapıştırdı ve Beşiktaş’a da o olanağı sundu.
Maçı kazanmak, liderin bir puan arkasında ikinciliğe yükseltecek, puan yitirmek beşinci sıraya indirecekti.

Sivas ligin en çok gol yiyen takımlarındandı. Savunma sorunu büyüktü. İyi hücum eden takımlara dayanamıyordu.

Ama… Beşiktaş son hafta içinde Fenerbahçe ve M.United ile zorlu maçlarını oynarken Sivas lig tatili yapmış, bırakın yıpranmayı, güç toplamıştı!

Mustafa Denizli’nin takımı belki yorulma korkusuyla belki zirveye aday olmanın getirdiği özgüveni kötüye kullanmaktan Sivas’ın üzerine gitmedi. Sivas Beşiktaş’ın üzerine geldi. Beşiktaş rakibinin bu açılışı bile değerlendirmeye alamadı. Yeniden takıma giren Nihat pasifti. Tabata’nın topu dikine, ileri oynama, araya paslar atma cesareti yoktu. Biri direkten dönen üç şut attı, başka görünmedi. Beşiktaş’ın ceza alanına yaptığı ilk orta 29.dakikadaydı ve onu da Bobo gole çevirdi. Bobo bundan 5 dakika sonra bir temiz gol daha attı, ama yardımcı hakem ofsayt kararı ile bunu yedi! Aynı yardımcı Beşiktaş’ın ilk kalabalık hücumunu da yanlış ofsayt kararı ile durdurdu! Eğer böyle devam ederse MHK onu ofsayta düşürür!

Beşiktaş ikinci yarıda savunmayı ileri çıkararak ve önde basarak hem rakibini kalesinden uzakta oynatmaya hem de kalabalık hücumlar yapmaya yöneldi. Ancak bu kez üçüncü bölgede iyi pas yapmayı ve yardımlaşmayı başaramadı. Önceki maçlarındaki top kullanma çabukluğunu gösteremedi. Bu oyun yapısında Beşiktaş daha etkili göründü, ancak Sivas da hem savunmayı hem hücumlarını daha rahat yapabildi. Beşiktaş’ın en değerli yanı, 1-0’ı geri yaslanarak değil, yeni goller arayarak korumaya çalışmasıydı.

Ertürk Yıldırım
12-02-2009, 11:27
Bitmedi, başlıyor

“Biri hükmen, dört Süper Lig maçını üst üste kazandı. Beşiktaş bir aydır yenilmiyor! Fenerbahçe 8’de 8’e ulaştığında bu az görülen durum, “10’da on olur mu?” sorusunu gündem yapmıştı.İster misiniz benzer bir soru 4’de 4 yapan Beşiktaş için açılsın?

“Beşiktaş 8’de 8 yapar mı?”

Bakalım:

İlk 4 maçı A.Gücü, Trabzon(d), Fenerbahçe ve Sivas(d) ile... Beşiktaş bu zorlu rakiplerini yenebilir mi? Yenebilir! Ancak, Bobo’nun, Nihat’ın, Tabata’nın, Tello’nun birer Toraman, Kaş ve ille de Ekrem olmayı bilmesi gerek...”

28 Ekimdeki yazımın girişiydi yukarıdaki cümleler. Baş koşulum, hücum adamlarının formlarını yakalamalarıydı. Takımca yapılan iyi savunmanın üzerine bunun eklenmesiydi. Sonra da birlikte işe sahip çıkmak, herkesin her an görevdeş olmasıydı.

Onu başardılar, 8’de 8 geldi!

Tello biraz, Bobo daha çok ayağa kalktı. Denizli, forvet arkasında fizik güçleri tam maçı kaldırmayan Yusuf, Tello, Tabata’yı rotasyonla oynatma olanağına kavuştu. Yusuf ile Tello oyunda kaldıkları sürenin önemli bölümünde verimli olmaya başladılar.

Tabata, Nihat ve de Nobre ‘tam verime’ yükseldiklerinde Beşiktaş’ın işleri daha iyi gidecektir. Tabii geride bir sorun başlamaz ise. Ki şimdilik böyle bir belirti yok.

Beşiktaş’ın şimdi kafasına koyması gereken düstur, “Bitmedi, başlıyor” olmalı. Çünkü 12 puan gerisinde kaldığın iki takımın birini bir puan geçmek, birinin bir puan gerisine sokulmak çok önemli bir iş başarmaktır, ama bu asıl görevin bittiğini, hedefe ulaşıldığını anlatmaz. Zor bir yarışta, böyle bir atılımı yapabilen takımın, neden 12 puan geride kaldığını unutmadan verimini sürdürerek ve kalan hatalarını da gidererek, büyük amaca doğru koşması gerekir.

Ve yarışın üç büyükler arasında değil, beşli koşulduğu unutulmamalıdır.

Geçen yıl da böyle idi.

Kimileri buna aldırmadan, hâlâ “FB ile GS kötü idi de Beşiktaş onun için aradan sıyrıldı” diyerek; Şampiyon Beşiktaş’ın, yarışın içindeki Sivas’ın, Trabzon’un alın terine saygısızlık ediyorlar!

Bu yıl da Bursa ve Kayseri saygıyı hak ederek şampiyonluk kovalamakta.

Ve şunları unutmayalım:

Bir yarışı kazanan, rakipleri kötü olduğu için değil, o ötekilerden iyi olmayı başarabildiği için kazanır.

Yoruma futbol tekniğini bilmek yetmez, ‘düşünme tekniğini’ bilmek de gerekir!

Ertürk Yıldırım
12-04-2009, 08:22
Delgado ne olacak?

Biliyorsunuz Süper Lig kulüplerimiz 8 yabancı barındırıp bunların 6’sını sahaya sürebiliyor. Beşiktaş’ta 9 tane var. Dokuzuncu Delgado, sözleşmesi derin dondurucuda tutulduğu için 8 sınırını delmiyor!
8 ay önce ameliyat olan Delgado, “donarım ama paramı alırım, 2010 ocağında erir, karşınıza çıkarım” yolunda sözleşme yaparak kendini garantiye aldı.

Bu durumda Ocak’ta 1 yabancının gönderilmesi ya da bu kez onun derin dondurucuya konması gerek!

Bir çözüm de yabancılardan uygun olan birinin TC yurttaşı haline getirilmesi.

Bence öncelikle donuk Delgado’nun çözdürülüp çözdürülmemesi kararlaştırılmalı. Ne kadar işe yarıyordu ne kadar yarayabilir iyi araştırılmalı.

Kasadaki çürük armudu atıp çürük elmayı koymak durumuna düşülmesin.

***

Daha yabancı sayısı 3 iken başlamıştım: “Yabancı sayısını sınırlamayın. Sınırı yönetici kendi kafasında, kendi bilinci ile koysun” diyerek. Eğer yanlış yapıyorsa kendisi batar. Kulüp genel kurulları hesabı sorar.

TFF düzenleyici olmalı, kulüplere yönetimsel ve parasal iyi denetim uygulamalı...

İhtiyacı olan kulüp gerekiyorsa dünyanın bir yerinden ihtiyacını karşılayacak adamı alarak kulübünü başarılı kılabilmeli.

Bu durumda hemen ulusal takımın zarar göreceği karşınıza konur.

Sizin yetişmiş iyi yerli oyuncunuz varsa ve fiyatlar içeride ‘makul’ ise zaten dışarıdan yabancı getirmezsiniz.

Ayrıca sizdeki iyi adam önünde kim olursa olsun yetişir, hem daha iyi yetişir. Emre Belezoğlu gibi, Nihat gibi...

Şunu da ekleyeyim: Böyle, 9 adama para ödeyip 6 adamı oynatmak, yani maliyeti yüzde elli artırmak, avanakça değil mi?

***

Bross gitti, Güneş doğdu, büyük sevinç var! Trabzonspor’un son 25 yılda 32 hoca ile çalıştığına bakınca, Şenol Güneş’in getirilmesine bugün sevinenlerin, yarın bu sevinçlerinin nedenini unutmamaları gerektiğini anımsatmak istiyorum. Sözleşmenin 3,5 yıllık olduğuna bakıp, “Allah tamamına erdirsin” demek de geçiyor içimden.

***

Fenerbahçe Kasımpaşa’ya çift forvet oynadığı için yenilmiş! Daum “Gördünüz mü bunun yanlış olduğunu” diyerek kendini yenilginin sorumluluğundan sıyırıverdi!

Yiyen çok olunca pişiren de oluyor!

Ertürk Yıldırım
12-12-2009, 14:41
Gerginliğin dönüşü
Beşiktaş 8’de 8’i bulduğu yolda ilerlerken, ilk 6 maçta avucundan uçup gidiveren şampiyonluk iddiasını geri almanın savaşımını vermişti. 15.haftadan itibaren yeniden şampiyonluk yarışı yapmaya girişti. Diyarbakır böyle bir fırtınanın karşısına çıkmıştı. Önce bir klasiği uyguladı: Planı sahasına kapanmak, topu kazandığında hızlı adamlarıyla çıkıp bulabildiğine razı olmaktı.
Beşiktaş bunu bilerek, topu kendi alanında çevirip rakibini açmayı amaçladı önce. Ancak bu işlemedi. Açılmadı Diyarbakır. Bu kez oyunu karşı sahaya sıkıştırdı. Ne var ki sıkışık oyunun gereklerini yetine getiremedi. Usta ayakları, özellikle Yusuf sanatını gösteremedi. Uzak şutlar atamadı. Çabuk, tek paslar yapmalı, rakibin savunma dengesini bozmalıydı, beceremedi. Ve Diyarbakır sıkışık oyunda sık sık faule başvurdu. Beşiktaş 25.dakikada ilk faulünü yaptığında Diyarbakır 7 faul yapmış, 1 sarı görmüş, uyarılar almıştı! Beşiktaş hücum oynuyordu ya, Yusuf ile Nihat’ın nerede ise hiç katkısı yoktu. Mustafa Denizli zirveye tırmanışta önemli rolü olan savunmayı değiştirmiyor, ama hücum adamlarında çok değişiklikler yapıyor. Sanırım amacı yalnızca rotasyon değil, formda olan adam bulamamak… Yusuf ve Nihat beklenmeyen derecedeki yetersiz kalışlarıyla hocalarına bir anlamda kazık atıyorlar.

İkinci yarıda Yusuf’un yerine Tabata’yı koydu Denizli. İlk yarıyı kazasız devre dışı bırakan Ziya Doğan da Diyarbakır’ı tüm sahaya yaydı. Bu değişiklikler Beşiktaş’tan çok Diyarbakır’ın hücumlarını zenginleştirdi! Denizli’nin, Ekrem ile Bobo’yu da sahaya göndererek yaptığı son hamle de Beşiktaş’ın maça ağırlığını koymasına yetmedi. Panzerler Fink ve Ernst bile yorgun görüntüler verdi. En önemlisi de top kullanmada tedirgindi Beşiktaş! Bu iyi bir belirti değildi. İddialı hale geldiği yarışta ayaklarına bağ olacak bir sorundu. Gol vuruşlarının çoğu bu nedenle golü getirmedi.

Ertürk Yıldırım
12-12-2009, 14:42
Bu futbolla bu kadar
Maçlar başlarken B grubunda yola devam amacına en uzak takım Beşiktaş idi. Grup üçüncülüğünü yakalayabilmesi için maçı 1-0 ya da en az 2 farklı kazanması, yanı sıra Wolfsburg’un Manchester United’dan puan alması gerekiyordu… Bir zorluk daha vardı. CSKA ununu eleyip eleğini asmamıştı M.United gibi. Alacağı puan ya da puanlar, öteki maçın sonucuna göre Şampiyonlar Ligine mi Avrupa Ligine mi devam edeceğini belirleyecekti. Yenilirse evinde kalabilirdi!
Umudu en kırık Beşiktaş maça bu umutsuzluğa isyan ederek başladı. Tempolu, kontrollü, çalışkan, inançlı ve üretkendi. 11. dakikada Fink nefis bir ara pas attı, Tello’nun Akınfeev’den aşırttığı top ne yazık ki yandan dışarı gitti. Bu fırsatın kaçışı umut ışığının kısılmasında ilk adımdı. CSKA giderek dengeyi kurdu, Beşiktaş üçüncü bölgede barınamaz oldu. Hatta giderek baskı altında kaldı ve hızlı adam Krasiç’i kontrol edememenin cezasını gördü. Yetmiyor gibi o sıralarda M.United da Wolfsburg’da golü buldu!

Mustafa Denizli planını savunma ağırlıklı olarak yapmış, orta alanı kalabalık oluşturmuş, oradan hücuma hızlı gidip gelmeyi amaçlamıştı. Belki haklıydı, bir gol yemek, karşılığında üç gol atmayı gerektirecekti. Ancak savunma düzeninden hücuma çabuk geçmeyi de bilmek ve yapabilmek şarttı.

İkinci yarıyı artık gözü kara oynayabilirdi. Zaten kayıptaydı. Buna yöneldiler. Savunma kalabalığını çözdüler, hücumda çoğaldılar. Ancak ileride etkili organizasyonlar yapmayı beceremediler. Çok şut attılar, ama kaleci çalıştırır gibiydi bunlar. Bazen de geri koşmakta zorlandılar!

Şu gerçek ki Beşiktaş futbolu dünkünden daha hızlı yorumlayamıyor.

Dünkü hızında bile topu kullanma becerisi düşük oldu. Bu kapasite ile Şampiyonlar Ligi’nde bu kadar olur

Ertürk Yıldırım
12-12-2009, 14:42
Yeni sorunlar
Beşiktaş’ın özgüven kaybı giderildi. Bu çok önemli bir adım.

Ancak tüm sorunların bittiğini işaretlemiyor. Diyarbakırspor maçında en az beş gol atabilecekken sıfır çekmek hep gol vuruşlarının yetersizliğinden kaynaklandı.

Aynı sorun CSKA maçında da vardı.

Beşiktaş’ın topa sahip oluş oranı, şut toplamı, isabetli şut sayısı, gol pozisyonu, ofsayda düşüşü hep daha fazla idi. Bir tek, attığı gol sayısı CSKA’dan azdı!

Bireysel kaynaklı son vuruş sorunu giderilemez ise, gol atmayı kolaylayamayacak takım!

Bu henüz kapanmayan yara!

Ve yeni bir sorun kapıda: Şampiyonluğa oynamaya başlamanın heyecanını yenmek…

Ligin kalan kısmı için yalnız futbolu oynamak yetmeyecek, beşli yarışın gerginliğini taşıyacak sinirsel sağlamlık gerekecek.

Saha dışı saldırıları da akıllıca göğüsleyip, çözmek gerekiyor.

Yılların olgunlaştıramadığı hazımsızlar yeniden söz dalaşına giriştiler, hatalarını kendi dışlarındaki kurumlara yükleme sorumsuzluğu göstermeye başladılar bile!

KAHROLSUN HAKEMLER!

Kulüpler Birliği Vakfı hakemlere ve MHK’ya ateş etti.

Bu, kulüplerin tetiği topluca çektiği anlamına geliyor.

Hakem hatalarından yakınmakta haklılar da buldukları çözüm, çözüm değil.

Eğer hakemler hataları, ‘yeterliklerinin o kadar olmasından’ değil de art niyet ile ‘istendiği ya da baskı yapıldığı için’ bilerek işliyorlarsa…

“O isteği, o baskıyı kim yapıyor?” sorusuna da yanıt bulmak gerekmez mi?

Ben dedemden kuşkulanıyorum!

MAKUKULA CESARETİ!

Ligimizde Makukula fırtınası esiyor. Adam 1999-00’den bu yana 10 yılda 12 farklı forma giymiş! Bunların 6’sında Kayseri’deki gibi kiralık! Alan kiraya vermiş, kiralayan geri göndermiş!

Kariyerindeki dört sezonda hiç golü yok, üç sezonda birer gol atabilmiş! 4, 8,10 gollü yılları var. Ve bir kez (2001-02’de Salamanca’da) 39 maçta 21 gol atmış!

Kayseri’den önce, 2008-09’da Benfica’da 4 maç oynatılmış, golü yok; oradan Bolton’a kiralanmış, Bolton’da 6 maç forma verilmiş, golü yok! Bu sezon da Kayseri’de 12 maçta 12 golde.

En yüksek ortalaması bu.

Bu durumda Makukula’dan önce alkışlanacaklar, böyle sıradan bir geçmişi olan adama yatırım yapma cesareti gösteren teknik direktör Tolunay Kafkas ve Kayserispor yönetim Kurulu’dur.

Hatta bir de onları bu transfere ikna eden menajer!

Ertürk Yıldırım
12-14-2009, 08:44
Vuramazsan vururlar
Manisaspor son 10 maçından ikisini (biri hükmen) kazanabilmiş, evindeki son 4 maçında yenilirken 1 gol atabilmişti! Üretim grafiği dibe vurmuş rakibi karşısında liderlik ortağı Beşiktaş’ın ilk yapması gereken erken gol bulmaktı. Bununla rakibini umutsuzluğa itebilir, güvenini iyice kırar, maçı yönetirdi!
İlk 15 dakika içinde kornerlerden gelen toplara Toraman’ın vurduğu kafaların birinde direkten birinde İlker’den döndü top. Devam ettiler, 24.dakikada golü buldular. Bobo golü atarken çağdaş futbolun istediği çabukluğu ve vuruş ustalığını gösterdi. Ancak bir şey beklenen gibi olmadı. Manisa lig akışındaki verilerinin faul sayısı dışında hiçbirine uymadı. Bol bol faul yaptı (fauller ilk yarıda 15’e 4/ maçta 24-12) ama rakibinin lig performansına pabuç bırakmadı. Sahanın her yerinde baskı uyguladı, topu kazandığında hızlı ataklar gerçekleştirdi.

Beşiktaş ilk yarıda rakibinin yüklenirken boşalttığı birinci bölgesine çabuk çıkışlarla sarkmayı başardı ama Nihat ve Fink toplara Bobo gibi iyi vuramadı! Çok başarılı olduğu savunmada yerleşim hataları yaptı. Kötü paslar ve top kayıpları ile oynadı. Kalabane golü atarken Ferrari’nin dikkatsizliğinden yararlandı. Manisa 2. yarıda savunmayı da boşaltmadan hücum düşündü. Fizik gücünün yeterliği ve özgüvenli olmak en önemli avantajıydı. Yalnızca rakibi bozmayı bırakıp, hücum düşünmesi faul sayısını ikinci yarıda 9’a düşürdü, Beşiktaş’ın faulleri 8’e çıktı.

Kartal’ın bu tür iyi savaşan takımlara karşı az paslı çabuk hücum organizasyonlarını başarması gerekiyor. Ayrıca doğrudan futbol oynamayı düşünmek doğru, ama sertliğe karşı daha dayanıklı olmak, becerileri yitirmemek gerek. Yaptığı vuruşların hedefi bulması Beşiktaş’ın maçı kazanmasına yeterdi.

Ertürk Yıldırım
12-16-2009, 11:21
NİHAT VE MAKUKULA

İş kavramı işlemek moda: Filanca şu kadar alıyor, bu takım bu kadarcık ediyor; ama kendilerinden fazla kazanan adamlardan çok gol atmaktalar, puan toplamaktalar!

Söylemin içi boş değil.

Ancak dolu hali ile bile her şeyi anlatmıyor.

Bu bakış açısı futbolun gerçekleri içinde kullanıldığında varılan sonuç doyurucu olmuyor. Boşlukları var.

Alalım Nihat ile Makukula’yı…

Süper Ligde Nihat 12 maçta 39 şut atmış, 14’ünde kaleyi tutturmuş, birinde golü bulmuş!

Makukula 13 maçta 41 şutunun 21’inde kaleyi bulmuş, 13 gol atmış!

Rakamlar Portekizli’nin lehine.

Ve… Nihat yıllık 3,5 milyon avroya oynamakta, Makukula 800 bin avroya kiralanmış. Bu bedel oyuncunun aldığı mı, kulübü Benfica’ya ödenen mi ikisi birden mi belirsiz. Mutlaka bir artısı var gibi duruyor. Eğer bonservisi istenirse 2 milyon avro daha ödenecekmiş çünkü…

Yaklaşık aynı fiyattalar!

Ancak, kariyerlerine bakarsanız, Nihat kiim, Makukula kim?

Biri İspanya ligindeki saygı duyulacak geçmişi ile belli bir edere sahip olmuş, öteki sıradan geçmişi ile düşük ederde kalmış.

Elbette etiketleri farklı olacak.

Burada ancak Nihat’ın geçmişi oranında değer üretmediğinden söz edilebilir. Bu durum Makukula’ya Nihat’a karşı artı bir değer yüklemez.

Makukula Portekiz liginde öne çıkamamış, 10 yıllık kariyerinde 6 kez kiraya verilmiş! 4 yılında hiç gol atamamış. Gol attığı sezonları 4-8-10 gol ve bir kere de (2001-02’de) 39 maçta 21 gol ile tamamlamış. Kayseri’ye gelmeden önce Benfica’da 4 maç oynatılmış, gol atamamış, oradan Bolton’a kiralanmış 6 maç forma giymiş tıkı yok ve 800 bin avroya ( demek ki çok pahalıya) Kayseri’ye kiralanmış.

İki oyuncunun geçmişlerine bakarsanız Beşiktaş yönetimi Nihat’a yatırım yaparken kumar oynamamış, ama Kayseri yönetimi Makukula yatırımı ile kumar oynamış.

Kulüplerin takım maliyetleri için de aynı mantığı yürütmeliyiz.

Hedefini büyük koyamayan kulüpler kendilerinden ‘büyük sonuç’ beklenmediği için, hedefi büyük olanlara göre daha riskli yatırımlara girebiliyorlar. Kimse onlara şampiyon olmamanın hesabını sormuyor çünkü.

Büyük yatırımla az iş üretmeye ne denli karşı isek; küçük yatırımla çok iş yapmaya bakışta da titiz olmalı, devamlılık görmeden onları örnek göstermekten kaçınmalıyız.

Yeni Sivassporlar’ın doğmaması için.

Ertürk Yıldırım
12-19-2009, 10:02
Zor bir gün
Beşiktaş’ın peş peşe oynadığı Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarında puan kaybetmesi yadırganmazdı. Ancak bu zorlu rakiplerini yendi, hatta o seriye M.United’ı da kattı, ama kâğıt üzerinde kolay sayılan Diyarbakır ve Manisa maçlarında iki beraberlikle 4 puan bıraktı! Oysa 8 galibiyetli büyük hamlesinin üstüne bunları da eklemeliydi.

Futbolda umutsuzluk yok ancak garanti de yok.

4 puan önemli kayıptır, ne var ki ligin 16. haftasında zirveden iki puan geride iseniz, gene de sorun değildir. Hem yarışın bu etaplarında zirvedekinin ensesinde koşmanın yararı bile olur.

Ancak böyle bir durumu sürdürebilmesi için Beşiktaş’a bugünkü Bursaspor maçını kazanma zorunluluğu doğdu.

Bursaspor futbolcu donanımı olarak Beşiktaş’tan üstün değil. Ancak şu avantajı var:

Şampiyon olamazlar ise kimse onları suçlamaz. Ve Bursaspor bundan önceki iki yılda Sivasspor’da olduğu gibi doğal, yalnızca bu maça bağlı olmayan yerleşmiş, her rakibe karşı geçerli bir isteklilik bulunmakta.

Sahadaki işe ‘topluca ve aralıksız’ sahip çıkıyorlar. Kendilerini veriyorlar.

Bursaspor’u aşmanın yolunu Bursaspor’daki inanç yükünün aynısını ortaya koyarak Kayserispor gösterdi. Tempoyu hiç düşürmedi, hiç soluklanmadı.

Bursa işte bu ‘kendine benzeyen’ özelliği aşamadı!

Beşiktaş dört puan yitirdiği son iki maçında bunu gösterdi. Ne var ki Manisa karşısında tempo yaparken, aynen karşılık gördüğünde sıkıntılara da düştü. Çünkü orta alandaki başarılı adamları Fink ile Ernst’in savunma bloğu ile yaptığı görev ortaklığının içeriğini bozmuştu. Daha kalabalık hücum etmek için başarılı ikiliden birini hücuma dönük tuttu. Bu durum hücum katkısını çoğalttı, ama ikinci bölgedeki alan daraltma başarısını azalttı. Manisaspor’u ikinci yarıda hızla hücuma çıkaran nedenlerin ana nedeni buydu.

Beşiktaş Bursa karşısında bu uygulamadan vazgeçmeli.

Hücumdaki gücünü artırmasının yolu, önde oynayan adamlarının işlerini doğru yapmaları, takımca topu çabuk kullanmak ve daha dikine oynamaktır.

Bunlar başarıldığında geriye bir tek eksik kalıyor. O da ‘vuruş becerisidir’.

Özellikle Nihat’ın eksiğini gidermesi gerekiyor. Hocası Denizli ona forma veriyor, gaz veriyor, güven gösteriyor. Gerisi Nihat’a kalıyor.

Bakarsınız o da bugün uyanır...

Ertürk Yıldırım
12-19-2009, 10:03
İşte bu çok kötü
Beşiktaş, Diyarbakırspor ve Manisaspor beraberliklerindeki 4 puanlık zararı kapatmak için zirvede aynı hedefe koşan rakibi Bursaspor’a karşı maçı kazanmalıydı. Bunun tek yolu Bursaspor’u 3-0 yenen Kayseri gibi futbolu çok tempolu oynamaktı.
Bursaspor da kazanmanın özgüvenini ve gerekli donanımını taşıyordu. Her maça asılabiliyordu.

İkisi de kızışmıştı ya, gök de delinmiş yangın söndürürcesine yağıyordu. Zemin doymuş, sürekli yağışla biriken su futbola çelme takmaya soyunmuştu.

Zeminin daha çok etkilediği takım Beşiktaş oldu. Bursaspor kadar pas becerisi gösteremediler, çünkü topu çabuk kullanma alışkanlıkları yoktu. Top taşırken suya ya da su ile birlikte rakiplerine takıldılar. Bunlara bir de diş hekimi hakemin dengesiz faul kararları eklendi. Dişçi, 16.dakikada kartlık faul yapan sarı kartlı Ozan’a nasihat etmekle yetindi, az sonra Ozan golü atan adam oldu. Hüseyin’e ve (ikinci) ceza alanında aldatma atlayışı yapan Sercan’a da sarı kartları göstermedi.

Beşiktaş’ın oyuncu yapısı bu sahada oynamaya uygun değildi. Yetmiyor gibi ilk devre sonuna doğru Rüştü de sakatlandı ve kale hiç maç oynatılmamış genç Korcan’a kaldı!

İkinci yarıda Nihat’ın yerine Nobre’nin başlaması ve sahanın suyunun biraz çekilmesi Beşiktaş’ı hücumda başarılı olmaya itti. İlk yarıda sert faulleri görmeyen hakem Tolga Özkalfa’nın, Zapo’nun Toraman’ı düşürmesindeki inceliği yakalaması ilginçti!

Beşiktaş 2-1 öne geçtikten sonra rakibinin şoka girdiği sırada yakaladığı iki fırsatı değerlendirmeliydi. Bir takımın ve futbolcunun böyle zamanlarda nasıl oynayacağını ne denli titiz olması gerektiğini bilmesi gerekiyor.

Bilmezseniz, böyle rakibi ayağa kaldırıp, yeniliyorsunuz. Yitirilen bu üç puan Beşiktaş’ın canını çok yakacak.

Ertürk Yıldırım
12-29-2009, 12:41
Züğürt Ağalar
Yusuf, Serdar, Tello, Nobre... Hele Nihat hele Tabata? Kurtarıcı olarak getirilen, ama kurtarılmayı bekleyen bu iki adam? Ligin ilk yarısına bakarak takımlarına ne kadar katkı yaptıklarını düşünün.

Holosko sakatlık kurbanı, onu geçin...

Hücum adamlarının verimi 10 üzerinden 2’yi geçmeyen Beşiktaş’ın yalnız takım savunması becerisiyle hâlâ şampiyonluk umudu taşıması gerçekten büyük iştir.

Durumun böyle olmasında tüm takımdan en üst verimi almak görevinde olan teknik direktör Mustafa Denizli’nin de sorumluluğu vardır, ama... Burada bireysel futbolcu sorumluluğu öne çıkıyor.

Manisa’daki son Kupa maçında özellikle Tabata, Tello, Yusuf ve Serdar’ın verimsizliklerine baktım da... Onlar adına utandım. Bu kadarı olmaz.

Sanki lütfediyorlardı...

Hepsi beydi hepsi paşaydı, ama züğürt ağa misali...

TATİLCİLER!

Lig tatile girdi... Kupa da öyle...

Kimi futbolcu bu işi çok daha önce yaptı! Söz gelimi Beşiktaşlılar... Onlar son Manisa maçını oynarken, sahada değil, tatil yörelerindeydiler!

Manisasporlular ise tatile ara vermişlerdi!

Bu da ne demek mi?

Onlar yalnız Beşiktaş maçlarında mesai yapıyorlar!

Geri kalanında ne yaptıkları için puan cetveline bakın!

GÖNÜL GÖZÜYLE BAKMAK

Bir yardımcı hakem Hüseyin Fidan 3,5 metrelik ofsaytı görmeyerek, bir yardımcı hakem İsmail Şencan üç buçuk santim olanı görerek maç sonuçlarına etki ettiler!

Bunun tek açıklaması vardır: Biri gönül gözüyle bakıyor, biri akılla, mantıkla.

Bu da bir yetenek ve o iş için yeterlik ölçütüdür. Bu ölçüt bir yandan hakemleri yani değerlendirilenleri bir yandan da onları değerlendirenleri tartar.

Yani MHK’yı.

Fidan’ın gaflarının hangi maçlara rastladığına bakın, MHK’yı ölçün.

CÜNEYT ÇAKIR

Ve Cüneyt Çakır UEFA tarafından Avrupa’da birinci sınıfa yükseltildi.

Fırsatını bulmuşken hakemliğimizi alkışlamak istiyorum. İçinden biri bunu başardı çünkü.

Haydi hep beraber...

HİDDİNK’İN İSTEDİĞİ

Guus Hiddink yalnız A takımı yarıştırmak için yılda 8 milyon avro istedi!

Yılmaz Vural hocamız da “hiç para istemem” dedi!

Kiminin gözü aç, kiminin gönlü aç...

İkisinden biri ise...

Ben Vural’ı seçerim...

Ertürk Yıldırım
01-03-2010, 11:55
Kızılderili olsun!

Milli takım hocası yerli mi olmalı yabancı mı?

Hoca aramaya yerli-yabancı değerleri ile başlamak, neyin nasıl yapılacağının bilinmediğini gösterir! Ulusal takıma hoca seçmenin birinci ölçütü ‘yerli ya da yabancı olması’ değildir.

Birinci ölçüt ‘yeterliktir, yaraşırlıktır’. Önce işin ne olduğunu, yanı sıra o iş için en yeterli ve yaraşır isimleri saptarsınız. Bu arayışın kaynağı tüm dünya olur.

Hocanın ‘yerli olması’, ancak eş özellikli adaylar arasında size bir seçme değeri olarak yardım eder.

Hem... Neden hoca seçmekte zorlanıyoruz? Neden sorun doğmasını önleyen bir kurulu düzenimiz yok?

Neden hep yerliyi isteriz de bunu tartışılmaz hale getirecek sağlıklı bir sistem kuramayız? Seçileceklerde yeterlik, kişilik sorunları mı var; yoksa seçeceklerde mi bu eksiklikler? Ya da sistemde mi?

Neden Fatih Terim bıraktığında, Oğuz Çetin, Metin Tekin, Müfit Erkasap milli takımın birinci adamı oluvermezler? Bıkarın birinci adam olmayı, neden silinip gidiverirler?

Terim de midir kabahat, TFF’de mi?

Yoksa Oğuzlarda, Metinlerde, Müfitlerde mi?

Birinci adam olacak nitelikte birilerini Terim mi yanına almadı, TFF mi aldıramadı ya da gerekli görmedi? Hata toplumun bakış açısında mı?

Sorgulanması gereken düzensizliktir.

Onu kuramayanlardır.

Terim’in yardımcılarının seçilişi, o gittikten sonra yardımcıların da silinip gitmesi neden ele alınmıyor?

Piontek gittiğinde Terim’in gelmesi doğru idi de bu tür bir uygulama neden sürekli güdülmedi?

Terim mi kendinden başkasını düşünmüyordu, TFF mi ona bunu düşündüremeyecek denli düşüncesiz ya da pısırıktı?

Öndekinin yanına konacak kadar güvenilir adam mı yoktu?

Eğer o tür güvenilirler yok ise, bu denli güvenilmezin arasından kimi göreve getirmeyi düşünerek, “ille yerli’ denmekte?

Herkes adını veremeden kendine bir yol açmanın sinsi çalışmasında mı?

Hedef işe adam mı, adama iş mi?

Yerliler daha ikinci adam olmaya bile yaraşır görülmemekte ve görünmemekte ise, birinci adam olarak nasıl güven duyulabilirler?

Biz neyin doğru olduğunu henüz saptayamamışız!

Karar verebilme özgüvenini kazanamadan doğru sonuca varamayız.

Halen yaptığımız rastgelecilik!

Bana sorarsanız, hoca bu kez Kızılderili olsun!

Mutlu yıllar!

Ertürk Yıldırım
01-07-2010, 12:42
Neden hata yapıyorlar?
Önde gelen bir kulüp başkanı kendine göre gürleyip, hakemlere ‘Siz ne yapıyorsunuz bakiim!’ anlamına “Hey!” diye bağırıyor, hakemler ilk maçta “Al sana istediğin şey!” diyor!

Anımsayın iki hakem bir olup, ‘bal gibi golü’ vermedi!

Herkesin gördüğünden emin olmadığı o ve benzeri golleri ‘hakem dediğin’ görecek, gördüğüne göre çalacak...

Peki neden çok hata yapıyorlar?

n Hakemlerimiz temiz insanlar ama yetersizler. Hakemlik kişilikleri oturmamış. ‘Hey!’ i duydular mı, ‘al o şeyi’ diyorlar!

• Hakemler güvensizler. Önce kendilerine, sonra TFF’ye, MHK’ye, eski meslektaşlarına ve toplumun adalet anlayışına güvenmiyorlar. Bilinçaltı korkuları onları tedirgin yapıyor!

n Geçelim yönetici kesimi etkisine... Hakemleri suçluyorlar ama aslında ‘hataya karşı’ değiller! Hatanın kendilerine karşı yapılmasına karşılar!

n Hakemin neden hata yaptığı, ne kadar hatanın hoşgörüye sığdırılması gerektiği yöneticilerce oturmuş bir bilinçle irdelenmiyor!

n Yönetici kesimi içindeki çoğunluk bu kafada ve hakemi hataya zorlayan bir etkin öğe de onlar olmakta. Hata yapmasını istemedikleri hakemlere, hata kendilerine yaradığında susarak ‘hata yaptığın iyi oldu’ demiş oluyorlar! Karşı olduklarını söyledikleri hataya arka çıkıyorlar!

n Kargaşa yaratmanın, karmaşanın bizi hiçbir yere götürmediğini görsek de arkasında duruyoruz! Anlık bir çıkar uğruna anlık öfkelere kapılarak köprüleri atabiliyoruz. Kulüpler Birliği başkanının sırf hakemlere bağırıp çağırmak için görevden ayrılmayı istemesi çağın gelişmiş mantığına sığacak bir durum değildir!

Ek madde: Ne zaman bir hakem hata yapsa, o hakemden çok, onu yerden yere vuran eski hakem yorumcular öne çıkıyorlar! “Hesabını sordukları hakem hataları ile adeta besleniyor, ağızları sulanırcasına gösteri yapıyorlar! Hataların düzelmesini mi sürmesini mi istediklerine karar vermek zorlaşıyor. Bu da hakemleri güvensizliğe, çekingenliğe iten bir başka neden.

Elde düdük sahaya çıkmak bile bir ‘adamlıktır’. Hakemlere en azından bu nedenle bile saygı duyarım. Peki, bir adamın görülmesi gerekeni görmesi, gördüğünü çalması; MHK’nin, TFF’nin ya da bir kulüp başkanının değil, bunun onları en yüksek değere ulaştıracağını bilmesi çok mu zor? Kurtuluşları buradadır.

Ertürk Yıldırım
01-08-2010, 11:07
Delgado’yu beklemek, Düpedüz dalga geçmek

2010 Ocak’ının 5’inde Mustafa Denizli açıkladı: “Delgado 15-16 Ocak’ta dönecek.” Tarih bile net değil! 15 ya da 16!
Ve de: “Geldiğinde sağlık durumunun nasıl olduğunu göreceğiz, “Ben iyiyim” demesinin önemi yok” diyor hocamız!
Oyuncu iyi durumda çıkmaz ise, B planı varmış kulübün!

Önce müthiş kurtarıcı, olmazsa gizemli B planı!

Adam kendi başına bir yerlerde... Kulüp Boğaziçi’nde... Birer şarkı tutturmuş, gamsız bekliyorlar!

Kulübe dert değil, bekler, nasıl olsa B planı var!

O plandan ağustos sonunda da görmüştük.

Delgado’nun sözleşmesi 28’in de dondurulabildi ağustosun! Son güne kalan Tabata 8,5 milyon avroya patladı.

Hatalarda istikrar bozulmadan yönetiliyor Beşiktaş kulübü?

Ocak’ın ilk haftasına gelinmiş, futbolcu bir yerlerde, maç oynayacak sağlıkta dönüş yapıp yapmayacağı bilinmiyor!

Adamın beklenişi kontrol altında değil!

Tek bilgi kaynağı kendisi. Evet burada ‘güvene dayalı’ bir yaklaşım var, su kaldırır. Ne var ki bir koca kulüp yarınının planlamasını yaparken ayağını sağlam basar. Eğer o sıradan adamı bir ‘kurtarıcı’ değerine yükseltmek durumunda kaldı ise o adamın başında bekler, durumunu kendi izler. Boşlukta yürümez.

Bu kadarı umursamazlık, ciddiyetsizliktir!

Delgado konusu gizem dolu.

Adamın sözleşmesini garanti para ile üç yıl uzatmaktan başlıyor gariplik!

Şimdi de böylesine yolunun gözlenmesi ilginç!

İlle de Delgado!

Delgado konusu kasım sonunda karara bağlanmalı, aralıkta yapılacak yapılmalı, o ya da başkası ocak başındaki çalışmalara katılmalıydı.

Şimdi son saniyede biri getirilir, bu biraz da seçim propagandası olur, ama adam işe yaramayabilir ve sene sonuna değin onun takıma ‘uyum sağlaması’ beklenir.

Beşiktaş gene zarar eder. Sahada iddiasızlaşır, kasası cılızlaşır.

Dersiniz ki Ernst gibi gelir gelmez işe yarayacak biri var beklemede... Öyle biri var ise hiç Delgado’yu beklemesinler...

Adam sakatlıktan çıkmış, 9 aydır futbol oynamıyor!

Gelse ne olur?

Oynasa ne olur?

Bir de kontenjan açma sorunu var. İyi kötü oynamakta olan birini gönderecek, para harcayacaksınız.

Birileri düpedüz dalga geçiyor, kabak gene Beşiktaş’ın başına patlayacak.

Ertürk Yıldırım
01-13-2010, 14:22
Savunma da bitti!
İlk iki maçında 5 puan yitirmiş Kasımpaşa, ilk maçta 3 puan bırakan Beşiktaş karşısına daha umutsuz çıkması gereken takımdı. Beşiktaş büyük hedeflere ulaşmak zorunda da olduğu için çok daha çalışkan, üretken, istekli olmalıydı.
Buna karşın maçı şişirerek oynamaya giriştiler. Sanki isteksiz yerine getirdikleri zorlama bir işi yapar gibiydiler.

Merthan’ın 7.dakikadaki golünü yerken savunması ile ayakta duran bir takım özelliğini de yitirdiklerini bağırdılar. 21.dakikadaki ikinci gol buna bir ekleme daha yaptı: Kaleci Ramazan hikaye idi! Hoffenheim’in onu neden oynatmadığı, üç paraya neden verdiği belliydi. Sanırım Kasımpaşa’nın hücum iştahını artıran da onun varlığıydı.

Az sonra bir de penaltı yaptı savunma! 26.dakikada 3-0 geri düştü savunmayı unutmuş takım. Üç gol olana değin rakibe hücum alanı açarak oynamaktaydılar. Bu acı skorun altından kalkmak için kalabalık yüklenirken daha da geniş alanlar bırakmaya başladılar! Kasımpaşa attıkları ile doymuş ve de işi bitirdiğine inanmış olmalı ki geniş alanları kullanırken savurganlaştı, fırsatları değerlendirmede ciddiyetini yitirdi. Beşiktaş 99 pasta hücum ettiği için de savunmasında hata yapmadan oyunu sürdürdü. Beşiktaş rakibine savunma şansı vermeden tek paslarla yaptığı ilk atakta golünü buldu.

Holosko ile Necip’in katılması ve akılların başa gelmesi Beşiktaş’ın ikinci yarıda daha dinamik ve çalışkan olmasını sağladı. Ancak bu kazanımların yanına beceri ve yaratıcılık da eklenmeliydi. Bunlar olmadığı için kurulan baskı istenen golleri getirmedi.

Dünün gerçeği şuydu: Beşiktaş devre arası çalışmalarında ligin ilk yarısındaki gol atma sıkıntısını gideremediği gibi, bunun yanına bir başka sıkıntı, savunma sorununu eklemişti. Ve Nihat da, Yusuf da, Tello da hala evet hala uyanmamışlardı.

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 15:59
Ne verdiniz ki ne istiyorsunuz?
Yönetici “ne üretiyorsunuz ki paranızı istiyorsunuz” der. Ya da böyle düşünür, söylemese de belli eder. Bir biçimde duyumsatır futbolcularına…

Futbolcular da “sözleşmemizin gereklerini yerine getiriyor musunuz ki karşılığını bekliyorsunuz” diye bakarlar konuya. Ve bunu bir biçimde toplumu bilgilendirerek yaparlar.

Birinci elden gelen bu bakış açıları, öncelikle iki kesimin de sorumluluklarını yeterince ve gereğince yerine getirmediğini, getiremediğini gösterir.

Bu tür yakınmalar işler iyi gitmediğinde daha çok ortaya çıkar.

Burada bir püf nokta vardır:

Futbolcunun kulüpten talebi ‘nesnel’dir, kulübün futbolcudan talebi ‘öznel’dir.

Futbolcu sözleşmesinde yazılı paraları ister, kulüp onun karşılığında ‘üretken iyi oyun’ bekler. İkisi de karşılıklı haktır.

Futbolcunun kulüpten sözleşme karşılığını alma garantisi ve yaptırımı vardır da, kulübün futbolcudan o öznel değeri almasının garantisi ve yaptırımı yoktur! Vardır da yoktur! Adam gerekçesine uydurarak verimsiz kalabilir. Ya da bilerek ve isteyerek verimsiz kaldığını kanıtlamak çok ama çok zordur!

Bu durum tamamen futbolcunun kişiliğine, emdiği sütün saflığına, yeteneklerinin gerçekliğine ve elinden geleni vererek kendini toplum içinde bir değer olarak tutma isteğine, ciddiyetine bağlıdır.

Bir yönetici, futbolcu transfer ederken bunlara da bakmalıdır.

Bunu yapmaz ise sonra başına gelene şaşırması, şaşırtıcı olur!

Beşiktaş şimdi işte bu sorunu yaşamakta.

Futbolcuların önemli bir bölümü ‘iyi seçilmemiş’. Bu nedenle kulübün birçok futbolcusunun ‘verimsizlikte süreklilik’ durumuna katlanmak gibi bir dev sorunu var!

Sezon başından bu yana Beşiktaş’ın iyileşmesi için iki ana ilaç düşünmekteyim. Biri ocak transferiyle güçlenmekti. Ki bu bile kesin çözüm olamayabilirdi. Ana ilaç ise, eldeki verimsiz oyuncuların verim çizgisine yükselmeleri ya da yükseltilmeleridir.

Tello, Nobre, Bobo, Tabata, Yusuf, Nihat, Serdar… Takımın yarısı sayılan bu oyuncu grubu ne derece yarar sağladı! Onlar verimli olsa durum böyle mi olur?

Ya onlar kendilerine çeki düzen verecekler ya da hoca vermelerini sağlayacak.

Ya da tümünün başı yanacak!

Beşiktaş’ın ki zaten yanmakta!

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:00
Bir şey var, ama…
Gruptaki ilk iki maçını yitiren Beşiktaş’a bu maçı kazanması yetmeyecekti. Üstüne K. Şeker’i de yenmeliydi. O da yetmezdi, İBB, K.Paşa ve Manisa’dan ikisinin kalan maçlarından puan almaması gerekirdi. Beşiktaş’ın olmazsa olmazı bu maçı kazanmaktı.
Böyle bir durumda olan takımın amacına uygun bir planı bulunmaz mı? Bir takım bu planı uygulamak için canını dişine takmaz mı?

Beşiktaş’ta durum farklıydı. Neyi nasıl yapmak istedikleri de belli değildi, bir şey yapıp yapmama niyetinde oldukları da!

Öyle garip bir durumdaki Beşiktaş, hocası çifte şampiyonluğu kazanan takımın üzerine daha öte başarılar elde etmek için kattığı Tabata ve Nihat’ı kulübede oturtuyor, yerlerine genç Necip’i oynatıyor. Ve gerçek şu ki bedava Necip yalnız bonservis bedeli toplamları 12 milyon avro olan Nihat ve Tabata’dan daha verimli!

Bu takım ligde ilk yarı tamamlanırken formdan düşmüştü. Bunu gidermek için devre arasında harıl harıl çalışmıştı. Ve tuhaftır ki çalışarak üstüne koyması gerekirken, tersine, sahip olduklarından kayba uğramıştı!

Beşiktaş hücumlarında çok top kayıpları kötü paslar yaptı. Buna karşın ilk yarıda iki gol pozisyonu buldu, birinde topu direkten döndü.

2. yarıda etkili bir Beşiktaş gene yoktu. Bırakın etkili hücum başlatmayı, bir de savunma hatası yaptılar. Hücum adamı sıkıntısı içindeki İBB, Beşiktaş’ın savunma hatasından yararlanarak iyi bir ver-kaç ile pozisyona girdi ve golünü buldu.

Beşiktaş buna karşı da bir hamle yapamadı! Oyuncu değişikliklerine karşın!

Çalıştıkça batmış sanki takım. Ya da çalışıyor gibi yapmışlar. Bu arada inançları, coşkuları boşalmış!

Ligin ilk yarısında Beşiktaş’ın iyi yanı vardı. Savunmayı iyi yapıyorlardı. Hücum yetersizdi. Şimdi her yanı kötü. Savunmada bir oyuncunun bulunmaması bir takımı bu denli etkilemez. Başka bir şey var!

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:01
Top sende Mustafa hocam
Çifte şampiyon Beşiktaş ilk 6 maçta 12 puan yitirdi! Sonraki 8 maçta da hiç yitirmedi! Hangisini ele alsanız, ötekinin şaşırtıcı olduğunu düşündürüyor!

Beşiktaş’ın üretemediği dönemdeki sıkıntısının temel gerekçesi futbolcuların formsuzluğuydu. Bu sorun belli bir oyuncu grubunun kendine gelmesi ile aşıldığında ‘takımca savunma’ becerisi arttı ve 8’de 8 yaptı Beşiktaş! Ne var ki bu dönemde de hücum işlerini yürütme görevinde olan oyuncuların verim ortalaması düşüktü. Buna karşın savunma işlerinin iyi yürütülmesi, ayağa kalkmayı ve yeniden iddia kazanmayı sağladı. Savunma bloğundaki sakatlıklar takım savunması gücünü zedeleyince yeniden ‘kaybetme süreci’ başladı.

Takımın oyun ilkeleri bir yıl önce çifte şampiyonluğu getiren ilkelerle aynıydı. Kadrodan Delgado, Zapo, Cisse, G.Zan çıkmış; ama tümü hocanın kontrolünde bir dolu ekleme yapılmıştı. ( Fink, Ferrari, Nihat, Tabata, İsmail, Rıdvan, Erhan…)

Ancak bu yıl ‘uygulamada yetersizlik’ baş gösterdi! Bunun ilk nedeni olarak ‘bireysel verimsizliği’ gördüm. Çoğu oyuncunun kendi normalini bile gösterememe durumu söz konusuydu. Bir oyuncu hep aynı yüksek verimde olamazdı. Ancak Beşiktaş’ta sıkıntıyı yaratan, çok sayıda oyuncunun ‘sürekli’ verimsizlikleriydi.

Ki geç de olsa özür dileme kararları ile bunu kendileri de onayladılar.

Bir profesyonel oyuncu elinden gelenin en iyisini göstermek sorumluluğundadır. Yerine getirmez ise hesabını o verir.

Çok sayıda oyuncu verimsizlikte süreklilik göstermekte ise durum biraz değişir. Artık sorumluluk ağırlığı, oyuncudan yüksek verim üretme görevinde olan teknik direktöre geçer.

O sorumluluğu üzerinden atamaz.

Hele çifte şampiyonluğu kazanan kadro onun yönetiminde yeniden yapılandırılmış ise…

Şöyle bir hafızamızı yoklayalım. Bu yıl Tello, Yusuf, Tabata, Nihat, Bobo, Nobre, Serdar, Uğur hiç üretken olamadılar.

Hatta giderek verimliler düşmeye başladılar! Bakın Ernst’e, Ekrem’e…

Evet öncelikle futbolcular sorumluluklarını yerine getirmeli, ancak hoca da bu durumu yönetmeli ve sonuç alabilmeli.

Hadi Mustafa hocam silkelen ve silkele şunları.

Bak artık önüne gelen Beşiktaş’ı silkeliyor!

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:02
Beşiktaş’ın adı Markanın tadı
Bu ülkede herkes biliyor ki naklen yayın havuzunu dolduranlar üç büyüklerdir. Hangisinin daha çok değer akıttığı ihale dönemlerine göre değişir. Havuzun değeri, dolduranların sayısı azaldıkça değil çoğaldıkça artar.

Galatasaray kulübü başkanı Adnan Polat, havuzu Fenerbahçe ile Galatasaray’ın doldurduğunu söyledi, hemen uyanıp ardından Beşiktaş’ı ekledi.

Konunun üzerinde kalmak istediğim ilk boyutu işte bu ‘Beşiktaş’ı sonradan ekleme’ bölümü!

Sayın Polat’ın bir hatasıdır hatta bir ayıbıdır bu. Ancak söylemin kaynağı yalnızca Polat’ın düşünme ya da onu seslendirme eksikliği değil; yanı sıra Beşiktaş’ı yönetenlerin onu bu tür düşünmeye itmesidir.

Polat’ın o yanlış söylemi şu sıralar Beşiktaş’ı temsil edenlerin, başkalarına Beşiktaş’ın büyüklüğünü anımsatan yapıda görünmemesinden kaynaklanıyor.

Beşiktaş’ı yönetenlerin ve yönetmeye soyunanların büyük bir değeri korumak zorunda olduklarını iyi öğrenmeleri gerekiyor.

Bunun birinci koşulu da kişinin sözünün arkasında durabilmesidir. Tutacağı sözleri söylemesidir.

Ve marka değeri korumak…

Ligimizin marka değeri futbol değerinin itmesiyle oluşmuyor, taraftarlık değeriyle oluşuyor. Seyirciden çok taraftara satıyoruz malı. O malın etiket rakamlarını da yıllardır üç büyükler yazdırıyor. Bu değeri korumalı yanı sıra yeni değerleri onlara eklemeliyiz. Ve üç büyükleri bir öcü gibi değil bir marka kurucusu olarak saygıyla ele almalıyız.

Üç büyükler Anadolu kulüplerini ezen birer kurum değildir. Onları ayakta tutan bir kurumdur. İki kesim birden aynı markayı satmaya çalışan öğelerdir. Bunlar arasında bir taraf kayırılıyor, öteki kesim eziliyor kavgası yaratmak marka değerine vurulan en acımasız baltadır. Üç büyükler elbette kayırılmamalı, ama ‘üç büyüklük’ değeri mutlaka korunmalıdır.

Anadoluluları koruyan kahraman edasıyla ortaya çıkarak, aslında kendinden söz ettirmeyi amaçlayan sinsi ve sorumsuz çıkarcıların kavga yaratmaya yönelik tutumları, marka değerine en büyük darbeyi indirmektedir.

Önce bireysel çıkarları bırakıp toplumsal çıkar kovalamaya yönelelim, enerjimizi kavga yerine büyümeye, olanaklarımızı doğru kullanmaya harcayalım.

Göreceksiniz, ortak alın terimizle ortaya çıkacak ürünü o zaman el birliği ile nasıl koruyoruz.

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:03
Farkı farkettirmediler
Beşiktaş Zıraat Türkiye Kupası D grubunda hiç maç kazanamamıştı. Rakibi, 2.lig takımlarından Konya Şekerspor’un 3 puanı vardı! İki takım da elenmiş, formalite maçı yapmaktaydılar.
Mustafa Denizli Beşiktaş’ı acemi genç bir savunma, deneyimli, ama sorunlu bir orta alan ve çok deneyimli, ancak çok sorunlu bir hücum ikilisi ile sahaya çıkardı.

E bu da normaldi. Süper Ligde şampiyonluğa oynayan çifte şampiyon bir takım, ikinci lig temsilcisi bir rakiple böyle oynardı. Ve... Böyle acemisi bol bir takımla oynasa bile bir şeyler yapabilecek güçte olurdu. 20 dakikada üçlediler, sonra orta alanı zor geçtiler, sonra iki gol yediler! Birini kendi kalelerine atarak! Aralarında iki lig kategorisi fark olan iki takım arasında oyun düzeyi olarak da çok fark bulunmalıydı. Ama yoktu. İşte bu önemli sorundu.

Çünkü Beşiktaş bireysel farklılıkların toplamından üstün bir değer oluşturamadı. İsteksizlik değil, yetersizlik egemendi!

Nobre ile Nihat vuruş becerileri ile ortaya çıktılar, ancak oyun bütününe katılmadılar. Serdar sanki zorunluymuş gibi iyi bir hareketin arkasına yanlışlar ekledi! Tabata böyle bir rakip karşısında bile sivrilemedi. Genç Rıdvan’ı bekleyenler var... Hızlı koşuyor ve ayağına çabuk... Ne var ki nereye ve neden koştuğunu bilemiyor. Dün ne zaman savunma sorumluluğu ona düşse, görev yapacağı yerde değildi! Gökhan’ı hemen ele almak istemiyorum. Rıdvan ile oynamak çok zor olsa gerek. Necip kalesine gol attı, ancak o da İsmail gibi yarınlar için beklenilecek bir genç. Nerede görev alsa izleyene umutsuzluk vermiyor. Hani bu maçı da kötü oynayıversin canım, diyeceğim, ama olmuyor! Bu sıradanlık iyi ve güven veren oyunların arasına araya sıkışıvermiş bir sıradanlık değil. Sıradanlık zincirine eklenmiş yeni bir halka. Beşiktaş’ın adı var, güzel mi güzel; maalesef ruhu yok!

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:04
Demirören mi, Aksu mu?
Başkan adaylarının Divan Başkanı Yalçın Karadeniz’e verdikleri sözden mi, kendilerine aşırı güvenden mi, yalnızca kendi doğalarından gelen özelliklerden mi... Beşiktaş’ta sakin bir seçim yarışı yaşanmakta!

Süleyman Seba’nın iki eski omuzdaşı Fahrettin Curoğlu ile Metin Keçeli’nin Yıldırım Demirören ile birlikte olmasının altında bir işaret arayan var. Demirören’e sorduğunuzda bu iki kişilikli ismin ‘kendilerinin geldiğini’ söylüyor. Seba’nın iki eski sıkı dostunu göndererek ondan yana tavır koyduğu gibi bir izlenim yaratma amacıyla durumu kullanmıyor!

Seba’nın iki listeye de adamlarını gönderdiğini düşünen var!

Benim bildiğim Süleyman Seba eğer yüzde yüz aklı yatmıyorsa kimden yana ağırlık koyduğunu toplum önünde asla söylemez.

Ancak! İpuçları verir...

Bu kere ortaya koyduğu şuydu:

Murat Aksu ona aylar önce konuyu açtığında Hikmet Çetin adı altında toplanmayı önerdi.

Aksu çok akıllı bir politik tutumla, bunu hemen kabullendi ve durumu topluma duyurdu:

“Hikmet Çetin’in şemsiyesi altında çalışmaya hazırım. Kararını bekleyeceğim... O hayır der ise, ben aday olacağım” dedi.

Yani Seba’nın işaret ettiği adamla birlikte olduğunu göstererek

Seba doğrudan onu işaret etmemiş olsa da ona karşı çıkmamış olmasını kendisine koz yaptı.

Buradaki püf nokta şudur: Seba Hikmet Çetin’in bu işlere soyunmayacağını çok iyi bilir... Kurdun kurdudur o. Çetin’i ortaya atmak ile Aksu’dan da Demirören’den de yana tavır koymadığını anlattı aslında.

Bunun bir başka anlamı da ‘ikisine de güvenmiyorum’ olabilir. Onun işaret ettiği Hikmet Çetin de adaylığı kabul etmedikten bir süre sonra buna benzer şeyler akla getiren sözler söyledi!

Durumu bu açıdan irdeleyen çok sayıdaki seçmen şimdi işte bu açmazın içinde.

“Demirören çok hatalı yönetti, gereksiz borçlar üretti; ancak çözümü Murat Aksu mu?” sorusunu kendi kendine sormakta ve yanıtını net biçimde bulamamakta...

Çok seçim izledim Beşiktaş’ta. Çoğunu kimin kazanacağını ve hatta oy farkının ne olacağını da çok yaklaşık bilebildim.

Bu kez net bir yanıt bulamıyorum.

Seçim yarışı totoda olsa, 1-0-2 oynarım.

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:05
Duraklama devri
Beşiktaş artık tek hedefe kalmış, onda da kredisi tükenmişti. Süper Lige tutunabilmesi, iddiasını artırabilmesi için her maçını kazanmak durumundaydı. Ancak son 8 resmi maçında tek galibiyeti vardı. İkinci bir gerileme devri yaşanmaktaydı. Bunun başlıca nedeni çok sayıda oyuncunun verimsizlikte süreklilik göstermesiydi. Teknik direktör Denizli onları silkeleyip verime döndürmek sorumluluğundaydı.
Hoca da dâhil artık form tutmalıydılar.

Beşiktaş’ın oyuna girişi, işine özenişi, panikle değil mantıkla mücadele edişi, oyunun akışına egemen olmasını sağladı bir süre. Ancak bunu üretime çevirememek gibi bir yanlışın da içine düştüler. Çok pasla hücuma hazırlandılar. Topu çabuk kullanmanın kararsızlığına kapıldılar ve bu durum Antalyaspor’un savunmasını kurup, alan kontrolünü eline almasına yaradı.

Patlama yapması için, (yani kendi normalini bulabilmesi için!) aylardır beklenen Nihat dün biraz daha süre ister gibiydi! Tello da öyle! Bunca sabrı hak ediyorlar mı bilmiyorum... Tabata küçük bir ışık yaktı dün. Bobo ligin ilk yarısındaki yükseliş devrinin formunu gösterdi. Yanına çabuk adam gitse daha verimli olacaktı. Ernst ve Fink’in formsuzluklarından kısa sürede kurtulmaları Beşiktaş için sevindiriciydi.

Mücadelenin ateşi yardımcı hakemin yakaladığı penaltıdan Beşiktaş’ın öne geçmesi ile yükseldi. Antalya karşılık vermek için tempo artırınca Beşiktaş’a savunmada yük bindi, ancak hücum için alan açıldı. Denizli, Tabata ile Nihat’ın yerlerine Holosko ile Necip’i koyarak Beşiktaş’ın da hızını artırmayı amaçladı. Bu değişim Beşiktaş’ın daha etkili hücum yapmasına ve pozisyon bulmasına yaradı. İşte bu dönemde sezon başından bu yana giderilemeyen vuruş yetersizlikleri ağırlığını koydu. Yedisi çerçeveye 14 şutta tek gol bulamadılar! Oyun ve sonuç bir düşüşün durdurulduğunu düşündürüyor.

Ertürk Yıldırım
02-03-2010, 16:06
Ne Demek Şimdi Bu
Demirören 7343 geçerli oydan 4506’sını alarak, 2837 oy toplayan Murat Aksu’ya 1.669 fark attı!

Ne anlama geliyor bu?

Neden böyle oldu?

Tribünler “Yeteer Yıldırım Demirören” diye bağırırken, kongre üyelerinin önemli çoğunluğu “Devam Demirören” dediler! Bu, Demirören’den memnun olduklarını mı yoksa Demirören’e karşı çıkan Murat Aksu’yu Demirören kadar bile yeterli bulmadıklarını mı gösteriyor?

Başka neden mi var?

Hepsinden bir harman yapmak en doğrusudur.

Öncelikle seçimin sonucuna etki eden politik tabanlı propaganda öğesinin sürekli kullanılması durumunda kulübün geleceğini olumsuz etkileyeceğini bir kenara not etmeli herkes.

Demirören, 4506 oyun anlamlı olduğu kadar 2837 oyun da göz ardı edilmemesi gereken anlamı olduğunu görmeli.

Aksu, seçim kozu olarak yalnızca iktidardaki başkanın hatalarını kullandı. Ağırlığı, kendi özelliklerinin daha iyi olduğunu kabul ettirme üzerine kursa ve onları gösterebilse idi yıpranmış rakibini sandıkta her şeye karşın yenebilirdi. O da “Ben hata yapmadım” inancını irdelemeli, yenilgi nedenini kendinde de aramalı.

Beşiktaş bundan sonra parasal kriz yönetimine girmeli, transfer yatırımlarına büyük özen göstermeli. Söz gelimi Tabata ile Nihat alınmasa idi, sportif anlamda hiçbir gerileme olmaz, 20 milyon avrodan fazla para elde kalır, Başkana olan borcunu kapardı! Bir yönetim kurulu bunu önceden görebilmeli. Bu da işini bilen bir transfer kurulu oluşturmaktan, transferlerde yüzde 75-80 yanılan Başkanı transfer saptamalarından ve pazarlıklarından çekmekten geçer.

Muhalefet hep diri durmalı. Yönetimi uyarıcı davranmalı. Yapıcı amaçla eleştirilerini sürdürmeli.

Ve hele şu tribünden küfür ve sigaranın temizliği konusunda desteğini hiç kesmemeli.

Taraftar, kongre üyeleri gibi Başkan Demirören’e yeni bir şans tanımak durumundadır. Demokrasi böyle bir sonuç doğurmuştur. Bundan sonra başkana yapılan saldırılar kulübe zarar vermekten öteye geçmez.

Unutmasınlar ki yeni yönetim öyle bir yönetici harmanı ile kurulmuştur ki muhalefeti kendi içindedir. Bu yönetim kendi kendini tartışacak bir yapıda görünmekte. Dilerim Demirören dönemlerinin kanseri, yetersiz transferlere dur diyebilmenin başarısını gösterirler.

İşte o zaman ekonomik güç de sporsal güç de tavana vurur.

Ertürk Yıldırım
02-07-2010, 15:52
Delgado arsızlığı
Delgado, “Beni ellerinin tersi ile ittiler” dedi!

Alınganlık göstermiş.

28 yaşındaki kimi delikanlı olgunlaşıyor ama kimi bunu başaramıyor.

Beşiktaş kulübü ona bir yılda 2.2 milyon avro ödüyor. Garanti para bu. Tedavi masraflarını yapıyor.

Arjantinli, dünyanın hiçbir kulübünde bu kadar para edecek bir futbolcu değil. Bonservisi için de Ülker’e 7,5 milyon avro ödenmişti!

Böyle bir maliyeti olan, ama sakatlığı nedeniyle de olsa karşılığında hiçbir değer üretemeyen biri azıcık da karşısındakini düşünmez mi?

Beşiktaş onun dondurulmuş sözleşmesini çözse idi bu kez hem ondan yararlanamayacak hem -yetersiz de kalsa- oynatabildiği bir başka yabancı oyuncusuna hiç verim almadan ödeme yapacaktı!

Paranı alıyorsun, otur aşağı çalış, kendine gel, değil mi?

Hayır, hem parasını alacak, hem oynamayacak hem başkasının kör topal da oynamasına engel olacak!

Beşiktaş onun sözleşmesini, sahaya çıksa da bir şey verecek durumda olmadığı için askıya aldı.

Ayrıca yurt dışında bir kulübe kiralık gitme izni de verdi. Bu arada oradan da ek para kazanır.

Delgado, Beşiktaş’ın bir yandan futbol oynayamayacağını ileri sürmesinin bir yandan da yurt dışında oynaması için izin vermesinin bir çelişki olduğunu, eğer oynayamayacak durumda ise başka yerde nasıl oynayacağını anlamadığını söylüyor!

Oynayabilecek durumda olması kulübün değil onun iddiası! Kulüp de “Eğer sahada verimli olacak durumda olduğuna inanıyor isen, buyur git bir yerde oyna” diyor sana!

Onunla söyleşi yapmıştım. Çok aklı başında olduğunu biliyorum. Ancak o sürede vicdan sahibi olup olmadığını görememişim. Vermeden aldığı halde dahasını istemek başka nasıl açıklanır?

HOCAM GEÇMİŞ OLSUN

Mustafa Denizli hocam bir operasyon geçirdi. Hastaneye ziyaretine gitmedim, çünkü ‘mikrop kapar gerekçesiyle’ haklı olarak odasına kimse sokulmuyordu.

Yanına yalnızca TFF Başkanı Mahmut Özgener alındı.

Dikkatinizi çekerim:

Memlekette mikropsuz adam da var yani!

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:36
Kurt, kuzu, kurt
Gençlerbirliği, teknik direktör Doll’un önceden söylediği gibi, bekleyen değil, saldıran bir oyunla sahadaydı. Beşiktaş’ın takım savunmasını iyi yapmak için kendi alanında daha fazla kaldığını, çok pasla hücuma çıktığını biliyordu. Bunu değerlendirmenin yolu saldırmaktı. Gençler hem saldırdı hem de top kazanmada saldırgan davrandı.
Rakibinin bu yapısı Beşiktaş’ı sindirmedi. İlginçtir, iyi savunmasının üstüne hücum güzellikleri eklemenin çabasını harcadı. Orta alanda iyi savaştı. Tabata ve bir ölçüde Nihat verimsizliklerini kırma çabası gösterdiler. Bu nedenle önde de iyi basmaya başlayınca Nihat-Bobo-Sivok’un nefis bir tek top organizasyonu ile ilk golünü buldu. Bununla istediğine ulaşmanın gevşemesi içine girmedi... Alanın her yerinde savaşarak, hücumda ve savunmada tempolu çoğalarak sert bir savaşım verdi. Nihat (7) Toraman ve Sivok (38) Ernst (43) ile net goller kaçırmasa ilk yarıda farkı bulurdu. İlk yarıda pozisyon da vermedi. Ancak kale alanına atılan yan topların hemen tümüne rakibinin vurmasını önleyemedi. Bu maç boyu sürdü.

İkinci yarıda Beşiktaş, devre arası dinlenmesine devam eder gibiydi. Ağırdan alınca baskı yedi. Hurşut’a vuruş şansı vermesi, kaleci Rüştü’nün o topa uyanamaması gol yediren çok büyük hatalardı. Hele golü yedikten sonraki takımca sersemleme bir kurdun kuzulaşması gibiydi. Yusuf ile Holosko’nun katılımı topa sahip olmada yarar sağladı, ancak Beşiktaş’ı ilk yarı temposuna yükseltemedi. Sonucu yeniden lehine çevirmesindeki önemli etken rakibinin giderek yorulup tempo yitirmesiydi. Dünkü Tabata, savaşçılığı ve attığı gol ile sanırım ilk kez ona herkesin sevgiyle bakmasını sağladı. Ancak bireysel alkışın büyüğü elbette İbrahim Üzülmez için olmalı. Bir yandan çok hızlı rakibi Burhan’ı savunurken bir yandan da hücumda başarılı oldu dün.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:36
Aaa, Tabata geldi!
Beşiktaş-G.Birliği maçı yorumuna “Hoş geldin Tabata” ya da “Aaa! Tabata geldi!” başlığı koymayı düşündüm bir an. Zaten bizim işte ‘iki an’ düşünme lüksünüz yoktur! Yazı yazmaya beş dakika, başlık atmaya birkaç saniye civarında vaktiniz olur.

O anda beni bu başlıklardan ayıran neden şu idi: “Bir futbolcunun formunu kazandığına karar vermek için bir maç yetmez, onun birkaç maçına bakılmalıdır... Ve de Tabata yeni form gösterdi, ama epeydir formda olanın da hakkını yememek gerekir.” Ernst gibi, Fink gibi, İ.Üzülmez gibi...

Ve de Rüştü gibi.

Rüştü’nün yediği gol kadar yemediği gollerle maçı kazanma hamlesini başlattığı da görülmelidir; ancak maç sonrası demecindeki başarısı maçtakini de aşan boyuttadır.

Her oyuncu bunu düşünebilir, ama söylemeye cesaret edemez. O etti. Futbolun bir toplumsal olay olduğunu, yöneticisi, teknik adamı, futbolcusu, hakemi, taraftarı ile birlikte kimlik bulduğunu, bir maçın bir ligin başarıyla bitirilmesi için bu parçaların tümünün üstüne düşeni tam yapması gerektiğini anımsattı.

Taraftar olmak yalnızca ‘isteme hakkı’ sağlamaz. Tribündeki sorumluluğu bilmeyi de gerektirir. Demirören’in, ‘tribün temizleme’ söylemine karşı misillemeye girişmek, durumu anlamamaktır, sorumsuzluktur, zayıflıktır, bencilliktir.

Tribünün efendisi, kirlilik yaratanlar değil, kirliliği temizlemeye el verenlerdir. Taraftar dediğin takımı için oynar, kendisi için değil.

En iyisi kasapları cezalandıralım

Adnan Polat, iki söylemi bir konuşmada ortaya attı: “Yıldızları koruyun” ve “Kasapları cezalandırın”.

Yıldızları koruma yaklaşımı, kasapların sinsi öfkesini artırmaktan öteye geçmez. Sahadaki herkes korunmalıdır.

Bu korumayı hakem aracılığıyla kurallar yapar, ancak kestirme ve kesin çözüm, o kasaplara iş vermemek, onları görevlendirmemektir.

Kulüpler Birliği bunu da konuşabilir.

Ne dersiniz başkanlar?
15 maçını kazan şampiyon ol!

İyi oynayıp 3 puan aldığı haftada üstündeki 4 rakibi de puanlar yitirince Beşiktaş için şöyle bir şampiyonluk formülü doğdu:

15 maçını kazan, şampiyon ol!

Ama 15 maçta 45 puan alınabilir mi?

Tabata yakaladığı formunu korur, Nihat, Tello, Yusuf formlarını bulup, sürdürürlerse -ki haftada bir maç yapacaklar, artık yıpranmazlar- ve takımca savunma başarısını zedeleyecek bir gelişme olmaz ise 45 puan olur mu olur...

Bunu Mustafa Denizli hocama söyledim telefonda, çok güldü. ‘Şampiyonluk olabilir, ama böylesi çok zor’ gibi bir anlam çıkardım.

Ve de devam ettim: “Olabilirlik varsa, o umut demektir. Umudun peşinden gitmek, gitmemekten daha akıllıcadır... Denizli bugüne değin böyle yaptı!”

O zaman ses etmedi...

Belki de kafasında bunu kuruyor.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:37
Köhnemiş hakem bakışı
Tuhaf saplantılar yerleştirmeye bayılıyorlar futbolumuzun içine! Efendim 5 sarı karttan sonra ‘mutlaka’ kırmızı çıkmalıymış! Yoksa hakem beceriksiz sayılırmış!

Sarı kart gösterme nedenlerinin daha az olduğu dönemden kalma köhnemiş bir hakem bakış açısı bu.

Hakem, gösterdiği kart sayısı ile değil, kartları gösterirken kuralları yerli yerinde uygulayıp uygulamadığına bakarak sorgulanır.

Bir maçta oynayan futbolcu sayısı değişikliklerle birlikte 28’e çıkabilir. Ve o maçta mücadele öyle bir akış gösterir ki her oyuncu yalnızca bir sarı kartlık hata yapar ve hakem 28 sarı kart gösterebilir.

Siz ulemaya bakmayın, 17 sarı kart da olur 28 de. Ve hiç kırmızı çıkmayabilir. Buna bir hakem beceriksizliği denemez. Hatta bir hakemlik harikası sayılabilir!

Ulemalık kuruntusu içinde olanlar ‘hakem erken kart gösterdi’ gibi laflar da ederler.

Kart, gerektiğinde gösterilir, vakti olmaz.

Ayrıca... Maçın içinde de uzatmasında da bir oyuncu ötekinin boğazını sıktığında kırmızı kart göstermeye harcanan zaman o uzatmanın sonuna eklenmez. Orada, bu durumdan ötürü yeni bir kargaşa doğmuş ve onu yatıştırmaya zaman harcanmış ise hakem ancak bunu dikkate alıp süreye bir ekleme yapabilir.

Hakem maça ‘en az’ şu kadar zaman eklediğinde, o maçı mutlaka eklediğinden daha uzun oynatacak anlamı yoktur. ‘Oynatabileceği’ anlamı vardır.

Nasıl maçın içindeki kayıp zamanı devrelerin sonuna ekliyorsa; bu eklenen süre içindeki duraklamaları da o sürenin sonuna ekleyebilir.

Ayrıca... Bunu ‘en az’ diye vurgulayarak anlatmanın mantığı da çürüktür. Anlamayanların, yani affedersiniz aptalların bulunduğunu düşünmektir. Maça başlarken “Maçımız en az 90 dakikadır” diye duyuru yapıyor musunuz? Bu, halkı, herkesi, TFF Başkanı ve UEFA başkanı da dâhil herkesi biraz ahmak gibi görmektir. Ne yazık ki durumu onlar desteklemektedir!

“Topun tamamı” diye de bir söylem var. ‘Top’ dediğinizde zaten o nesnenin tamamını anmış olmuyor musunuz, ayrıca ‘tamamı’ demeye gerek var mıdır?

Ancak bir kısmından söz edecek olduğunuzda, “topun bir kısmı çizgiyi geçti bu da gol sayılmaz” diyebilirsiniz. Ne çare ki bir dolu çürük mal hâlâ üretilip satılıyor ve hâlâ alıcısı çıkıyor!

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:38
Her şeyi var, futbolu yok!
Beşiktaş’ta hoca dâhil herkes tamir oldu. Cezalar bitti. Ve Tabata bile form tuttu. Artık çok daha iyi oynamalıydı. Denizli, Tello’yu kulübeye çekip, sağda Holosko’yu kullanma olanağını bulmuştu. Ortanın soluna İsmail’i koyup temposu yüksek bir Beşiktaş planlamıştı.
Ancak kendi kendine tuzak kurar gibi oynadı Beşiktaş. Bir kere tempolu değildi. Topu birinci bölgede ağır ağır dolaştırdı, oradan üçüncü bölgeye hızla ve olumlu biçimde çıkaramadı.

Daha ikinci bölgede pas hatalarına başlıyor, kalabalıklaştığı üçüncü bölgede çok daha da hataya düşüyordu. Ve bununla da kalmıyor, topu kapıp hızla çıkan Antep’e hücum için geniş alanlar veriyordu. Ne hücuma ne savunmaya dönüşte gereken hızda idi. Antep bir golü rahatça attı iki daha atabilirdi ilk yarıda.

Beşiktaş’ın etkili olmasının beklendiği kanatlarda, Üzülmez-İsmail ve Ekrem-Holosko ikilileri ne çabukluk gösterdiler ne de uyumluydular. Savunma görevlerini de yerine getiremediler.

Yalnız onlar mı, savunmanın ve orta alanın göbeğindeki Toraman-Sivok ve Ernst-Fink ikilileri de bilenen verimlerinden çok düşüktüler. Gaziantep’e pozisyon kazandıran hücumların üretilmesinde bu ikililerin yetersizlikleri önemli rol oynadı.

Ligdeki son 10 maçında 16 gol atıp 5 gol yemiş Beşiktaş; 7 atıp 11 gol yemiş Gaziantep’e pozisyon bulma ve gol atma rahatlığını ikinci yarıda da verdi! Rakibin yakın direğe gelen korner topuna kafa vurmasına üç kişi engel olamadı! Antep ne denli istekli ise Beşiktaş o ölçüde tutuk ve güvensizdi.

Beşiktaş’taki yalnızca güvensizlik değil, fiziksel güç yetersizliğiydi. Belki de güvensizliği tetikleyen de buydu. Hedef ile birlikte maç sayısının azalması takıma zindelik katacağına bir umursamazlık getirmiş. Rüştü hariç tabii. O da arkadaşları gibi olsaydı, Beşiktaş utandıracak, büyük bir fark yerdi.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:39
Neden Ferrari mi?
Beşiktaş, Gençlerbirliği’ne 4 gol atarken bile belli etmişti. Fiziksel gücünde düşme vardı. O maçta yapılan hamle, rakibin giderek yorulmasından ötürü yarar sağlamıştı. Ayrıca o gün takımın kazanma isteği yüksekti. Gaziantep’te fiziksel yeterlik de isteklilik de göçmüştü. Futbolcuda maçı kazanmakla neleri kazanacağının bilinci gözlemlenmiyordu.
Operasyon geçirip, iyileşme döneminde olan sanki hoca değil de tüm takımdı!

Geçen hafta, lig yarışının rakamlarına bakarak şöyle bir olasılık doğduğunu ortaya atmıştım:

15 maçını kazan şampiyon ol!

Evet, umut var ise onun peşinden gitmek gerekir. Ne var ki Antep’teki isteksizliğe bakarak bunu savunmak bugün içimden gelmiyor.

Çünkü umudun içini doldurmayı bilmek gerekir. Kuru umut seni ancak hayal âleminde tutar.

Beşiktaş’ın çok gol yemeye başlamasının temel nedeni Ferrari’nin yokluğu değil yalnızca, işte bu fiziksel düşüş!

Sivok’un, Toraman’ın, Ekrem’in, Holosko’nun... Hatta Ernst, Fink ve Bobo’nun verim dalgalanmasına düşmelerini öncelikle fizik güç yitimine bağlamak gerekir. İsteksizliği getiren en önemli öğe de bu güçsüzlüğün yarattığı güvensizliktir.



Kulüp hakkını yedirmem Devlet hakkını yerim!

Kayserispor Ali Turan ile sözleşmesini iki parçalı yapmış.

720 bin liralık anlaşmanın 175 binini TFF’ye bildirmiş. Geri kalan kısım, ‘özel’ sözleşmede!

Bunu bazı kulüpler yapıyor!

Amaç devlete vergi vermemek!

Futbolcunun pazarlık gücü yüksek olanı kabul etmiyor bunu, olmayanı ediyor.

Zira ödenmemesi durumunda hak ararken ne TFF ne FİFA bu özel sözleşme kısmını tanıyor.

Kulüp “vermiyorum” derse, futbolcu avucunu yalayabiliyor!

Yolu dik yokuş!

Bu durum sözleşmeyi yapanları bağlar gibi duruyor.

Oysa sorunun asıl ulusal boyutu var:

Kişiler ortak çatıları devletin hakkını vermekten kaçamazlar. Kaçarlarsa onların adaletten, haktan söz etmeleri bir anlam taşımaz.

Hakem hataları karşısında “Adalet istiyorum!” diye bağırarak hak arayanlar; kendileri de ‘hak yememeyi’ bilmelidirler.

Kim bilmiyor?

Bursaspor kulübü teknik direktörü Ertuğrul Sağlam ve kulüp başkanı İbrahim Yazıcı, Fenerbahçe ile oynadıkları ZTK maçını yöneten hakem Cüneyt Çakır’ı maç sonrasında yüz yüze kutladılar. Bu hakemin raporunda var. Sonra da demeçleri ile bir penaltılarını vermediği gerekçesiyle hakemi adeta lime lime ettiler! MHK’ya da çattılar!

Maçın gözlemcisi Çakır’a 8.7 not verdi! Yani çok başarılı buldu.

Bu pozisyonlara penaltı dememeyi Çakır’a UEFA’nın önde gelen hakem eğitimcisi Jaap Uilenberg öğretmiş.

Durum net!

Bu işi bir taraf bilmiyor!

Ya Sağlam ile Yazıcı; ya hakem gözlemcisi, hakem eğitimcisi ve ondan hakemlerine eğitim alan MHK.



Beşiktaş’ı çözdüm

Gaziantepspor teknik direktörü Jose Coucerio, “Beşiktaş’ı çözdüm” dedi.

Hoca bu yeteneğini ara sıra Gaziantepspor’u çözenlere karşı da kullanmalı.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:39
Denizli ve Us hoca ne düşünüyor?
Herkes Denizli hocamızın sağlığı ile meşgul. Ona TV görüntülerinden teşhis koyma mucizesini yaratan Dr. Melih Hulusi Us hocamızın çektiği ilgi de onunla at başı gitmekte!

Us hoca, sağlık kurtarmanın bir kere daha tadına vardı, bir de Fatih Terim’i çağırttı!

Acilen Hiddink’i de gözlemeli!

Sonra liderler, komutanlar...

Ve -gerçi reklam değeri yok ama- videosunu gönderen birkaç gariban!

Hatta TV kameraları tribünleri tararken saptamalar yapabilir:

Ertesi gün gazetelerde listeler:

Şu stattaki şu maçta:

F blok, 3.sıra 17 numaradaki genç bayan...

D blok 22.sıra 4 numaradaki göbekli bay...

Acilen Us hocaya ya da en yakın sağlık kuruluşuna başvurun...

Us hoca bir uzman gözlemiyle kuşkulanıp bir kişiye sağlık kontrolü önermekte elbette haklı; ancak bunu gazete manşetlerine taşıtmak ve Terim ile yeni bir reklam vurgusu yapmak ya da yapılmasına izin vermek bilim adamı ciddiyetini bozuyor.

Ana konuya dönelim:

Herkes Denizli’nin sağlığı ile ilgili ancak onun aklında ne bıçak yemiş kasıklarındaki gerginlik ne vücudundaki bitkinlik ve yaşama karşı tedirginlik var!

O Galatasaray maçını düşünüyor.

Hatta Kayseri’yi de içine koyarak iki maçı bir arada görüyor.

“İkisini alırsam...” diyor...

Sonra Ankaraspor’un 3 puanı hazır.

Fikstüre şöyle bir göz atın. İlk iki maçın Beşiktaş için ne denli önemli olduğunu göreceksiniz. Sanki arkasında bir düzlük var.

Ya alamaz ise?

Beşiktaş’a da Denizli’ye de başka bir hedefe doğru yeni bir yol açılacak.



Götür Nouma!

Beşiktaş’tan Türkiye Futbol Federasyonunun kurallarına göre ‘ahlâksızlıktan’ kovulan ve yıllardır ülkesi Fransa’da ne iş yaptığı pek bilinmeyen Pascal Nouma şimdilerde ülkemizde pek moda.

Beşiktaş’ı simgeleyen adam olarak o kullanılıyor!

En son 5 bin avro ücretle panele katıldı.

“Çok talep olursa, indirim yaparım” diyormuş. Ahlâksızlıktan kov, sonra örnek adam yap!

“Ne söyleyecek” diye ağzının içine bak ve birlikte fotoğraf çektir ağzının suyu akarak!

Beşiktaş kendinden Nouma’nın Beşiktaş’tan nemalandığı kadar nemalanmadı!

Nouma kadar Beşiktaş satarak geçinenine rastlamadım!

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 09:40
Beşiktaş’a yaramadı

Beşiktaş’ın zirveden dört takımın birbiri ile oynadığı haftada maçını kazanması şampiyonluk yarışı içinde kalması açısından çok büyük önem taşıyordu. İyi savunma ve çok iyi hücum da gerekti bunun için. Hücum adamları iyi olmalılardı. Teknik Direktör Mustafa Denizli karşılaşmadan 3 puan istiyordu. Kazanmak için tempo yapacak, önde basacaktı. Bobo yerine oyuna Nobre ile başladı.
Galatasaray’da iyi top kullanan adam sayısı çoktu. Kenarlardan etkili çıkıyordu. Keita’nın, Caner’in önü iyi kesilmeli ve karşı ataklar çabuk yapılmalıydı. Bunun için solda Üzülmez’in önünde Ekrem oynadı. Toraman ve Holosko sağı kullandı.

Beşiktaş’taki sürpriz, oynatılan adamlar değil, takımdaki işe sarılış ciddiyetinin yüksekliği idi! Geçen hafta G.Antep maçında hiç olmayan bu özellik dün yeterince vardı! İyi savaşım verme isteği ile doluydular. Topu çabuk kullandılar, top kullanma becerisi yüksek rakiplerine top aldırmamada başarı gösterdiler. Ama ancak ilk yarıda. Bu yüzden baskılı oynayan ve pozisyon zengini Beşiktaş’tı.

38’inci dakikada Holosko’nun kafa vuruşunda Galatasaray kalecisi Leo Franco topu iki hamlede kale içine girmiş izlenimi veren bir noktada tuttuğunda belki de golünü attı. Belki, diyorum çünkü bu ince pozisyonda yardımcı hakem Tarık Ongun’un dediği olacaktı... O da “gol” demedi! Dese de olurdu.

İkinci yarı başında Beşiktaş’ın tempo yitirmesi, G.Saray’ın daha çok alan bulmasına ve hücuma çıkmasına, top kullanma rahatlığı elde etmesine yaradı.

Denizli 60.dakikada ağırlaşan iki adamı Nobre ile Holosko’yu oyundan alıp Bobo ile Nihat’ı; Rijkaard da Caner’i çıkarıp Jo’yu sahaya sürdü. İkisi de kazanmaya oynuyordu artık.

İlginçtir Galatasaray’dan beklerken Beşiktaş rakibinden çok yoruldu. Oyunun tempo yitiren yapısı Galatasaray’ın iyi top kullanan adamlarını öne çıkardı. Beşiktaş fizik düşüş sorununu bir an önce çözmez ise yarışta giderek geri düşecek.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:02
Biraz gol, biraz değil!

Galatasaraylılar “top çizgiyi geçmedi”, Beşiktaşlılar “geçti” diyor. İstisnalar var, ancak azınlık.

Kimi gönül gözü ile bakıyor, kimi tuvalet kâğıdı yöntemi ile!

Ancak herkes kendine yontuyor!

Piero’ya göre -ki onun bile tartışıldığını unutmayalım. Çünkü o aygıt sizin verilerinizi değerlendirip resme döküyor... Siz biraz şaşsanız, o da şaşar!- topun bir kısmı geçmemiş. Yani gol değil.

Bir muhterem hoca, “oraya bakan kamera olsa idi gol mü değil mi anlardık” diyor!

Doğrudur.

Olsa idi, hakemler de oyunu durdurur, birer cıgara yakar, “al ileri ver geri, dur!” komutları ile10-15 dakika tartışıp gerçeği bulurdu! Olmadı, mistır Piyero’ya sordururlardı!

O kameranın olması maçın hakemlerine değil; ancak stüdyolarda hakem kararları üzerinden gösteri çekenlere yarardı.

Yardımcı hakem Tarık Ongun ile konuştum. “Ben gereken yerde idim ve tam geçtiğine inanmadım” dedi.

Adam işinde iyi ve de dürüst.

Ona inanacak, ona uyacaksın.

Artık tuvalet kâğıdı sermeye gerek yok!

Nitekim Piero’ya göre topun bir kısmı geçmemiş.

Tartışma burada bitirilmeli.

Hatta top geçse de geçmese de bitirilmeli.

Toplumun bir de ‘gol’ üzerinden gerilim yaşamaya, kavga etmeye hali yok.

Hep ‘nefret’ üzerinden gidiyoruz, biraz ‘sevgi’ kullanalım. Uzlaşmacı olalım. Doğrucu Davutluk maskesiyle gerginlik yaratarak kendine oynayanların önünü keselim artık.



Aaaa sürprize bak!



Beşiktaş’ın Galatasaray maçı ilk 11’ine ‘sürpriz kadro’ diyenler çok!

Oysa çıkan kadro değil, bu değerlendirme şaşırtıcı!

İlk 11’in 8’i; sakat, cezalı değillerse zaten sürekli oynayan adamlar! Rüştü, Toraman, Sivok, Ferrari, Üzülmez, Fink, Ernst, Ekrem...

Holosko ile Tello (Tabata ve Bobo ile) kontenjan ya da form durumuna göre değişerek oynatılıyorlar.

İlk onbirde bu yıl az görev almış tek isim Nobre idi. Tercih edilmesi de doğaldı, zira maç onun futbol karakterine uygundu.

Yani ne adamlarda ne dizilişte ne oyun ilkelerinde bir sürpriz var!

Ya ‘sürpriz’in anlamı değişti ya...

Laf ola beri gele!



Bir adayım da Bursa



Bursa eksik maçı Kasımpaşa’ya karşı da kazanırsa zirveye mesafesi 1 puana daralacak ve geriye üç puan arayacağı 11 maçı kalacak...

Eğer tümünde Beşiktaş’a, Fener’e karşı maç sonlarında sergilediği inanç, istek, fizik güç yeterliği ve oyunun iki yönünü de oynama becerisi ile dolu olursa, Süper Lig’in de yeni bir şampiyonu da olabilir.

Kadroda başarıya aç, adı henüz kulübün önüne geçmemiş çok önemli adamlar var. Tümü takıma oynuyor...

Bursa’ya şampiyonluğu getirecek faktör Ertuğrul Sağlam’ın bu çizgiyi üç ay daha korumayı sağlayabilmesidir. Kayserispor Bursa’daki özelliği yakalayamadı. Havaya girdi ve olumsuzlukları taşıyamayıp, sinirli bir ekip oldu. Sağlam eski Kayseri’den deneyimli. Takımı şampiyonluk gerginliğinin baskısından uzak tutması gerektiğini biliyor. Şampiyonluktan söz etmiyor. Ancak söz edenleri bir bir deviriyor. Artık bir şampiyonluk adayım da Bursaspor...

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:03
Beşiktaş ‘yarışın içinin’ neresinde?

Mustafa Denizli hoca’mın yeni sloganı “Beşiktaş bu yarışın içinde!”

Peki, yarışın içinin neresinde?

‘En gerisinde’ şimdilik.

Fiske atsan aşağı düşer.

İşte sorunu burada Beşiktaş’ın.

Yerine tırmanamıyor.

Ligin ilk yarısının son 3 haftasında 7 puan yitiriverdi! İkinci yarının ilk 4 maçında da kaybı 5 puan!

Ligin ilk 6 haftasında yitirdiği 12 puanı bu kez son 7 haftada yitirdi!

Beşiktaş yarışın içinde, ama onu burada tutan rakiplerinin kayıpları! Yani kendi tutunmuyor, başkaları onu tutuyor orada!

Yarışın karakteri böyle, ama Beşiktaş’ın tırmanması için bunu bozması gerek.

Çünkü ligin 17.haftasında 5 puan geride olmak ile 22.haftasında -ki bir maçını daha oynamadı- 5 puan geride olmanın anlamları farklıdır. Bugünkü durum daha risklidir. Beşiktaş’ın yarışın arkasından içine karışması için Galatasaray maçının ilk yarısındaki tempolu ve güven veren oyununu artık ‘sürekli kılması’ gerekiyor.

“Bu olabilir mi?” sorusuna yanıt ararken G.Saray’dan bir önceki G.Antep maçındaki pısırıklık akla geliyor.

Beşiktaş yarışın içinde, ancak tramvayın arkasına asılarak gidenler gibi. Hemen bilet alıp içeride bir koltuğa oturmalı.

Nouma’yı seviyoruz

Geçen hafta ‘ahlâksız davranıştan’ cezalandırılarak işine son verilen Pascal Nouma’nın bir süre sonra Beşiktaş’ı simgeleyen örnek adam haline getirildiğini, gösterilerde oynatıldığını, para ödenerek panellerde konuşturulduğunu yazmıştım.

Önce Nouma’nın kankası sevgili kardeşim Murat Toker aradı. Nouma’yı panellere kendisinin götürdüğünü ve bunun karşılığında hiç ödeme yapmadığını söyledi. Ona güveniyorum. Ancak...

Benim derdim adamın para alması değil. Adamın kendisi de değil.

Onu değerlendirme tutarsızlığımız.

Onun para ediyor olması!

Ahlâksızlıktan kovuyorsunuz, sonra bir ahlâk simgesi gibi, toplumun önüne koyuyorsunuz.

Adam, “Beşiktaş benim canım” diyor ya... Belli bir kesim bu söylemlerine bayılıyor ya... Al kullan... Ahlâk değerlerin çiğneniyor olması kimsenin umurunda değil!

Kimi Beşiktaşlılar “Biz onun Beşiktaş aşkını seviyoruz” diyorlar.

Sevin kardeşim... Ancak sevilecek, korunacak ulusal değerlere de sahip çıkın... Derdim bu...

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:04
Fark yapacakken

Beşiktaş şampiyonluk tramvayının arka tamponuna asılmış gitmekte. İçeri dalabilmesinin yolu artık maç kaybetmemekten geçiyor. Kayseri güçlü bir rakip. İnatçı. Kazanmaya programlı. Kolay kolay gol yemiyor. Sen ondan gol yedin mi, altından kalkman zor.
Mustafa Denizli giderek unutulmaya yüz tutan takım savunmasını yeniden iyileştirmeli, atmadan gol yememeliydi... İ.Toraman’ı geri dörtlünün önüne koydu bu kez. Ancak bununla beşli, hatta yedili katı savunma yaptığını düşünmeyelim. Bu uygulama Beşiktaş’ı birinci ve ikinci bölgede her zaman kalabalık tutmaya ve üçüncü bölgede çabuk çoğaltmaya yönelikti.

Plan tutar mı tutmaz mı diye düşünmeye kalmadı tek paslı hızlı hücumda daha ikinci dakikanın ortasında iken Tello ile golü buldu. Bu gol planının işlemesine büyük destekti. Bir ve ikinci bölgede yığıldı, savaştı, ileri çabuk top çıkardı. Kayseri açıldığı için hücum alanı buldu Beşiktaş. Tolunay Kafkas’ın takımını yeniden düzenlediği ilk dönemde bir süre ağırlaştı ama yeniden hızlanınca baskın taraf oldu. Bir topu direkten döndü, bir gol ve iki pozisyon daha üretti ilk yarıda. Bunlarda biraz özenli davransa devreyi daha farklı kapardı.

Neyi nasıl yaparsa kazanacağı artık belli olmuş Beşiktaş’ta ikinci yarıya bir konsantrasyon kaybı ile kendi alanına gömülerek oynama vardı. Kazandığı toplarla organize çıkışlar yapamadı. Yorgunluk etkisine de girmişti, ele geçirilen avantajı yitirme endişesi de etkili olmaktaydı.

Çok top kaybı ve pas hatası yaptı. Fizik gücü maç içinde hızla erimese, Kayseri’nin risk alıp yüklendiği sırada verdiği açıkları iyi kullanıp daha da gol bulur, tam tersine kalesinde hiç gol görmezdi.

Kayseri galibiyeti Beşiktaş’ı yarışın içinde tutan çok değerli bir galibiyet. Teknik Direktör Mustafa Denizli umudu net bir biçimde ele geçirebilmek için Ankaraspor maçı boşluğunda olabildiğince fizik güç artırmayı başarmalı.

Ertürk Yıldırım
03-03-2010, 10:05
9 savunmacı ve ötekiler!
Beşiktaş 9 savunma oyuncusu ile sahaya çıkmış!

Bunu bir suç gibi bir yetersizlik gibi sundular!

Adamların sahada ne yaptıklarına, takımın hücum eksiğinin olup olmadığına bakmadılar!

Beşiktaş Kayseri’de tek gol pozisyonu verdi, beş pozisyon, iki gol üretti! Birinci golün pası ikinci golün vuruşu o ‘savunma oyuncularından’ geldi!

Beşiktaş’ın kaleyi bulan şutu rakibinin üç katı!

Savunmacılarla yalnızca savunma yapmamış, rakibinden çok hücum etmiş! İstediğini alabilmek için yaptığı planı uygulamanın çabasını ve becerisini göstermiş...

Ünlü yabancı futbolcunun dedesinin ne renk don giydiğini biliyorlar, ama bunu görmüyorlar!

Önyargılarından kurtulup, ezberciliği bozamıyorlar.

* * *

Maraton programı bitirilince “Toroğlu gitti, doğruları şimdi kim söyleyecek” dedi kimi yorumcumuz!

Adam ne gitti ne bitti... Hem de amiral gemisini kullanıyor, bu bir...

Biz, sizin de doğruları söylediğinizi sanıyorduk, bu da iki?

* * *

Futbol adamlarımızın da müthiş söylemleri var...

“Yenemiyorsan, yenilme!”

Başka seçenek var mı?

Hem... Yenemeyeceğine ne zaman karar vereceksin?

Maçtan önce mi sonra mı, maçta mı? Kaçıncı dakikada?!

* * *

Daum bir yenisini ekledi:

“Üç düğünde oynuyorduk, şimdi ikisinde dans edeceğiz!”

Ba ba ba ba!

Üçten bir çıktı, iki kaldı!

Ne buluş!

Aslında o, “size bu da yeter” diyor.

Sizin beklentileriniz, umutlarınız umurunda değil!

Çünkü o, siz hiç kazanmasanız da tam kazanıyor!

* * *

Sağlıklı düşünmeden, sağlıklı sonuç bulamayız. Bulduklarımız, bulmak istemediklerimiz olur, ama gene de aradığımızı bulduk sanırız...

Ya hepsi form tutarsa

Mustafa Denizli elindeki kadro ile en iyiyi yapmanın peşinde. Ancak onun başarıyı elde edebilmesi için tümüyle elinde olmayan şeyler var.

Her futbolcunun formda olması, gibi.

Evet, futbolcuyu forma sokma görevi ona ait. Ne var ki tüm kadroyu sürekli aynı üst verim noktasında tutabilmeyi başaran da yok.

Burada görev, hoca kadar oyuncunun kendisine düşmekte.

Ne yazık ki bu yıl özellikle hücum oyuncularının form ortalamaları düşük.

Tello, Holosko, Tabata, Nihat, Yusuf, Nobre ortalamada verimsizler. Serdar’ı saymıyorum bile. Vasatı biraz koruyan Bobo... İzleyenler biliyor, Beşiktaş’ın şampiyonluk amacına varabilmesi için bu hücum oyuncularının form tutmaları gerektiğini savuna geldim. Bu fikrimi özel söyleşimizde Denizli hocama açtığımda “ iki iki form tutsunlar yeter” demişti!

Tello form tuttu Kayseri maçını aldı!

Ya hepsi tutarsa?
Yapma Serdar

Serdar Özkan, “Denizli varsa ben yokum!” dedi.

Aman kardeşim sen zaten yoksun.

Sen kendi kendini yok ettin!

Biraz kendini tanı.

Mutluluğun burada.

Bülent Girgin
08-15-2010, 12:15
http://resim.stargazete.com/yazar/20-A.jpgGüven TANER

Rüzgar dindi!

Transferle yaratılan rüzgâr Beşiktaş’ın futboluna o oranda yansımadı henüz. Hatta bu hava rakiplerin daha iyi motive olmasına yarıyor.

17 yeni oyuncu transfer ederek yeni bir kuruluma giren Bucaspor, ligdeki ilk maçında önemli ölçüde Beşiktaş’ın sağladığı motivasyonla oynadı. İlk hedefi alan daraltmaktı. Topu Beşiktaş’a bıraktı, ilk yarım saatte topa sahip olma oranı %33 idi, ama Beşiktaş’a o topla bir şey yapma olanağını tanımadı. Dar alanları iyi kullanacak tek adam Quaresma idi. Onun yollarını kademelerle kesmeyi başardılar, ancak Q7 gene de 3 kez kendine yol buldu. Ve işte bu yolunu bulup çıkardığı toplara geden, ulaşan ya da iyi vurmayı başaran adam olmadı. Guti’nin top atma yeteneği tartışılmaz. Dün bundan örnekler verdi. Ne var ki ikili mücadelelerde kullanacağı fizik gücü çok düşük. Henüz hazır olmadığı için ise 32 derecede oynanan maç için sorun değil, eğer böyle kalırsa zamanla sorun olur.

Beşiktaş kendi alanında top çevirerek rakibinin açılmasını bekledi ilk yarıda, ancak ileride rakibe alan açtıracak koşular yapılmadığı için boşa zaman harcamak gibi oldu bu. 2. yarının ilk saniyelerinde Bobo’nun savunma boşluğuna hareketlenmesi ve Guti’nin topu önüne bırakıvermesi golü getirdi. Yediği gol Buca’nın, gol yememe tek hedefinden vazgeçip, yanına gol atma fikrini yerleştirmesine yol açtı. Oyunu tüm sahada oynamaya başladı. Bu durum Beşiktaş’ın savunma defolarını ortaya çıkarıp huzurunu kaçırdı, ama hücum alanlarını da genişletti. Ne var ki bu alanları kullanacak hızı ve çabukluğu gösteremedi. Beşiktaş’ın hücum gücü Querasma’nın kenarlardan, Guti’nin göbekten atacağı toplara bağlanmış. Bunların etkili olabilmesi için takımın dinamik olması, topu çabuk kullanması gerekiyor. O da yok! Beşiktaş yavaş bir takım. Bu hali ile giderek kimseyi korkutamaz!

Kaynak : Star Gazetesi

Bülent Girgin
11-01-2010, 11:54
http://91.93.103.35/yazar/20-A.jpgGüven TANER


Ak ve kara


Beşiktaş’ın şampiyonluk yarışının içine yeniden katılması için artık puan yitirmemesi gerekti.

Hatta maçı kazanmakla kalmamalı, coşkulu bir oyun sergilemeli, taraftarda kırılmaya başlayan güveni, yöneticide oluşan endişeleri ortadan kaldırmalı, özgüvenini kazanmalıydı... Takımların ‘önemli adamlarının yokluğunun’ neden çok dile getirildiğinin gerekçesini örnekleyerek başladı mücadele. Guti öyle bir top attı ki Üzülmez’e... Ve Üzülmez soldan öyle çabuk çıkardı ki topu... Ve Bobo öyle iyi hareketlenip dokundu ki... Birkaç saniye içindeki üç dokunuş bir gol etti... Gol güzel üretilmişti, ama Beşiktaş’ın işini kolaylaştırmadı. Sivas daha gözü kara, daha tempolu hale geldi.

Biz yazmaktan, bıktırma korkusuyla çekinir olduk. Ne var ki Beşiktaş’ta bir gerçek değişmedi. Öne çıkan ve birbirinden uzak kalan savunması, baskını yedi mi kimi kez rakibi ofsayda düşürse de kimi atakta da kendini açmaza düşürüyor. Hızlanan Sivas işte bu gerçekten yararlanmaya girişti. Çabuk kapandı, çabuk açıldı. Tam saha baskı uyguladı. Beşiktaş oyunu ele geçiremedi. Necip, 22.dakikada, futbolda çabukluğun ne denli önemli olduğunu bir kere daha sahneledi. Vurması beklenmeyen anda vurup, ikinci golü buldu. Ama Sivas gene sendelemedi! Dişe diş oynamaya çabaladı.

Sivas da hafta arası maç oynamıştı, ama bu Beşiktaş’ın on gün içindeki 4. maçıydı... Bir yandan bu bir yandan ligde üç maçtır yeniliyor olmanın psikolojisi, ligin en çok faul yapılan takımı Beşiktaş’ı, ligin en çok faul yapan takımı karşısında hatalarla oynamaya yöneltti. Hücumda çok sayıda kötü pas yaptı, savunmada rakibine gol pası verecek kadar hataya düştü! Sivas 2. yarının tam egemeni oldu. Beşiktaş yoğun maç trafiğinde tüm kadroya ihtiyaç duyuyor. Hele Q7’ye, hele Aurelio’ya... Bu iddialı yarış Holosko ile Tabata ile Nihat ile sürecek gibi değil...

Barış Kahraman
12-06-2010, 11:28
İddaya Dönüş

Beşiktaş, Galatasaray galibiyeti ile başlayan yeni bir ‘şampiyonluk yolunda umuda dönüş’ yaşıyordu. Umudun sürebilmesi için kazanmalıydı. Bursaspor da kazanmanın gereğini artık daha çok hissetmekteydi.

Bu gerçeklerin itmesiyle müthiş bir savaşım başladı. Bursa daha çok önde basıyordu. Beşiktaş bunu önlemekte zorlanmadı, ama topu özellikle Cenk ile oyuna verirken yaşadığı tedirginliklerle hatalar yaptı. Fakat giderek oyunun yönlendiricisi Beşiktaş oldu. Hilbert ile Üzülmez, Ozan ile Volkan’ın hızlı hücumlarını önlediler. Göbekteki Ernst-Aurelio ikilisinin top kazanma çabasına Holosko ile Necip’in ve yeri geldiğinde Guti’nin de katılması Bursaspor’un ikinci bölgeyi geçmesini önledi. Ancak Beşiktaş’ın çokça çıkmış olsa da hücum organizasyonları yeterli değildi. Buna karşın ilk yarıda iki iyi pozisyon üretti, ama bunları Toraman ve Ali ile değerlendiremedi. İlk yarının uzatmasında Volkan önce faul yaptı ve peşi sıra faulün sarı kartına alkış tutunca bir anlamda ikiz sarı görerek kırmızı ile oyun dışı kaldı. Volkan’ın kırmızı sonrası hakemi iteklemesi ve sahayı çok yavaş terk etmesi oldukça tahrik ediciydi.

Hafta arasında da zorlu bir maç oynayan Beşiktaş’ın ikinci yarıdaki sorunu yorgunluk olacaktı. Ancak rakibinin 10 kişi kalması ve oyunu tempo düşürerek kontrollü oynaması Beşiktaş’a çok yaradı. Bu dönemde Guti, düşen fiziksel gücüne karşın maçın güzelliği olmayı başardı. Genç Ali, taktik görevi yerine getirmede ne denli olumlu ise özellikle vücudunu kullanması gereken ikili mücadelelerde yetersiz kaldı. Ona zaman ve fırsat gerek. Beşiktaş bunca sakatına, yoğun maç trafiğinin yıpratıcılığına karşın Bursa gibi zorlu bir rakibi aşmakla büyük avantaj sağladı. Birçok adamının yokluğunda şampiyona karşı elde edilen galibiyetin anlamı, şampiyonluk yarışına yeniden yazılmaktı.