| Köşe Yazarları Beşiktaşımız hakkındaki yazılan köşe yazıları.. |
11-29-2007, 11:48
|
#1
|
|
Kartal Pençesi
Üyelik tarihi: 28-08-2007
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 4,005
|
Cem Dizdar
“Beşiktaş zihniyetini yitirmiştir”
Son zamanlarda yaşadığı sıkıntılı günleri atlamaya çalışan Beşiktaş’ı, Milliyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Cem Dizdar’a sorduk. Farklı üslubu ve tavırlarıyla bizi ağırlayan Dizdar’la, Beşiktaş’ın şu an ki durumu, neler yapması gerektiği ve geleceği üzerine hoş bir sohbet yaptık…
Geçmişte Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran temel farklılıklar olduğunu, bunun da Beşiktaşlılık duruşu olduğunu söyleyen Dizdar, Serdar Bilgili dönemiyle birlikte bu değerlerin terk edildiğini, şampiyon olmazsan yoksun kavramının öne çıkartıldığını dile getiriyor. Beşiktaş’ın temel sorununun yönetim anlayışında olduğunu vurgulayan Dizdar, uzun vadeli bir programın yokluğunda, kulübün teknik patronunun gerçekte Ertuğrul Sağlam’ın değil, Sinan Engin olduğu iddiasında...
“BEŞİKTAŞ HALKIN İÇ İÇE OLDUĞU BİR TAKIMDI”
- Öncelikle öğrenmek istediğim şey, Beşiktaş’ın size göre ne ifade ettiği…
“Bana göre İstanbul takımlarının, Anadolu’daki diğer takımlardan ayrı bir yeri vardır. Anadolu takımları daha yöresel taraftar kitlelerine sahipken, İstanbul takımlarının tüm Türkiye’de taraftarı vardır. İstanbul takımları arasında da Beşiktaş’ın çok ayrı bir yeri vardır. En başta bunun sebebi Beşiktaş’ın bir semt takımı olmasından geliyor. G.Saray ve F.Bahçe’nin aksine Beşiktaş’a gönül vermiş insanların nerelerden geldiği, nerede oturduğu, ne iş yaptığı vb. gibi şeyler herkes tarafından biliniyordu, çünkü Beşiktaş mahalle kültürünü temsil eden halkın iç içe olduğu bir takımdı. Dolayısıyla oradan geldiği için diğer iki takımdan ayrılıyordu, farklı değerlere sahipti. Nedir bunlar: Arkadaşlık, dayanışma gibi şeyler. Beşiktaş tribününde de bunu buluyordunuz. Mahallede kasapla bakkalın, terziyle esnafın ilişkisi neyse Beşiktaş tribününde de bu dayanışmayı, bu ilişkileri görüyordunuz. Yani Beşiktaş, herkesin birbirini tanıdığı ve herkesin iç içe olduğu bir takımdı.”
- Peki nedir bu farklılıklar, biraz açabilir misiniz?
“Özellikle Süleyman Seba döneminde, Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran bir takım özellikler vardı. Beşiktaş, G.Saray’dan da F.Bahçe’den de taraftarı ve taraftarın o takıma kattığı değer ve anlayışla ayrılan bir takımdı. Uzun süre şampiyon olamamıştı, ancak o zamanlarda Beşiktaşlı olmak farklıydı. Çünkü Beşiktaş sadece bir futbol takımı değildi. O yüzden de sadece kazanmanın ya da şampiyon olmanın, Beşiktaşlılıkla zannedildiği kadar ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Beşiktaş taraftarı genellikle halkın alt ve orta kesiminden insanları temsil ettiği için kazanmak veya kupalar kazanmak, şimdiki kadar önemli değildi. Bu da Beşiktaş’ı farklı yapıyordu.”
- Yani kazanmak Beşiktaş için ikinci planda mı?
“Evet en azından eskiden öyleydi. Beşiktaşlı olmak bir siyasal duruşa denk gelen bir şeydi. Diğer takımlardan farklı olarak ayrı bir yerdeydi. Sağ ya da sol anlamında söylemiyorum, ama farklıydı. Şampiyon olmaktan daha önemli şeyler vardı. Çok uzak değil Süleyman Seba dönemine bakmak yeterli...”
- Beşiktaş buralara nasıl geldi? Neden bu durumlara düştü?
“Kapitalizmle birlikte hızla değişen dünya içinde Beşiktaş da bu değişimden nasibini aldı. Az önce bahsettiğim olgulardan, özelliklerden farklı olarak işin içine para girdi. Şampiyon olmanın birinci derecede önemli hale geldiği bu dönemde, ‘şampiyon olmazsan yoksun kavramı’ da ön plana çıktı. Yani ikinci olmanın hiçbir önem taşımadığı, ikincilikle 18.’lik arasında hiçbir fark olmayan bir durum oluştu. Birinci olanın beyaz, diğerlerinin siyah olduğu bir ortamda, Beşiktaş’ın da bu değişime ayak uydurması ya da parçalanması kaçınılmaz oldu. Bu da simgesel olarak Serdar Bilgili zamanına denk geldi. Beşiktaş’ın vizyonu pazara indirgendi. Beşiktaş’ı dünya kulübü yapacağız gibi sözlerin ilk ortaya çıktığı dönemdir Serdar Bilgili dönemi. Hangi takımın forması daha çok satıyor, benzin istasyonlarında kimin promosyon bardakları daha çok gidiyora dönüştü her şey. Bu da benim gibi orta yaş ve üstündeki Beşiktaşlılara gerçekten derin üzüntü veren bir durum.”
“HERKES BEŞİKTAŞ’A SEMPATİ DUYARDI AMA ŞİMDİ TAM TERSİ”
- Bu yeni döneme nasıl geçildi, neler yaşandı?
“Beşiktaş’ın 100. yıldaki şampiyonluğunda Mircea Lucescu’nun kazanma arzusuyla, Serdar Bilgili ve Sinan Engin gibi isimlerin kazanma arzuları örtüştü ve şampiyon olundu. Ancak aralarında Kıvanç Oktay, Murat Aksu, Yıldırım Demirören, Hüsnü Güreli ve Sinan Engin’in de bulunduğu bu grup Beşiktaş’ı, benim var olduğunu düşündüğüm değerlerden ayırdı. Bir kere Beşiktaş’ı şaibeli bir takım haline getirdi. Yani dışarıdaki insanların bu şekilde düşünmesini sağlayacak durumlar yarattı. Çünkü Fenerlisi, G.Saraylısı herkes Beşiktaş’a karşı bir sempati duyardı önceden. Eskiden, ‘şu takımı tutmasam Beşiktaşlı olurdum’ derdi herkes. Bunun sebebi ise yukarıda bahsettiğim Beşiktaş’ı diğer takımlardan ayıran kardeşlik ve dayanışma duyguları olmasıydı. Ama bu dönemdeki yöneticiler, yani Yıldırım Demirören başkanlığındaki insanlar, Beşiktaş’ı başka bir durum içine sokarak sokaktaki insanın antipatik bakmasını sağladı. ‘Şampiyonluk hedefi öncelikliklidir ve bu doğrultuda ne gerekiyorsa yapılır’ anlayışı yüzünden o mahalleden gelen Beşiktaş’ın özellikleri kaybolmaya başladı. Dolayısıyla da diğer takımların Beşiktaş’a bakış açısı değişti. Parası olanın borusunun öttüğü bu dönemde Beşiktaş zihniyetini yitirmiştir. Beşiktaş’ı başka takımlara benzetmeye çalışan Serdar Bilgili ve Yıldırım Demirören döneminde oluşan bu tablo, Beşiktaş’ın çöküşünü sağlayan başlıca sebeptir bence.”
- Sinan Engin’in yeniden Beşiktaş’a menajer olmasına karşısınız sanırım…
“Sinan Engin tarzı insanlar futbolu bizim sevdiğimiz anlamda seven insanlar değiller bence. Bu tarz insanların bağlantıları genellikle ağabey - kardeş ilşkilerine, ‘abicim’lere, telefon görüşmelerine bağlıdır. Sinan Engin sürekli söyleyip duruyor, ‘100. yılda bu takımın başında ben vardım’ diye. 101. yılda kim vardı, ben mi? Bu tarz açıklamalar Beşiktaş’ın şampiyonluğuna gölge düşürebilecek gereksiz açıklamalardır.
Bu insanlar buralardan çok para kazanıyorlar. Bizim, biz derken tribündeki insanlardan bahsediyorum, bu işten hiçbir çıkarımız yok. Ben yazı yazıyorum 1 kuruş para almıyorum. Beşiktaş tribününe kendi cebimden verdiğim parayla kombinemi alıp giriyorum. Hal böyle olunca tribündeki insanın da kafası karışıyor. Çünkü bu insanlar 7 - 8 sene evvel böyle düşünmüyorlardı. Parada pulda, şampiyonlukta gözleri yoktu. Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan değerlere önem veriyorlardı. Bu bahsettiğim iki dönemdeki insanların yaptığı en büyük kötülük, Beşiktaş’ın kalbine bıçağı saplayıp onu paramparça etmek oldu.
Tribünler sana pankart açıyor ‘101. yılın hesabını ver’ diye, sen diyorsun ki ben bu takımın başında kalırım. Evet kalırsın ama bu şekilde kalırsın işte. ‘Sinan’ı da al git’ diye 90 dakika bağırıyorlar sana ama sen maçtan sonra hala kasıla kasıla yürüyorsun. Böyle bir durum eskiden asla olmazdı. Herkesin olur olmaz yerlerde bahsettiği Beşiktaşlılık duruşu var ya, işte o duruş o gün Sinan Engin’in istifa etmesini gerektirirdi. Eskiden olsa öyle olurdu. Kendi kendine düşünürsün bu tribünler bana bunları söylüyor, demek ki bir yerde yanlış var. İstifa etmem en doğrusu olacak herhalde der ve istifanı verirsin. Ama bu yönetimin ‘Beşiktaşlılık duruşu’ farklı sanırım.”
-Uzun yıllardır maçlara gidiyorsunuz ve tribünün içindensiniz bildiğim kadarıyla...
“Evet 20 yıldır Beşiktaş tribününe gidiyorum ve hemen herkesi tanırım. Bu yüzden bu kadar net konuşuyorum. Çünkü onlarla konuşuyorum, duygu ve düşüncelerini biliyorum.
Mesela bir örnek vereyim; Burak Beşiktaş’a ilk geldiğinde eliyle bir gol attı ve ben bunun üzerine bir yazı yazdım. Herkes beni e-mail yağmuruna tuttu. ‘Abi olur mu öyle şey, herkes eliyle gol atıyor’ diye. Ama işte bu genç arkadaşların bilmediği şey, Beşiktaş’ın önceden eliyle gol atan futbolcusunun olmamasıdır. Beşiktaş elle gol atacak bir takım değildi. Beşiktaş’ın değerleri vardır ve bu değerlere uymayan futbolcular bu kulüpte barınmamalıdır.
“BEŞİKTAŞ BİZİM İÇİN BİR OKULDU”
“Biz böyle gördük çünkü. Nasıl siyasi partiler, örgütler varsa Beşiktaş da onlar gibi bir okuldu, bir topluluktu. En azından bize böyle öğretildi ve biz bunları gördük. Şimdi ise parası olanın eline geçti. Yıldırım Demirören diyor ki ‘PAF takımıyla çıkacağım sahaya.’ Senin ne hakkın var benim takımımı PAF takımıyla çıkarmaya sahaya. Beşiktaş’ın ona 40 milyon dolar borcu varmış. Peki ben mi aldım bu kadar futbolcuyu kadroya? Hala 5 tane daha alacağım diyorsun... İşte tüm bunlar zihniyeti gösteren şeyler. Sinan Engin’in ligin başında menajer olarak takımın başına getirilmesi, daha sonra tribünlerden ona açılan pankartlar, amigoların Ümraniye’ye çağırılıp birlikte açıklama yapılması, hepsi yönetimin yaptığı şeyler. Bu da Beşiktaş’ı bir suç örgütü gibi gösteriyor topluma. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.
Optik’i, Alen’i herkesi tanıyorum. Mesela Alen hiç de söylendiği gibi bir değil. Çok düzgün bir çocuk. Optik’i çok eskilerden beri tanıyorum. Problemleri yok muydu tabii ki vardı, ama benim de problemlerim var. Hayatın içinde herkesin problemleri oluyor. İnsanları bu tarz suç örgütleriymiş gibi göstermeye kimsenin hakkı yok.”
- Beşiktaş tribünlerinde geçmişe dönük bir özlem var. Hemen her maçta İlhan Mansız ve Pascal Nouma lehine tezahüratlar yapılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
“100. yıl kadrosundan sonra Beşiktaş, kendi yapısına uygun futbolcular bulmayı beceremedi. Varsa yoksa İlhan Mansız ve Tümer Metin’e döndü olay. Ama kimse 100. yıldaki şampiyonluğun bir sene öncesinde son derece kritik G.Antep maçında İlhan’ın karşı karşıya üç pozisyonda topu neredeyse denize attığını söylemiyor. Belki de şampiyonluk maçıydı o maç.”
|
|
|
|
11-29-2007, 11:49
|
#2
|
|
Kartal Pençesi
Üyelik tarihi: 28-08-2007
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 4,005
|
“DEL BOSQUE GÖNDERİLMEMELİYDİ”
“Bir yönetim düşünün ki dünyanın en düzgün adamlarından birini takımın başına getiriyor, ancak o adamın arkasına teneke bağlayıp gönderiyor. Vicente Del Bosque Türkiye’den ‘Yeniköy kasabı’ denilerek gönderildi hatırlayın. Ancak yapılması gereken çok basitti. Real Madrid altyapısından gelmiş Del Bosque’ye, bir bakıma başkan gibi yetki verilip takımı düzenlemesi sağlanmalıydı. Çünkü Real Madrid gibi bir kulübü çalıştırmış bir teknik direktörün bu işi bilmediğini söylemek, hakikaten futbolu bilmemezlik olur. Ama adama ‘Yeniköy kasabı’ dendiğinde Beşiktaş tribünleri tepkisiz kaldı. Normalde, hani yukarıda bahsettiğim eski Beşiktaş olsaydı taraftar ‘O kadar da değil, durun bakalım’ deyip duruma el koyardı ve Del Bosque’nin arkasında olurdu.
- Ertuğrul Sağlam’ı nasıl buluyorsunuz?
“Bence Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş için kesinlikle yeterli bir hoca değil. Kendi çıkmazı içersinde dönüp duruyor. Şu an Beşiktaş tribünlerinin Ertuğrul Sağlam’ın arkasında olmasının tek sebebi işte o bahsettiğim haksızlıklar. Taraftar, Del Bosque’ye, Jean Tigana’ya, Nevio Scala’ya ve Christoph Daum’a yapılan haksızlıktan bir ders çıkardı ve şimdi bunu uyguluyorlar. Ertuğrul Sağlam’ın arkasında duruyorlar çünkü o haksızlığın, Beşiktaş’ın içinden çıkmış birisine yapılmasını istemiyorlar. Ertuğrul Sağlam iyi bir insan ama teknik anlamda yetersiz. Ben Ertuğrul Sağlam’ın 5 yıllık bir plan yapabileceğini düşünmüyorum. Kayserispor’da uzun vadeli plan yapamayan insan Beşiktaş’ta hiç yapamaz. Kayserispor 50 bin kişilik stat yapıyor, sen kalkıp Beşiktaş’a geliyorsun. Bırak kal orada, o takımı şampiyon yap. Beşiktaş’ı, G.Saray’ı, F.Bahçe’yi herkes şampiyon yapar. Asıl önemli olan senin Kayserispor’u şampiyon yapman. Eğer onu yapabiliyorsan bir mertebeye erişirsin ve büyük takıma gelirsin.
Bence bu takımın başında Ertuğrul Sağlam diye bir teknik direktör yok, Sinan Engin var. Bir takımın menajeri çıkıp da ‘Bana ikinci yarının 5. haftasına kadar süre verin, çok iyi oyuncular alıp bu takıma monte edeceğim, aşı tutmazsa benim büstümü yapıp, yakın’ diyemez. Eğer menajer, teknik direktörün önüne geçiyorsa olay orada bitmiş demektir. Beşiktaş’ın asıl sorunu burada bence.”
“BEŞİKTAŞ’IN BALONU ŞİŞMİŞTİR”
- Yönetim Sağlam’la çalışması uzun vadeli planın bir parçası mı?
“Hayır. Gerek Lucescu gerekse Del Bosque bu ülkeye teknik anlamda çok faydası dokunabilecek insanlardı ama yönetim, iki tane uyduruk kupayı kaldıracağım diye kısa vadeli planlar yapıp bu iki değerli insanı yolladı. Eğer Beşiktaş’ın uzun vadeli bir planı olsaydı buralara gelinmezdi. Sonuç olarak Beşiktaş’ın balonu şişmiştir. Bu balonu patlatacak olan da Yıldırım Demirören’dir. Bir şekilde bu işin altından kalkması gerekiyor. Bana sorarsan, ‘siz ne yapardınız’ diye, ben Sinan Engin’in istifasını isterdim. Ama olmadı artık başka bir yok bulunması gerekiyor.”
- Çarşı, beklenen tavrı koydu, ama işin sonu gelmedi. Bunun arkasında yatan başka sebepler mi var acaba?
“Daha önce de dediğim gibi biz bu ligi altıncı da bitiririz sorun değil, ama taraftarı bu kadar üzmeye kimsenin hakkı yok. Sinan Engin’in bu inadı, Beşiktaş’taki her şeyi tahrip ediyor. Başkanından, teknik direktörüne, oyuncusundan taraftarın dışarıdaki pozisyonuna kadar herkesi etkiliyor. Beşiktaş tribünleri Sinan Engin’e o pankartları açtığı zaman F.Bahçeli, G.Saraylı arkadaşlarımın hepsi ‘Helal olsun işte Çarşı’nın duruşu’ budur demişti. Ta ki 4-5 kişinin toplanıp Ümraniye’ye gitmesi ve daha sonra ortalığın yatışmasına kadar.
Yola başka bir yönden bakmaya çalışan Çarşı’nın içindeki diğer bir grup ilk bulduğu fırsatta kafasını yine kaldırdı. Tribün de siyaset gibidir. Kendi içinde hakemleri vardır. Kapalıda oturan herkesin Çarşı olduğunu düşünür çoğu insan, ama öyle değildir. Çarşı’nın içinde sağcı, solcu, çevreci, rakı seven, sevmeyen birçok insan vardır. Yani toplumdaki tüm gruplaşmalar Çarşı’da da geçerlidir. Bu insanlar zaman içerisinde birbirlerinin yanına giderler. Solcu solcunun yanına, milliyetçi milliyetçinin yanına gider. Onlar tribünde birbirlerini bulurlar. Zaman zaman yaşanan gerilimlerin sebebi de bu yüzdendir. Ama o insanların hepsinin altında bulunduğu çatı Çarşı’dır. Yani Çarşı siyasal bir durum değildir. Ancak hayatın içersindeki duruşu politik bir durumdur, bir tavrı vardır. Her şeye karşı bir tavrı vardır. Bugün o Sinan Engin olur, yarın çevre olur, bir başka gün şehit düşen askerler olur. Herkesin önünde olup biten, herkesin tavır koyması gereken şeye ilk önce tavır koyandır Çarşı. O yüzden bu kadar renkli bir tribün göremezsiniz diğer takımlarda. İşte bunda da Beşiktaş kültürünün çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bazen yalpalasa da doğru yolu bulurlar.
Sokaktaki insana çıkıp sorsanız Beşiktaş deyince aklınıza ilk ne geliyor diye, söyleyecekleri tek şey taraftardır. Çünkü futbol takımından bahsedecek bir durum yok. Tek söyleyecekleri şey dünya üzerindeki en muhteşem taraftar kitlelerinden biri olduğudur. İşte o tribün size tepki gösteriyor, siz maçtan sonra çıkıp diyorsunuz ki ‘eğer taraftarlar bize destek verseydi biz bu Sivas maçını kazanırdık’ diye. ‘Onlar yüzünden yenildik’ demek kusura bakmayın ama alıklıktır, başka kelime bulamıyorum.”
“BEŞİKTAŞ’IN TEMEL SORUNU YÖNETİM ANLAYIŞIDIR”
“Bu, insanların düşünmeden konuştuğunu ve Beşiktaş’ın nasıl insanlar tarafından yönetildiğini gösteren bir gerçektir. Beşiktaş’ın temel sorunu futbolcusu ya da taraftarı değil yönetim anlayışıdır. Bu anlayış Serdar Bilgili döneminden bu yana kırılmıştır ve kırıklık paralel olarak devam etmektedir. 40 milyon dolarlar, 80 milyon dolarlar batırmaz Beşiktaş’ı. Bu markaya hiçbir şey olmaz. Ha ne olur Roman Abramovich gibi birine satarlar Beşiktaş’ı kurtulurlar, ama o da Beşiktaş olmaktan çıkar.”
- Peki o zaman hala neyi bekliyor bu yönetim?
“Yapacak bir şeyleri yok. Planları yok. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Günlük yaşıyorlar. Aslında yapacakları şey çok basit; Susmak. Sussalar çözülecek her şey, ama beceremiyorlar. Çünkü Beşiktaş’ı düşünemeyen insanlar yönetiyor.
Sen takımını tutarsın, takımını desteklersin. İtiraz edeceğin şey, öteki takımın eliyle gol attığı değil, senin elinle gol attığın zaman kendine itiraz edebiliyor olmandır. Futbol bir oyundur, savaş değildir. İnsanların önce bunu idrak etmesi gerekiyor. Herkes karşıdakini düşman görüyor. Bu çok yanlış, yarın bir gün aynı takımda oynadığı zaman anlıyor futbolcu, aslında onun da kendisi gibi ekmek parası kazandığını ve renkler ne olursa olsun bir oyunun parçası olduğunu.
Röportaj ve Fotoğraf: Umut ÇELİK
|
|
|
|
11-29-2007, 11:53
|
#3
|
|
Kartal Pençesi
Üyelik tarihi: 07-09-2007
Bulunduğu yer: Tarsus
Mesajlar: 5,432
|
“BEŞİKTAŞ HALKIN İÇ İÇE OLDUĞU BİR TAKIMDI”
“HERKES BEŞİKTAŞ’A SEMPATİ DUYARDI AMA ŞİMDİ TAM TERSİ”
“DEL BOSQUE GÖNDERİLMEMELİYDİ”
“BEŞİKTAŞ’IN TEMEL SORUNU YÖNETİM ANLAYIŞIDIR” (en doğrusu bu)
doğru şeyler yazmış bence...tüm bu olumsuzlukların en büyük nedeni yönetim...
__________________
ŞEREF'in BEŞİKTAŞ'ı.
███████████████████████
BEŞİKTAŞ 1903
███████████████████████
Tek aşk BeşiktAŞK.!
|
|
|
|
11-29-2007, 23:01
|
#4
|
|
Kartal Pençesi
Üyelik tarihi: 26-10-2007
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 801
|
...... .......
__________________
LEGEND İS BACK HOLİGANS 16
|
|
|
|
05-02-2008, 09:14
|
#5
|
|
Yönetici
Üyelik tarihi: 05-09-2007
Bulunduğu yer: Isviçre
Mesajlar: 7,434
|
Bölünme korkusuyla kandırılmak! 02.05.2008
“Bölüneceğiz”, “parçalanacağız” diye diye korkutuyorlar bizi. Korkutarak yönetiyorlar. Korkutarak almaya çalışıyorlar elimizden bize ait olanları. Dünyanın bütün değerlerini yaratan emekçileri sokaklarda gaz bombaları, biber gazlarıyla kovalayan muktedirlerin gözüne perde inmiş. İstanbul’u cadde cadde, sokak sokak 1 Mayıs alanına çevirdiklerini de görmüyorlar. Sürekli bağırıyorlar kulağımızın dibinde “Bizi bölmeye çalışıyorlar” diye. Oysa tek istekleri var, Taksim’de “Yaşasın 1 Mayıs” demek. Bu yıl olmadı, sonraki yıl, olmadı daha sonraki yıl mutlaka haykırılacak ‘emeğin meydanında’, “Yaşasın 1 Mayıs” diye...
“Bölünme” korkusu sadece siyasal dilde korku salmak için kullanılmaz. Futbolda da yaygındır kullanımı. Son örnek Ertuğrul Sağlam. “Beşiktaş’taki görevim kesinlikle uzun sürecek” diyerek en azından beni gerçekten korkuttuktan sonra şöyle devam ediyor; “Camia çok bölünmüş durumda.” Belli ki başkan Yıldırım Demirören’den bir garanti almış. Gerçekten merak ediyorum, ne yaptı da Ertuğrul Sağlam bu güveni hak etti? Doğru transfer mi yaptı? Takımı doğru mu oynattı?
Bütün lig boyunca iki üç maç dışında eni konu top oynamayan, tarihinin en ağır Avrupa yenilgisini alan, “Hedefimiz” dediği hiçbir şeyi tutturamayan Beşiktaş’ın hocasından duymak istediklerimiz, her şeyin güllük gülistanlık olduğu değil, kendi yanlışlarını içeren ciddi bir özeleştiridir.
Henüz bu sezonun eleştirisi yapılmamışken taraftarı gelecek sezon hayallerine sokmaya çalışan Demirören de aynı şeyi tersten söylemiş; “Tek yumruk olalım.” Bu yumruklu futbol benzetmelerinden hiç hoşlanmam savaşı, kavgayı çağrıştırdığı için. Eğer, Demirören’in ya da Sağlam’ın dediği gibi ‘tek yumruk olur’ ya da ‘bölünmezsek’ farklı düşünemeyiz, birbirimizi eleştiremeyiz. o zaman da gelişemeyiz. Hiçbir eleştiriyi ciddiye almayan Beşiktaş yönetiminin ‘birlik beraberlik çağrıları’nın arkasında, koltuk korkusu ve vakit kazanma çabası yok mu sizce?
Bir örnek olay... Bir kulüp düşünün, bir çok Avrupa takımının peşinde olduğu Bobo’nun satış haklarını bir menajerlik şirketine devrediyor. Niyeyse.. Bobo’ya onca alıcı adayı varken, neden bu yöntemin izlendiğini biri anlatabilir mi bize acaba?
Cem Dizdar
__________________
Sadece Beşiktaşk!
|
|
|
|
05-02-2008, 09:23
|
#6
|
|
Yönetici
Üyelik tarihi: 05-09-2007
Bulunduğu yer: Isviçre
Mesajlar: 7,434
|
Bir kulüp düşünün, bir çok Avrupa takımının peşinde olduğu Bobo’nun satış haklarını bir menajerlik şirketine devrediyor. Niyeyse...
neden olacak? arada yine birkaç kisi "köseyi dönecek" ! ben artik bu yönetime hiçbirsey demiyorum, utanmaz, serefsiz insanlar, Besiktasi batirmak için sanki and içmisler !
__________________
Sadece Beşiktaşk!
|
|
|
|
07-05-2008, 10:45
|
#7
|
|
Yönetici
Üyelik tarihi: 05-09-2007
Bulunduğu yer: Isviçre
Mesajlar: 7,434
|
'Yönetmek kesip atmak değildir'
Cem Dizdar
1 Avusturya kampında iki kaptan arasında yaşanan kavga aslında Beşiktaş’ta hasır altı edilmiş çok ciddi sorunlar olduğunu mu gösteriyor? Burada idari bir zaaf söz konusu mu?
İbrahim Üzülmez ve İbrahim Toraman arasındaki kavga haberini ilk duyuran Milliyet’ten Serdar Sarıdağ oldu. Yaptığı gazetecilik açısından kendisini kutlamak gerek. Haberden öğrendiğimiz kadarıyla ciddi anlamda ‘kıyıcı’ bir mücadele olmuş. Bu da iki kaptan arasında öncesi olan bir sürtüşmeyi akla getiriyor. Ancak bunu o denli önemli bulmuyorum. Genç insanlar arasında bu tür gerilimlerin olabileceğini düşünmek gerek. Ancak iki oyuncunun da apar topar kadro dışı bırakılıp Türkiye’ye gönderilmesi düşündürücü. Şu açıdan; Toraman ve Üzülmez tüm zaaflarına rağmen kanımca Beşiktaş’ın bu kadro yapısıyla her zaman ihtiyaç duyacağı isimler. Ben hala iddia ediyorum, her ikisinin de eksikleri olduğunu düşünmememe rağmen ikisi de sezon içinde yerlerine alınan oyuncuları yedek bırakacaklardır. Bu ‘gereklilik’ açısından bakıldığında aralarındaki gerilimin bu noktaya gelinene kadar farkedilmemiş olması, ‘idarecilik’ açısından düşündürücüdür. Adı üzerinde, ‘idareci’ olmak bu tür krizleri başlamadan önlemek, önlenemediyse krizi bir biçimde halli yoluna koymak demektir. Yoksa , ‘çek ipini gitsin’le idareci olmak en kolayıdır. Hele ki, haberi veren gazetecinin idmanlara alınmasına yasak koymak, tek kelimeyle kulübün yönetiminin kimlere emanet edildiğini göstermesi açısından komik ötesidir.
2 Beşiktaş’ın yabancı transfer politikasını nasıl buluyorsunuz? Sözleşmesi henüz feshedilmeyen Gordon hariç elde 8 yabancı var. 2’si kenarda oturacak. Örneğin bu isimler Zapotocny ve Delgado olursa yaklaşık 10 milyon Euro kulübede yatacak.
Beşiktaş çok öğretici takımdır. Taraftarı vefayı, cefayı, katlanmayı öğretirken yönetimi de ‘bir takım nasıl yönetilemez’i öğretiyor. Demek ki, kaynakları sonsuz bir kulüp bir Beşiktaş. Parasını böylesine hesapsızca savurabildiği, böyle hesapsız, kitapsız, savurgan yöneticilerle, idarecilerle, teknik ekiple çalışabildiği için gerçek sonsuz maddi gücü olsa gerek. Hesap ‘Sağlam’, şöyle ki; Tello, Cisse, Bobo, Delgado ve Holosko’dan vazgeçilemeyeceğine göre yeni üçlü, Sivok, Seric, Zapotocyn’den ikisi yedek oturacak. Tabii bu bile iyi ihtimal. Henüz Gordon net değil, bence Higuain de bile problemler çıkacak ya neyse, sonra onlar iyi olur, biz kötü oluruz neme lazım, o konuya hiç girmemeyim. Ama Beşiktaş’ta paraların havalarda uçuştuğu, fakat uçuşan paraların nereye gittiğinin ise meçhul olduğunu (!) söylemek için fazlaca zeki olmaya gerek yok sanırım.
3 Uğur İnceman da orta alanda savunmaya dönük bir futbolcu. Genel transfer politikası da özellikle defansı güçlendirme üzerine kurulu. Bu anlamda Beşiktaş ofansı takviyede biraz eksik kaldı mı?
Kesinlikle doğru. Her ne kadar aksayan yanları olsa bile bizim lig için fena olmayan bir müdafaası var Beşiktaş’ın. Kaç sezondur en az gol yiyen iki üç takımdan biri. Uğur İnceman, ‘gevşek’ görünen Beşiktaş orta sahasına, müdafaa önüne katkı yapabilecek bir oyuncu. Ayrıca izleyebildiğim kadarıyla başka mevkiilerde de yararlanılabilecek altyapısı var. Ancak çok oyunculu bir bölgeye gidiyor. Evet, kadro kalabalığı iyidir ancak rekabet bazen zararlı da olabilir. Benzer sıkıntıyı aynı bölgede oynayan ve yine iyi bir oyuncu olan Fahri Tatan’ın yaşadığını unutmamak gerek. Ama zaten Beşiktaş’ın sorunu transfer değil ki, sorunun kaynağı takım dışı yerlerde.
4 Yeni sezon öncesi mayısta kazma vurulacağı söylenen İnönü Stadı’ndaki belirsizlik kombine satışının çok düşük kalmasına neden oluyor. Bu belirsizlik devam ederse taraftar tribünden uzaklaşır mı?
Hakikaten Beşiktaş, ‘bir takım nasıl yönetilemez’in iyi bir örneği. Futbolu seven ve yeni büyüyen bir çocuğu Beşiktaşlı yapmak isteyen büyükleri sanırım bu bir kaç yılda epey zorluk çekiyordur. Bu yönetim korkarım ailelerde ‘kuşaklararası takım tutma çatışmasına’ da neden olacak. Düşünün, bizim kapalı grubu bile kombine alırken her sene ilk hafta işi bitirirdi, fakat hala epey bir insan ‘mırın kırın’ ediyor, “Dur bakalım” diyor. Taraftar maça gider kuşkum yok, ama eski tadı olur mu, ondan emin değilim. Stadın yıkılmamasının gerekliliği bir yana, kanımca bu yönetim bu stadı yıkamaz. Muhtemelen, izinler konusunda, yapım sermayesi konusunda tıpkı transfer politikası gibi, Del Bosque ödemesi gibi, olası Tigana cezaları gibi hesapsız kitapsız davranıyorladır. Hakikaten ben ne kadar karamsarım değil mi? Peki, haksız sayılır mıyım?
__________________
Sadece Beşiktaşk!
|
|
|
|
08-07-2008, 14:59
|
#8
|
|
Kartal Pençesi
Üyelik tarihi: 02-05-2008
Bulunduğu yer: ankara
Mesajlar: 1,300
|
cem dizdar-kara yazı
İnsan bazen ıstırabını şarkılarda hafifletir. Öyle döker içini, şarkıyla rahatlar. Beşiktaşlıların son iki sezon yaşadığı ıstırabı anlatan en güzel şarkıyı bulabilir misiniz, bir düşünün...
Benimki herhalde, Sebahattin Ali sözlerine rahmetli Ahmet Kaya’nın besteleyip söylediği “Geçmedi yare sözümüz/Yollarda kaldı gözümüz/Yere sürüldü yüzümüz/Böyleymiş kara yazımız” diye devam eden ‘Kara Yazı’dır.
Neler olduğunu saymaya gerek yok. Hatırlamaya çalışırsanız “PAF takımıyla çıkacağız” en acıklılarından biriydi.
‘Asarız, keseriz çağı’ kapanalı çok oldu ya, bunu bir türlü algılayamayanların yönetiminde olduğu Beşiktaş’ın bu kadar aşındığı bir dönem daha olmuş mudur, bilemiyorum.
Basit bir transfer trafiğini bile yönetmekten aciz (Gordon/Seric) bir anlayışın “Yeni stat yapıp muassır medeniyet seviyesine çıkacağız” nutukları atması sizce de komik değil mi? “Kazmayı vurduk, vuruyoruz” diye diye gelinen nokta “İnönü’de oynayacağız koşun kombine alın” kurnazlığına kadar indi nihayet.
Daha acıklı bir şeyler de olmadı değil bu ‘kara mizah’ içinde. İbrahim Toraman’ın tesislerde kameralar önüne salınarak, herkesin gözü önünde burnunu sürtmeye çalışmak... İşte bu da en acıklısıydı.
Affedecekleri halde gencecik bir adamı, takımın geçen sezon en iyi adamını bu halde ufalamaya çalışan siyasal stratejiyi kim kurdu acaba?
Stadını yapamamış, futbolcusunu tuzbuz etmiş, hocasının “Çok can yakacağız” dediği iddia edilen bir Beşiktaş için umutlu olmak elbette çok zor.
Kombine kart satışı için yapılan alengirli açıklamalara rağmen 3 binin üzerine ancak geçilebildiğini öğrendim.
Yönetimin o dilinden düşürmediği ‘büyük taraftar’ açık bir mesaj veriyor; “Gelirim ama varlığınız rahatsız ediyor. O nedenle her maça değil canım istediğinde, kendimi iyi hissettiğimde gelirim” diyor... Forumları okuyunca daha iyi anlıyorsunuz hissiyatı.
Beşiktaş’ın başına musallat olan bu anlayışın bir çırpıda değişeceğini ummak hata olsa da umutsuz olmak için bir neden yok. Futbol güzel oyun, statta olmak da bir o kadar güzel. Yan yana olmak ve yan yana olup “Hayır” diyebilmek de...
Ben tüm ıstırabıma rağmen yine kapalı üstteki eski yerimde olacağım. Belki kendi kendime ‘Kara yazı’yı söyleyeceğim ama bir yandan da “Gün doğdu hep uyandık”a katılacağım bütün olan bitene inat...
Gecikmiş bir
düzeltme...
Senelik izne çıkacağım gün, Beşiktaş Menajeri Sinan Engin’in Fanatik’te adımı vererek “Hakkında yanlış haberlere dayalı yorum yaptığımı” açıkladı. Amacım Sinan Engin’le ‘atış-karış oynamak’ kesinlikle değil. Konu özetle şöyle. Çeşitli gazetelerde Engin’in yaptığı iddia edilen “Gordon/Seric/Maradona” benzetmesi haberler ve yorumlar çıktı. Ben haberin üzerinden üç gün sonra bir yazının içinde çok kısa bir yorum yaptım. Bunun üzerine bana Semih Usta’dan Sinan Engin imzalı bir düzeltme maili geldi. Engin, böyle bir şey söylemediğini belirtiyordu. Ben de yanıt olarak “Haberi bir çok gazetede okudum ve siz de yalanlamadığınız için kullandım” dedim. Ardından Engin, haberi düzelten bir açıklama yaptı ve “Anadolu Ajansı ve kulübün resmi internet sitesi dışında çıkan haberlere itibar edilmemesi gerektiği”ni söyledi. Durum budur. O günden sonra tek yazı yazdığım için ben de borcum olan düzeltmeyi gecikmiş de olsa bugün yapabildim.
Cem Dizdar cdizdar@fanatik.com.tr
__________________
deveye niye boynun eğri demişler, yeter yıldırım demirören demiş.
|
|
|
|
08-07-2008, 20:15
|
#9
|
|
Yönetici
Üyelik tarihi: 05-09-2007
Bulunduğu yer: Isviçre
Mesajlar: 7,434
|
Cevap: Cem Dizdar
Affedecekleri halde gencecik bir adamı, takımın geçen sezon en iyi adamını bu halde ufalamaya çalışan siyasal stratejiyi kim kurdu acaba?
cevap : sinan engin !
__________________
Sadece Beşiktaşk!
|
|
|
|
08-10-2008, 11:19
|
#10
|
|
Yönetici
Üyelik tarihi: 05-09-2007
Bulunduğu yer: Isviçre
Mesajlar: 7,434
|
Huzursuz yazı, 10.08.2008
Cem Dizdar
İnsan istiyor ki, ferahlık veren, nefes açıcı şeyler yazalım Beşiktaş hakkında. Umutlu olsun, güleç olsun. Sonuçta çocukluktan Beşiktaşlıyız. Bilinir, bir hesabımız, bir beklentimiz de yok tuttuğumuz takımımızdan. İstediğimiz gönül ferahlığı, göğüs kabarıklığı. İktidar gibi, ikbal gibi alanlar bize zaten uzak...
Ama olmuyor. Dinleyince üzülüyor, okuyunca üzülüyoruz. Ve sanıyorum ki sadece ben değilim üzülen. Epey de kalabalığız ne yazık ki...
Son örnek, Başkan Yıldırım Demirören’in Vatan Gazetesi’nde Sanem Altan’a söyledikleri. Altını çize çize okudum ve üzerine uzun uzadıya yazabilirim ya, bir kaç tanesiyle yetineyim şimdilik.
Atlayarak yazıyorum, diyor ki Demirören, Asbaşkan Levent Erdoğan için; “Gerek olmadığı halde konuşan tek yöneticimiz. Ama kendisi abimdir, büyük saygım var. Kendisi de hata yaptığını anlayacaktır sonunda, onu bekliyorum... Camia da her söylediğine inanmıyor. Ben de büyütmüyorum. Espri kaynağımız gibi oldu.”
İnsanın bütün bu sözler üzerine “Böyle bir yönetim olur mu? diye sorası geliyor ama sanki bir kurumdan değil de “aile şirketi”nden bahsedilir gibi konuşunca Başkan, o zaman daha iyi anlıyorsunuz Beşiktaş’ta olan bitenleri..
Demirören, Zapotocny ve Sivok’un adam başı 4.5 milyon Euro’ya alındığını belirtirken kendini tutamıyor ve başlıyor; “Ben gittim, pazarlığı yaptım ve aldım. Futbolcular pahalıdır diyenin alnını karışlarım” diyor ve artık duymaktan gına geldiğim o üstü kapalı tehdidi bir kez daha savuruyor; “Herkes haddini bilsin.”
Şimdi dikkat...
5 Ağustos’taki Sabah Gazetesi’nden okuyoruz... “Udinese (Zapatocyn’nin) bonservis bedeli olarak 2 milyon euro’da direniyordu. Beşiktaş ise en son 1 milyon 750 bin euro’ya kadar çıktı; ancak fazlasını vermedi. Öyle olmayınca da Hırvat oyunculara yöneldiler.” Konuşan aynı zamanda Holosko’nun da menajeri olan Mithat Halis. Gordon alınmadan önceki durumu anlatan Halis, bununla da yetinmiyor devam ediyor; “Beşiktaş’ın Udinese’yle yaptığı görüşme ve yazışmalar bende ve kulüpte mevcut. İddialarımı kanıtlayabilirim.”
Şimdi röportajın bir gün öncesine dönüyoruz.
Demirören, kulübe verdiği 40 milyon doları geri alacağını geri söylerken bunun ‘çocuklarının parası olduğunu’ belirtiyor ve niye yaptığını da şu sözlerle açıklıyor; “Beşiktaşlılık, başka bir şey değil. Biz Beşiktaş’ı daha güzel ortama taşımak için böyle şeyler yapıyoruz.”
Demirören’in samimiyeti konusunda şüphe duymamızı gerektiren bir durum yok elbette. Ama sanırım bir işletmenin temel kurallarından biri şu olsa gerek; dükkan sürekli cepten yiyorsa o dükkan zaten iyi işletilemiyordur. O zaman da “Beşiktaş’ı güzel ortama taşımak” mümkün olmaz değil mi?
Levent Erdoğan örneğinde olduğu gibi Zapotocyn transferi de sanki bir ‘aile şirketi’ havasında yürütülmüş gibi durmuyor mu? Ayrıca bu vaka, insanın aklına Delgado transferini de getirmiyor mu?
İki transferde arada ‘kayıp olduğu’ iddia edilen para 4-5 milyon eoru’yu buluyorsa ve kulüp sürekli Başkan’a borçla ayakta duruyorsa, acaba kulübün bir ‘aile şirketi’ne dönüşmesi bu borçlandırma stratejisine bağlı olmasın..
İnsan istiyor ki, ferahlık veren, nefes açıcı şeyler yazalım Beşiktaş hakkında. Umutlu olsun, güleç olsun. Sonuçta çocukluktan Beşiktaşlıyız.
__________________
Sadece Beşiktaşk!
|
|
|
|
|
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Yetkileriniz
|
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
HTML-Kodu Kapalı
|
|
|
Şuan Saat: 12:05.
|
|